30 Nisan 2022 Cumartesi

Totsukuni no Shoujo (Anime Tanıtım)

 


 On dakikalık diyalogsuz bir anime ne anlatabilir? Müzik ve görsel şölenden ibaret animeyi ben ilk kez konusundan bağımsız olarak kendimce yorumlamak istiyorum.

 

 Türkanime sitesinde yer alan konuyu aynen paylaşıyorum: "Dışarıdan olanların sana dokunmasına izin verme. Yoksa sonsuza kadar lanetlenirsin. Bir zamanlar, uzaklardaki bir yer iki diyara bölünmüştü... Dışarısı, dokundukları kişiyi lanetleme gücüne sahip olan teratomorfik yaratıklar tarafından kolaçan ediliyordu. İnsanlar sadece İçeride güvenli bir şekilde yaşayabilirdi. Fakat İçeriden Shiva adındaki kayıp bir küçük kız ve kısaca "Öğretmen" olarak bilinen şeytani bir canavar görünümlü yabancı, ormanın aynı tarafında birlikte sezzice yaşamaya başladıklarında, bağları, uyumsuz doğalarını aşıyor gibi görünüyor. Bu, geceyi gündüzden ayıran puslu alacakaranlıkta oyalanan, insan ile insan dışı olan iki kimsesiz hakkındaki halk masalının başlangıcıdır."


 Belli konusu olsa da izlerken istemsizce farklı çıkarımlar yaptım ve asıl bunlara değinmek istiyorum. :) Beyaz çocuk ve siyah varlık bana öncelikle zıtlıkları anımsattı. Siyah varlık masum çocuğa karşı korumacı davranıyor ve ona bakıyor. Çocuk, bir dokunuşla beyazdan siyaha dönüşen canlılar karşısında ürküyor ve kabus görüyor. Çocuğun dünyası renkli ve hareketli, hayal gücü geniş. Kendi dünyasında çok mutlu. 

 Anime, insanın çocukken masum olup büyüdükçe aydınlıktan karanlığa geçiş sürecini anımsattı bana ya da büyüdükçe hayatın acımasız gerçekleriyle yüzleşmesini. İnsan içten içe dirense de hayatına bir şeyler dokunuyor ve değişim başlıyor. Siyah varlık her şeyden haberdar ve beyazlığın kaybolmasını istemiyor, kendisini bile ona dokunmaktan uzak tutuyor. Bu belki içindeki çocuğa tutunup, onu yaşatmaya çalışan pişman birinin hikayesi olarak da düşünülebilir. 

 İzlerken ilk aklıma gelenler bunlardı. Mangası da varmış sanırım o daha detaylı. Görselliğe bayıldığımı söyleyebilirim. Kareler sanki ressamların elinden çıkmış tablolar gibiydi. Hem soluk hem canlı renklerin bir arada kullanılması daha dikkat çekici olmuş. Çok kısa olduğu için vakit ayrılabilir bence, masal gibiydi, hoştu. :)


23 Nisan 2022 Cumartesi

Mushishi (Anime Tanıtım)

 


 Son zamanlarda izlediğim en ilginç animeydi, tek kelimeyle büyüleyici. İki sezondan oluşan animenin 26 bölümlük ilk sezonunu izledim. Anime mushi denilen ilkel yaşam formlarını konu alıyor. Çok az kişi tarafından görülebilen bu garip yaratıklar bana nedense virüsleri anımsattı. Mushiler değişik özelliklere sahip, kimileri insanların bedenine yerleşip ilginç sorunlara sebep oluyor. Bir kısmı ise zararsız şekilde doğada takılıyor.

 Ana karakterimiz Ginko isimli bir mushishidir. Kim bu mushishiler? Mushilerin çeşitlerini ve doğasını bilen, zararlı olanların olumsuz etkisini ortadan kaldırmaya çalışan kişilerdir. Ginko bir gezgin, mushilerin yol açtığı sıkıntılar nedeniyle insanlara yardım ediyor. Çok uğraşsa da bazen çözüm bulamıyor, eli kolu bağlı kalıyor. Mesela bedenine giren mushiye çok bağlanan kişi ondan kurtulmak istemeyebiliyor ve bu durumda Ginko'nun elinden bir şey gelmiyor. Kendisi zaten mushilerden pek şikayetçi değil, diğer canlılar gibi onların da yaşam hakkı olduğunu düşünüyor. Fazla sakin biri ve az konuşuyor. Olağanüstü şeylere şahit olsa bile çok tepki verdiğini göremiyoruz. Her şeyi o kadar doğal karşılıyor ki ne kadar görmüş geçirmiş biri olduğunu anlıyorsunuz. Yeri geldiğinde lafını esirgemeyen biri. Aslında insanların böyle birinden o lafları işitmesi de gerekiyor. Ginko başta soğuk biri gibi gelse de bölümler ilerledikçe onu daha çok sevdim. Çoğu bölümde bayağı anlamlı ve etkileyici laflar edip insanlara yol gösteriyor. 

 O kadar anlattım ama animenin asıl can alıcı kısmına geleyim. Büyüleyici bir atmosferi var, hayal gücü ve görselliğin müthiş şekilde harmanlanmasını hayretle izledim. Müzikleri de o kadar güzel ki hisleri iyi geçiriyor insana. Animenin psikolojik yanı ağır basıyor diyebilirim. İzleyen herkes kendine göre farklı anlamlar da çıkarabilir, o yüzden üzerinde kafa yorarak izlemek güzel oluyor. Günde iki bölüm izlemek yeterli olur sanırım. :) İzlerken insan kendini farklı bir boyuta geçmiş gibi hissediyor, dinginleşiyor. Hatta bir kere içim geçti izlerken ama sıkıcı olduğu için değil tabi. Anime hem huzur veren hem ürperten cinsten. Korku unsurlarına hayran kaldım, bunlardan güzel korku filmi çıkar.

 (Bu paragraf biraz spoiler içeriyor. Her bölüm farklı karakterlerin hikayelerini izliyoruz. İki çift göz kapağına sahip olmak, ormandan çıkamayan aileyi bekleyen son, kararsızları üstünden geçirmeyen tek gecelik köprü, kapıların kapanması ve açılmasının getirdiği felaket, annesini doğuran kadınlar, paslanmış insanlar...  Fedakarlık, sevgi, bağlılık, dışlanma gibi konuların işlendiği etkileyici hikayelerdi.)

 Mushishi kesinlikle kaliteli bir anime, farklılık arayanlara tavsiye ederim. Sıradışı olaylar yaşansa da bunlar günlük hayatın içine iyi yedirilmiş, göze batmıyor aksine baştan sona garip bir uyum içinde anime. Natsume Yuujinchou animesi ile benzeyen yönleri de var ama Mushishi daha karanlık ve gizemli, komedisi de yok. Ben ikisine de ayrı ayrı bayıldım tabi, anime listemde ilk ona girmeyi başardılar. :)) 

 Karakter tasarımlarının birbirine çok benzemesi bazen kafa karışıklığı yapıyor ama anime o kadar harika ki bunlara takılmıyorsunuz.  Her bölümle birlikte herkesin farklı kişiler olduğunu düşünerek başlarsanız sıkıntı olmuyor. :)

 Gifleri ve tanıtım videosunu görünce baştan beri ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. :) (Gifler tenor.com sitesine aittir.) 









10 Nisan 2022 Pazar

Ölüm Neferi Ceddil (Kelime Oyunu 71)


 Merhabalar. Her hafta verilen 5 kelime ile ilgili öykü, şiir, deneme yazabiliyoruz. Bu haftanın kelimeleri: Çığ, çekmece, rüya, avuç, oda



 Güneş dağların ardında batıyor, bulutlar bir ressamın elinden çıkmışçasına kızıla bürünüyordu. Akşam meltemi tepelerde esiyordu. Ceddil atları ağaca bağladıktan sonra Azaka onların su ve yemlerini verdi. Yorgun halde çimlere oturan Azaka bir şişe suyu başına dikti, kana kana içti. Ardından ağzını silip şişeyi çantaya koydu. “Bir şey mi oldu? Bugün fazla durgunsun.”

 “Son günlerde  garip rüyalar görüyorum. Şu şeyle ilgili...” dedi Ceddil ellerine bakarak.

 “Anlıyorum. Bilinçaltına işleyen bir şeyden kurtulman kolay olmaz. Hepsinin geride kaldığına inanıyorum artık korkman için bir sebep yok.”

 “Tekrar etmesinden korkuyorum, ne zaman ne olacağını bilememek çok yıpratıcı.”

 “Daha önce nasıl üstesinden geldiysen yine gelirsin. Ve ben seni yanlış bir şey yapmaktan uzak tutacağım. Hadi takma artık kafana, hava iyice kararmadan yerleşelim.”

 Ceddil neşelenmek için zorladı kendini, Azaka’dan daha fazla öğüt dinlemek istemiyordu. Eskiden ele avuca sığmaz biriyken içinde bulunduğu çıkmaz onu zamanla ehlileştirmişti. Karamsarlık ruhuna tersti ama Ölüm Neferi olduğu gerçeğiyle yüzleştiğinden beri hayatı alt üst olmuştu. Sırt çantasındaki uyku tulumunu ve diğer malzemeleri çıkarırken ağaçların arasındaki bir şey gözüne çarptı. Hızla dönüp baktığında herhangi birini göremedi. “Yorgunluktan galiba,” diye mırıldandı. Sabahtan beri çok yol kat etmişken kim onları takip edebilirdi? Yine de gecenin geri kalanında huzursuzluk yakasını bırakmadı.

 Uzaktaki yırtıcı hayvanların ulumaları geceye ses katan tek şeydi. Uyku tulumunun içinde sırt üstü uzanmış halde uyuyakaldı Ceddil. Rüya aleminin dolambaçlı sokaklarında kaybolmuştu. Yolunu bulmaya çalışırken ardından gelen ayak sesleri hiç kesilmemişti. Etrafta kimse olmamasına rağmen çok yakından gelen sesler onu rahatsız ediyordu. Karşısına çıkan boş kulübeye attı kendini. Oda sanki hiç terk edilmemişçesine tertemizdi. Ceddil ne aradığını bilmiyordu fakat içinden gelen sesin onu yönlendirmesine izin verdi. Karanlıkta aceleyle dolapları, çekmeceleri karıştırmaya başladı. Ansızın gaz lambaları yanınca her yer aydınlandı. Odanın dört duvarı da boydan boya aynayla kaplıydı. Gördüğü kendi görüntüsü Ceddil’i şoka uğrattı. Yüzündeki korkunç ifadenin önce başkasına ait olduğunu sandı, geriye doğru seğirtince tökezledi. Gözlerindeki vahşi, delilik dolu ifadeyle birleşen, alnından çenesine kadar uzanan ağ şeklindeki kırmızı damarlarla insan olmaktan çok uzak görünüyordu. Ellerinden cızırdar gibi çıkan kara dumanlar adeta sıradaki kurbanını arıyordu. Nefesini tutmuş halde irkilerek uyanan Ceddil ciğerlerine hızla oksijeni çekti. Hemen kalkıp suyla yüzünü yıkadı.

 “Kabus mu gördün?” Azaka da uyanmış, esniyordu.

 “Dönüştüğümde böyle göründüğümü bilmiyordum.”

 “Eh, pek de sevimli göründüğün söylenemez. O şekilde seni kim görse ödü kopar.” Azaka ortamı yumuşatmak istiyordu ama birden dikkat kesildi. Ayağa kalkarak etrafa bakındı. Sesleri olduğundan yüksek işitmek sahip olduğu özel gücün en önemli faydasıydı. “Ayak sesleri duyuyorum, üç kişiler.” Hemen kılıcını çıkardı. Ceddil de dikenli topuzunu uzandı. “Benim için geliyorlar,” dedi kaşlarını çatarak.

  “Anlamadım, bu ne demek oluyor?”

 “Son günlerde gördüğüm rüyalarda peşimde birileri vardı. Kontrolümün dışına çıkan özel gücüm birilerinin kulağına gitmiş olmalı.”

 Azaka sessizliğini korudu. Seslerin ne yönden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Bir okun havayı yararak ilerlediğini fark ettiği anda sıçradı ve Ceddil’i devirdi. Ok, hemen arkalarındaki ağacın ince gövdesine saplanıp kaldı. “Durumu anladılar, uzaktan saldırıyorlar,” dedi Azaka. Başlarını aşağıda tutarak gizlenmeye çalışırlarken ok yağmuru başladı. Atlar korkuya kapılarak kişnedi, kaçmaya çalıştı. Bir süre sonra saldırıların sonu geldi. Konuşmaları dinleyen Azaka hareketlendi. “Hadi gidelim. Adamlar seni öldürmeye gelmiş, peşini bırakmayacaklar. Şu an başka bir plan hakkında tartışıyorlar.”

 “Niye kaçalım ki onları alt edebiliriz. Gelecekleri varsa görecekleri de var,” dedi Ceddil. Yabancıların niyetinin farkındaydı ama kaçıp gidemezdi. Her ne kadar başkalarının lanet olarak adlandıracağı bir güce sahip olsa da bu sayede büyük bir düşmanı yenmişti. Öne doğru çıkınca Azaka kolundan tuttu. “Dur, ne yapıyorsun?”

 “Sakin ol sadece onlarla konuşmak istiyorum.”

 “Bunun işe yarayacağını sanmıyorum. Geliyorlar bile, ne yapmaya çalışıyorsun?”

 Kısa süre sonra üç kişi ağaçların arasında belirdi. Silahları ellerinde, tetiktelerdi. Koyu renk kıyafetler içinde seçilmeleri pek kolay olmuyordu. Hepsi de cüsseliydi, güçlü görünüyordu. Hiçbir şey demeden doğrudan saldırıya geçtiler. Topuzunu savurarak karşılık verdi Ceddil. Baltalı olan kolayca bu hamleyi savuşturdu. “Ne istiyorsunuz benden?” dedi Ceddil. Tüm gücüyle bir kez daha vurmaya yeltenince rakibi yana sıçradı.

 “Sen varlığınla tehlike saçıyorsun, yaşamana izin veremeyiz,” dedi kalın sesli adam.

 “Buna siz mi karar vereceksiniz?” dedi Azaka. Bir yandan dövüşürken bir yandan laf yetiştirmeyi ihmal etmiyordu. Arada ses saldırıları ile düşmanları sersemletiyordu.

 “Bakın canınızı yakmak istemiyorum, buna hemen bir son verin,” dedi Ceddil.

 Adamlar onun sözüne aldırmadı. Dakikalar süren kapışma sonucunda iki taraf da üstün gelememişti. Ceddil alnında biriken teri elinin tersiyle sildi. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Topuzu sıkıca kavradığından avucu sızlamaya başlamıştı. İki taraf da bir anlığına durunca adamlardan biri pes etmiş halde lafa girdi. “Bizim aile bu işe asırlar önce başladı. Ölüm Neferleri tespit edildiğinde yok edilir. Büyük bir savaş patlak vermişse bir Ölüm Neferinin ortaya çıkması muhtemeldir. Seni gördük, neler yaptığını...”

 Ceddil’in rengi atmıştı. Savaşta kendine geldiğinde ellerindeki kanı, üstüne sıçrayan et parçalarını hatırladı. Midesi kalkar gibi oldu, elleri titremeye başladı. Kendini savunacak sözler bir türlü ağzından dökülmüyordu. Onun yerine Azaka konuştu. “Hatırlatırım, o savaş Ceddil’in sayesinde sonlandı. Onu böyle suçlamaya hakkınız yok.”

 “Her şeye rağmen o, patlamaya hazır bir bombadan farksız. Kötü niyetli kişiler onu safına katarsa başımıza gelecek felaketleri düşün.”

 “Arkasında ben varken Ceddil kontrolden çıkmayacak. Hem o kimse tarafından kullanılacak biri değil.”

 Adamlardan en kısa olanı devam etti. “Sesin Muhafızı olmana çok güveniyorsun anlaşılan. Neredeyse seni de öldürüyordu değil mi? Büyük bir risk aldığının farkında mısın?” Azaka yumruğunu sıktığında Ceddil omzuna dokundu.

 “Sizi ikna etmek imkansız, farkındayım. Böyle olmayı ben seçmedim, buna rağmen yaptıklarımın yükünü fazlasıyla üzerimde hissediyorum. Sizin açınızdan bakınca nasıl göründüğünün farkındayım ama ben bu sorunu aşacağıma inanıyorum. Öncekiler gibi intihar etmeye de...” Ceddil bir an durdu, olanlar yüzünden geçmişte ne kadar da sarsıldığını, Yenira sayesinde aklını başına aldığını anımsadı. “sizin elinizde ölmeye de niyetim yok. Bu güç bana bahşedildiğine göre gerektiğinde ve doğru şekilde kullanmak için elimden geleni yapacağım.”

 Azaka gururlu bir anne edası ile Ceddil’i dinliyordu, sonunda özüne döndüğü için mutluydu. Az önce saldırgan şekilde konuşan adamın bakışları az da olsa yumuşamıştı ama işini bitirme konusunda kararlıydı hâlâ. “Böyle olmasını istemezdim. Gerçekleri gör, kimse bu çapta bir güçle başa çıkamaz. Önünde sonunda bir katliam makinesine döneceksin.” Sözlerini bitirdiğinde acıyarak baktı Ceddil’e.

 “Son sözünüz bu mu?” dedi Ceddil. Yüzü alev alev yanıyordu. Öfkesini dindirmek için ağır ağır nefes aldı. Bu kadar kolayca yargılanması ve hayatına son verilmek istenmesi gururunu incitiyor, duyduğu hayal kırıklığı içinde çığ gibi büyüyordu.

 Bir süre sonra yer çatırdamaya, patlamalar olmaya başladı. Gürültü kulakları sağır edebilecek kadar yüksekti. Ceddil ayaklarının altındaki titreşimi hissedince şaşkınlıkla etrafa bakınmaya başladı. Saldırganlar bağırarak telaş içinde ortadan kayboldu. “Yanardağ faaliyete geçmiş olmalı. Kaçalım!”

  Azaka ayakta donmuş gibi duruyor, hiçbir bir tepki vermiyordu. Ceddil endişeyle onu sarstı. “Hadi gidelim, ne yapıyorsun?” Ciddi görünen Azaka hayatı buna bağlıymış gibi son derece konsantre olmuş, alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Gürültüler yavaş yavaş kesilince gözlerini açtı. Ceddil’in gergin bakışlarıyla karşılaşınca gülmeye başladı. “Yapamayacağım sandım ama adamları iyi korkuttum değil mi?”

 “Off ya, sen miydin? Kendini çok aştın söyleyim sana. Bir an ben bile deprem oluyor sandım.” Azaka umursamaz ama yorgun bir halde omuz silkti. “Hak ettiler ama. Hadi onlar anlamadan uzaklaşalım, burada daha fazla olay çıkmasını istemiyorum.”

 “Delisin sen,” dedi Ceddil başını iki yana sallayarak.

 “Daha önce de söylemiştin. Bir delinin yanında olduğuna göre sen de pek akıllı sayılmazsın.” Ceddil istemsizce gülümsedi ve ikisi birlikte ipini koparıp kaçmış olan atların ardından koştu. Geceye karıştılar.


3 Nisan 2022 Pazar

Canas'ın Düşüşü (Kelime Oyunu 70)

 

 Kelime Oyununun bu haftaki kelimeleri: çember, sır, beden, deli, bilinç. Uygun kelimeler denk gelince yine eski karakterlerime ait bir öykü yazdım. Savaş Çığırtkanı'nı daha önce okumamış olanlar için spoiler içerir. :))




 Ay ışığının vurduğu sokakta hızlı adımlarla ilerliyor, insanların dikkatini çekmemeye çalışıyordu.  Pelerini sırtında dalgalanırken yüzünü saklamak için kapüşonunu iyice indirdi. İnsanların simalarına bile bakmıyor, bakışlarını aşağıda tutuyordu. Tanıdık yüzlerle karşılaşmaya şu an hazır değildi.

 Son olanlardan sonra aradan iki yıl geçmiş, düşünmek için çok vakti olmuştu. Geçmişi bir enkazdı onun için, bu yüzden kendine yeni bir gelecek inşa etme niyetindeydi. Geçirdiği o buhranlı vakitlerde zaman zaman delirmenin eşiğine geldiği olmuştu. Ayağa tekrar kalkmayı her zaman yanında olan genç kadına borçluydu. Dönüp ona baktığında endişeli olduğunu gördü.

 “Bunu yapmak istediğine emin misin? İçim pek rahat değil,” dedi Ezva.

 Her ne kadar yüzünü gizlemeye çalışsa da parlak yeşil gözleri dikkat çekiciydi. Ve Canas bu gözlere ne zaman baksa huzuru, yanlız olmadığını hissediyordu. Canas kararlı bir şekilde konuştu. “Sormana gerek var mı? Emin olmasam buraya gelmezdim.”

 “Eğer yakalanırsan her şey biter.”

 “Buna asla izin vermeyeceğim.”

 Uzun süredir peşinde oldukları adam onları bu şehre kadar getirmişti. Saraya bu kadar yakınken Canas’ın pek iyi hissettiği söylenemezdi ama kendine biçtiği görevi her şeyden çok önemsiyordu. Yıktıklarının bir telafisi  olarak görüyordu bunu. Kalabalığı aşarken tek derdi burada vakit kaybetmemekti. Farkında olmasa da suçluluk hissi tekrar gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Hele de babasının ölümü aklına gelince sıcaklamaya başladı, boğazına bir yumru oturmuş gibiydi. Hislerini bastırmaya çalıştı.

 Kendisine çizdiği yol gereği bir süredir gizli çalışıyor, ülkeye sızan casusların, suçluların izini sürüyordu. Ezva’nın da yardımı ile onları etkisiz hale getiriyordu. Fakat kimliği açığa çıkacak olursa bu, ülke sınırlarının bile dışına taşacak büyük bir soruna sebep olurdu.

 “Puruna elindeki sahte elçilik belgesi ile saraya girmeye çalışacaktır. Bu iş için bir Algı Bozucu’nun seçilmesi manidar. Bir rastlantı sonucu bunu fark etmesem anlayamazdım.”

 “O Galnas’ın elçisi olarak görünüyor. Bunda hâlâ oranın eski liderinin parmağı olduğunu mu düşünüyorsun?”

 “Galnas’ın yeni lideri barışçı ve uzlaşmacı biri. Böyle bir işe kalkışacağını sanmam. Olsa olsa bir süre önce zindandan kaçtığını duyduğumuz eski lider yapmıştır bunu. Kardeşleriyle tekrar taht kavgasına girmek için güç toplama niyetinde olabilir.”

 “Onu yakalayıp sorgulamadan bundan emin olamayız ve Algı Bozucuları konuşturmak hiç kolay değildir.”

 Canas’ın yüz hatları gerildi, bakışları sertleşti. Farkında olmadan parmaklarıyla kılıcının kabzasını sıkmaya başlamıştı. “Ne olursa olsun onu konuşturacağım.” Ezva, onun bu konuda biraz duygusal davrandığının farkındaydı. Canas, geçmişteki ihaneti hiç unutmamıştı ve onlardan nefret ediyordu. “İstersen bugünlük bırakalım. Gece geç vakitte göze çarpmak istemeyiz. Kalacak bir yer bulalım,” dedi genç kadın. Canas istemese de onu dinledi.

 Puruna ertesi sabah konakladığı handan ayrılınca atına atlayıp saraya doğru yola koyuldu. Yolu yarılamışken etrafı saran sis tabakası dikkatini çekti. Önce aldırış etmese de iyice yoğunlaşan sis yüzünden hiçbir şey göremez oldu. At kişnemeye başlayınca eli hemen kınındaki kılıcına gitti. Silahını çekip aşağı atladı. Yaklaşan ayak seslerini işitiyordu. “Kim var orada?”

 “Tekrar karşılaştık Puruna.”

 Adam yüzünü göremese de sesin sahibini tanımıştı. “Beni mi takip ettin, ne istiyorsun? Hem adımı daha önce söylediğimi hiç hatırlamıyorum.”

 Birkaç adım daha attıktan sonra Canas’ın bedeni sislerin arasında açığa çıktı. Yüzü yine kapüşon ile yarı yarıya kapalıydı. Buna rağmen Puruna onun keskin yüz hatlarını unutmamıştı. Canas bir sır veriyor gibi gizemli ve tane tane konuştu.

 “Gemide ayak üstü sohbet ettiğimiz anı hatırladın mı? Bir eğitmen olduğunu ve yeni görev yerine gitmekte olduğunu söylemiştin.”

 “Doğru, ben de Sarmav Şehri’ne bu yüzden geldim.” Adam Canas’ın lafı daha da uzatacağını anlayıp sabırsızlanmıştı.

 “Yalan söyleyen bir insanı gözlerinden anlarım. Dahası o gün seni izlerken bir olaya şahit oldum. Gemide kavga çıkaran bir sarhoşa haddini bildirmek istedin ve onun aklıyla oynadın. Adam geminin batmakta olduğunu sanıp feryat etmeye başladı. Can simidine sarılıp aşağı atlayacakken zor durdurdum onu.”

 “Adam kafayı bulmuş, bunun benim suçum olduğunu nereden çıkardın? Hem bu sis de ne böyle, yoksa sen?” Puruna gerilmeye başlamıştı.

 “Daha bitirmedim. Şüphelendiğim için seni izlemeye başladım. Bil bakalım ne buldum?” Cebinden damgalı bir kağıt parçası çıkardı. “Bunu posta kuşuyla gönderdin. Durdurmak için onu avlamak zorunda kaldım, yazık oldu kuşa.”

 İyice öfkelenen Puruna boğmak istercesine Canas’a bakıyordu. O ise hiç aldırmadan devam etti. “Bir casussun sen. Eşyaların arasında belgeleri de gördüm. Lider Duve’nin adını kullanarak Butah’a dair bilgi toplamaya geldin. Araştırdığımda yolcu listesinde de gözükmüyordun, gemiye kaçak binmiştin. Seni yakalamak için gemiden inmeni bekledim fakat sen yine kurnazlık edip kimseye belli etmeden ortadan kayboldun.”

 “Bu saçmalıkları dinlemek istemiyorum. Çekil yolumdan!” Puruna hızla kılıcını savurdu, yakalandığı için küplere binmişti. “Kimsin sen?” Kılıç darbesinden kolayca sıyrılan Canas’ın dudakları yukarı kıvrıldı. “Yaşayan bir ölüyüm ben,” dedi kılıcını kendine siper ederek.

 İkisi de oldukça hızlı dövüşüyordu. Yerdeki nemli, toprak zeminde derin ayak izleri belirmişti. Bir süre sonra Canas ayaklarının altındaki toprakla birlikte yükseldiğini görünce şaşırmadı. Bunun sadece göz yanılması olduğunu biliyordu. Öne doğru bir adım attığında yine yerde olduğunu gördü. İkili arasındaki mücadele devam ederken Canas bu kez gökten üzerine büyük bir alev topunun düştüğünü gördü. Geçen her saniyede sıcaklık o kadar artıyordu ki kılıcı tutan eli gevşedi. Geçmişin anısı zihnine hücum etti, yine yanıyordu. Ateşi hızla yükseldi, elleri titriyordu. Nefes almakta bile zorlanıyordu. Baskıya daha fazla dayanamayıp kendini yana attığında bacağını bir şeyin kestiğini hissetti. Acıyla yerde yuvarlandığı sırada Ezva’nın atını süratle sürdüğünü gördü. Ters bir durumla karşılaşırsa müdahale etmek üzere geride bekliyordu. Saldırısı ile Puruna’yı bayılttı.

 Canas’ın yüzü acıyla kasıldı. Bacağındaki kesiğe eliyle bastırdı, kanı durdurması gerekiyordu. Sis yavaş yavaş etkisini kaybediyorken saray savaşçılarının yaklaştığını fark etti. “Kahretsin!” Etrafları sarılmış, çember içine alınıyorlardı. Atın üstünde ilerleyen Yenira okuyla nişan almıştı. Canas doğrudan ona saldırılmadığı sürece Yenira’nın karşılık vermeyeceğini iyi biliyordu. “Teslim olun!” diye bağırdı savaşçı.

 Ezva, Canas’ın uzattığı elini tuttu ve onu yukarı çekti. Hızla oradan uzaklaştılar fakat savaşçılar peşlerini bırakmaya niyetli değildi. Birkaç uyarı oku yanlarından fırlayıp geçti. Canas arkaya bir bakış attığında Puruna’nın yakalandığını gördü. Yine de içi rahat değildi, onun kim olduğunu bilmedikleri için kandırılmaları kaçınılmazdı. İzlerini kaybettirmeyi başardıklarında Canas düşüncelere daldı. “O adamı öylece bırakamam. Bir şekilde saraya girmem lazım.”

 “Bu çok riskli, ne söylediğinin farkında mısın? Hem yaralısın, bir yere gidemezsin.” Ezva hemen bez çantasından ilk yardım malzemelerini çıkarmaya başladı. Canas’ın başına buyruk, gözü kara hallerine alışmıştı. Yine de gerektiğinde onu dizginlemeye çalışırdı.

 Görkemli sarayda rutin işler devam ederken Puruna sorguya çekildi. Elçi olduğu anlaşılınca Lider Boratak’ın huzuruna çıkarıldı. Elçi sıfatıyla Butah’a geldiğini ve saldırıya uğradığını anlattı. Boratak o konuşurken sessizce dinledi, mavi gözlerinde şüphe vardı. “Saldırganın kim olduğunu söyleyebilir misin?”

 “Üzgünüm efendim, hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Fakat onun Sisle Yıkananlardan biri olduğunu düşünüyorum. Dövüş öncesinde aniden etrafımızda sis belirmişti.”

 “Demek öyle. Bu önemli bir konu.” Lider daha sonra yardımcısına döndü. “Onun kim olduğunu bulmalısın Yenira. Niyeti neymiş öğrenelim.”

 “Elimden geleni yapacağım.” Yenira o ikisini ellerinden kaçırdığı için kendine kızıyordu. Liderden izin isteyip huzurundan ayrıldı.

 Gece odasına çekilen Boratak durgundu. Odadaki göz alıcı, özel işlemeli eşyalar üstüne geliyordu adeta. Altın varaklı aynadaki yansımasına baktı. Kendi yüz hatlarında Canas’ı görür gibi oldu. Şu ana kadar tanıdığı tek bir Sisle Yıkanan vardı. O da savaşta gözlerinin önünde gitmişti. “Neden Canas?” diye fısıldadı. Bulunduğu konum sandığından da elini kolunu bağlıyordu. Sorumluluğun ağır yükünü alacağı her kararında hissediyordu. Üzerinde baskı olmadan, rahatça hareket edebildiği eski günlere özlem duyuyordu.

 İki gün sonra...

 Canas gece yarısından sonra sarayın yüksek duvarlarının karşısında dikiliyordu. Görünmez hale geçmişti ama ilk adımı atmak zor geliyordu. Yaşadığı yere dönmek hislerini pek de olumlu etkilememişti. Kendi hayatıyla birlikte pek çok şeyi mahvetmişken şimdi içeriye nasıl girebileceğini düşünüyordu. Sonunda ne amaçla buraya geldiğini anımsayıp harekete geçti.

 Sessizce içeriye girmeyi başardığında özel misafirlerin ağırlandığı batı kanadına yöneldi. Adımlarının ses çıkarmamasına özen göstererek karanlık koridorda ilerledi. Puruna’yı yatağında uyurken buldu. Kuvvetle ağzına bastırdı ve hançerini çıkardı. “Ses çıkarmadan beni dinle. Şimdi seninle dışarı çıkacağız. Bir hileye başvuracak olursan ölürsün.” Şok içindeki Puruna başını salladı hemen. Boynuna bastırılan soğuk hançerin derisine girmesine ramak kalmıştı. Canas adamın ağzını ve ellerini bağladı. Onun da zoraki yardımı ile kısa sürede dışarı çıktılar. “Sorgu zamanı,” dedi Canas. Sesinden bu anı sabırsızlıkla beklediği anlaşılıyordu. Soğuk terler döken Puruna içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın yollarını düşünüyordu. Ezva’nın beraberinde getirdiği ata binip uzaklaştılar.

 “Çabuk izleyelim onları! Lider Boratak’a da haber verin,” dedi dürbününü indiren Yenira. Yabancıyı içeriye girerken görememişti ama Puruna’yı sürüklercesine dışarı çıkarışını fark etmişti. Bu kez izlerini kaybetmeyecekti.

 Ormanın içlerine kadar ilerlediklerinde Canas takip edildiklerini anladı. Çok sayıda atlı savaşçı peşlerindeydi. Canas işini riske atmamak için kılıcının kabzasıyla sertçe Puruna’nın ensesine vurdu. Bilinci kapanan adamı atın sırtına yatırdı.

 Uçsuz bucaksız ormanın içindeki kovalamaca uzun sürdü, Canas iyice köşeye sıkışmıştı. Rotasını mecburen uçuruma doğru sürdü. Artık kaçış noktası kalmayınca atından indi, kılıcını çekti. Ezva da aynısını yaptı. “Ne yapacağız?” dedi kararsız halde.

 “Vakit kazanmalıyız, onlarla dövüşmeyi ben de istemiyorum.”

 Onlara yaklaşan Yenira atını durdurdu. Kapüşonluları süzdü, gece vakti yüzlerini görmek de zordu. Bir elinde meşale diğerinde kılıç ile ikisine yaklaştı. “Gizlice saraya girmenin suçunu biliyorsunuzdur sanırım. Yüzlerinizi açın hemen!”

  Canas sessizliğini korudu. Onun yerine Ezva konuştu. “Puruna bir casus, o hepinizi kandırıyor.” Yenira atın üstünde yatan adama baktı. “Siz kimsiniz peki? Bildiklerinizi paylaşmak yerine neden böyle bir yol seçtiniz?”

 “Size daha fazla şey anlatamam,” dedi Ezva çaresizce.

 “Puruna’yı bırakın, durumu araştıracağız. Yüzünüzü görmedikçe size güvenemem, gitmenize izin veremem.” Yenira meşaleyi yüzlerine doğru tuttu. Bir işaretiyle yanındaki savaşçı kapüşonu açmak için elini kaldırdı. Canas o anda kılıcını savurup saldırıya geçti. Ortalık bir anda karıştı. Yenira Canas’ın hamlesini durdurup onu geri püskürttü. Kısa süre önce yaralanmış olan Canas dengesini sağlamakta zorlanıyordu. Bacağına yiyeceği yeni bir darbeden zor kurtuldu. Rakiplerinin sayısı giderek artıyordu. “Daha nereye kadar bunu sürdüreceksin?” dedi Yenira. Dakikalar süren çarpışma sonunda Ezva da Canas da nefes nefese kalmıştı. İki tarafın da birbirine ölümcül darbeler indirmek istememesi dövüşü uzatıyordu.

 Canas’ın kafasından pek çok şey geçiyordu, özel gücünü kullansa çok daha fazla göze batacaktı. Yorgun halde dövüşürken az ileride beliren Boratak’ı görünce durdu. Kuzeni ile burada karşılaşmayı beklemiyordu. Boratak’ın sert bakışlarında meydan okuyan bir ifade vardı. Son gördüğünden beri pek az değişmişti. Sadece yüzündeki eski rahat ifade yoktu.

 İçi bir türlü rahat etmeyen Boratak bahsedilen gizemli kişiyi gelip kendi görmek istemişti. Ülkede çok sayıda Sisle Yıkanan olduğunu bilse de takıntısından kurtulamıyordu. Karşısındakinin yüzünü görse rahata erecekti. Atından atlayıp Canas’a doğru yürüdü. Savaşçılar da Canas’ın etrafını sardı. Boratak az önce onun yüzünü göstermemek için ne kadar çabaladığını görmüştü. Okunu çıkarıp göğsüne nişan aldı. “Kim olduğunu göster bana.” Canas’ın eli kapüşonuna gidince yüzünü açacağını düşünen  Boratak silahını biraz indirdi.

 Canas her şeyin burada sonlanmasına izin veremezdi. İnsanlar varlığından haberdar olduğu anda tekrar ruhsal bir yıkıma gireceğini biliyordu. Nefret dolu ve sorgulayıcı bakışlara maruz kalmayı, hayatının geri kalanını bir hiçliğin içinde yaşamayı istemiyordu. Yüzünü açtığı anda tüm savunma mekanizması çöker, yaşama arzusu biterdi.

  Çevik bir hareketle yanındaki Ezva’yı elinden yakaladı. Onun ne yapacağını anlayan Ezva direnmedi, onla koştu ve birlikte uçurumdan aşağı atladılar. Yukarıdakiler arkalarından ateşli oklar atarken Boratak bir anlığına Canas’ın rüzgarda açılan yüzünü gördü. “Ateşi durdurun!” diye bağırdı. Lider şaşkındı, hayal gördüğünü düşünüyordu. Bir süredir kafasına bunu taktığı için yanlış görmüş olmalıydı.

“Bir şey mi oldu, iyi misin?” dedi Yenira. Boratak uçurumdan atlayan ikilinin gözden kayboluşunu şok içinde izledi. Sonra kendini toparlamaya çalıştı. “İyiyim, bir sorun yok. Buradan düşen hiç kimse kurtulamaz zaten gidelim.”

 Yüzlerce metre yükseklikten aşağı düşerlerken Canas, Ezva’yı kaybetmemek için ona sıkıca tutunmuştu. “Üzgünüm!” diye bağırdı. Ezva korkusunu kontrol altına almaya çalışıyordu. Rüzgarın uğultusu kulaklarını doldurduğu için Canas’ı zor anlayabildi. Onun gözlerindeki şefkati, pişmanlığı görünce biraz olsun cesareti yerine geldi. Gücüne odaklandı ve düşmelerine az bir zaman kala etraflarında saydam tabaka oluşturmayı başardı. Yine de şiddetli çarpma yüzünden zırh hasar gördü. Canas sırt üstü düşmüştü, acı yüzünden birkaç saniye hareketsiz kaldıktan sonra gözleri hemen Ezva’yı aradı. Onun birkaç metre ötede yattığını gördü, kımıldamıyordu. “Ezva!” Telaşla doğruldu, sendeleyerek yanına gitti. “Uyan lütfen!” Canas ne yapacağını bilemez haldeydi. Ezva’ya bir şey olduğu gerçeğini kabullenmek istemiyordu. Bir süre sonra yeşil gözlerin aralandığını görünce derin bir nefes aldı. Genç kadının başını yerden kaldırıp bağrına bastırdı. “Çok şükür yaşıyorsun. Affet beni.” Nemli gözlerini elinin tersiyle sildi.

  Ezva güçlükle konuştu. “Her zaman yanında olmaya söz vermiştim. Affedilecek bir şey yok.”

 “Sana çok şey borçluyum. Söz veriyorum bir daha hayatını tehlikeye atmayacağım.”

 Ezva Canas’ın yardımı ile doğruldu. “Ben her şeyin farkında olarak yanında yer aldım. Sen cesur, tutkulu bir savaşçısın. Yapman gerekeni yapıyorsun ve buna kimse engel olamaz. Ben bile...”

 “Ama ben seninle yeniden doğruldum. Şu hayatta tek dayanağım sensin, seni de kaybedersem bir daha toparlanamam. Hırsımın ve korkumun gözlerimi kör etmesine izin vermemeliydim. Sen her şeyden değerlisin benim için, bunu geç anladığım için affet beni.”

 Canas’ın bu içten sözleri Ezva’nın onca zamandır beklediği şeydi. Heyecandan kalbi küt küt atarken ne diyeceğini bilemiyordu. Sırf onu bunaltmamak için hiçbir zaman karşılık beklediğine dair bir imada bulunmamıştı. Ezva sevdiği için çabalarken onun tarafından sevilmeyi beklememişti. Bu durumu o kadar kabullenmişti ki şimdi şaşkındı. Ufukta beliren gün ışığı adeta içinde açmış gibiydi. Sanki kalbinden dışarı bir şeyler taşıyordu. “Bunları senden duymak rüya gibi geliyor. Sen benim için hep ulaşılması imkansız bir noktadaydın. Aklın, ruhun hep başka yerdeydi. Buna rağmen seni sevmekten hiç vazgeçmedim.”

 Canas yaklaşıp Ezva’yı başından öptü. Kahverengi saçlardan yayılan çiçek kokusu içine doldu. En son ne zaman gerçek anlamda gülümsediğini hatırlamıyordu bile. Mutluluk ona çok uzak bir kavramdı ama şu an tüm dertlerini geride bırakmış gibiydi. Sahip olduğu güzelliklerin değerini anlamak için ellerinden kayıp gitmesini beklemeyecekti artık. “Hadi uzaklara gidelim, saklanmamızın gerekmediği yerlere.”


25 Mart 2022 Cuma

Stigma (Kitap Tanıtımı)

 



 "Yeniden başlıyor. Beni yine terk ediyorlar. Ve sen, terk edilmekten ne kadar nefret ettiğimi bilirsin. O kadar şefkatle koruduğum hazinelerimi senin yüzünden elimden aldılar. Senin aksine, ben bunları unutmadım. Bu yüzden hafızanı biraz tazelemenin vakti geldi... Oyun daha bitmedi Tom Kessler... Şimdi yeniden başlıyor. Ve sende başladığım şeyi bu defa tamamlayacağım."


 Yazarın okuduğum ikinci kitabı. Dürtü'yü daha sonra yazmış olmasına rağmen ben hem kurgu hem gerilim yönünden Stigma'yı çok daha başarılı buldum. O yüzden okumaya iyi ki Dürtü ile başlamışım, fazla bir beklentim yoktu Stigma'da.


 Tom Kessler, on üç yaşındayken bir katil tarafından bodruma hapsedilmiş ve çeşitli işkencelere maruz kalmıştı. Üç saatlik gerilim dolu sürecin ardından o ana dair hafızasını kaybetmişti ve yaşamının sonraki yıllarında da ara ara hafıza kaybı yaşamaya devam etmişti.

 Geçmişi yüzünden korku içinde yaşayan Tom kolayca insan içine çıkamayan biridir ve sığınağı olarak gördüğü evinde vaktini geçirmektedir. Başarılı bir yazar olmuştur ve kitapları çok satmaktadır. Karısı ve çocuğuyla her şeye rağmen mutlu yaşadığını düşünürken bir gün bir cinayet işlenir. Katil, Tom'a bir mesaj göndermiştir, hem de yıllar önce öldüğü düşünülen katil... Ailesini ve kendini korumak için çabalayan Tom terapistinin ve çevresinin baskısı ile silinmiş anılarını ortaya çıkarmak için adım atar.

 Başta polisiye ağırlıklı bir roman olacağını düşünmüştüm fakat kitap daha çok psikoloji üzerineydi. Karakterin yavaş yavaş geçmişini hatırlaması, hissettiği dehşet çok güzel aktarılmış. Bu kitabın çevirmeni de farklı olduğu için dilini daha çok sevdim. Yazarın hayal gücüne hayran kaldım. Başta öylesine okumuşuz gibi gelen detaylar kitabın sonunda öyle bir yere bağlanıyor ki hayret ettim. Konu sadece bir katili bulmanın çok ötesinde, bu kendini iyileştirmenin hikayesi. Sonlara doğru hiç aklıma gelmeyecek bir yere sapıyor konu. Finali ise beni oldukça şaşırttı ve etkiledi. Kitap beklentimin üstündeydi, herkese tavsiye ederim.


"Bu bilgi, onu içinde inandığı her şeyin çökmesine sebep olan bir deprem gibi sarstı. Hayatını taşımakta olan sütunlar parçalandı, bir anda un ufak olarak kuma dönüştüler."

"Geçmişten gelen trenin üzerine doğru süratle geldiğini görüyordu ve bu trenin önüne atlamaya hazırdı."


19 Mart 2022 Cumartesi

Drizzt Efsanesi 3.Kitap-Göç(Kitap Tanıtım)


 "Gözlerimi yakıyor ve vücudumun her bölgesine acı veriyordu. Piwafwimi ve çizmelerimi parçalamış, zırhımdaki büyüyü yok etmiş ve de hep güvendiğim kılıçlarımı zayıflatmıştı. Yine de her gün, hiç şaşmaksızın, gün doğumunu beklemek için aynı yükseltiye, yargılanma yerine oturuyordum."


 Bir önceki kitapta Drizzt artık yer altında barınmak istemediği için yeryüzüne çıkma kararı almıştı. Uyum sağlaması gereken ilk şey ise gözlerinin güneş ışığına alışmasıydı. Bu süreci bir yargılanma olarak kabul edip yakıcı gün ışığına karşı koymaya çalıştı. Sonraki günlerde ise kötü şöhretli ırkı yüzünden kimsenin kendine güvenemeyeceğini anlamış oldu. İnsanlar ve diğer ırklar kara elflerden o kadar korkuyordu ki Drizzt'i gördükleri anda onu hiç dinlemeden ya kaçıyor ya da ona saldırıyorlardı. Her ne kadar ön yargılı olsalar da Drizzt onu pek suçlayamıyordu çünkü kendisi de zalim kara elflerden nefret ediyordu. Yine de pes etmemekte kararlıydı.

 Drizzt uzun süre "ev" olarak adlandırabileceği, kabul göreceği bir yer aradı. Bazı talihsiz durumlara dahil olması da yanlış anlaşılmasına neden oldu. Kitap boyunca hep bir yolculuk halindeydi, Montolio ile karşılaşması hayatının dönüm noktası oldu. Yaşlı, kör korucu Drizzt'i kabullenip ona pek çok şey öğretti. İkisinin arasında geçen diyalogları çok sevdim. Drizzt her ne kadar geçmişi yüzünden huzursuz olsa da Montolio doğru sorularla onu konuşturmuş, içini dökmesini sağlamıştır. İkisinin dostluğunu görmek güzeldi. Montolio'yu çok sevdim ben. Hem tüm hayvanlarla çok iyi anlaşan hem de sağduyulu, dikkatli ve anlayışlı biriydi.

 Bu kitapta Drizzt'in yeryüzüne uyum sağlama süreci iyi aktarılmış. Başta hayvanları bile tanımadığı için bir kokarcayla konuşmaya çalışmıştı. Kavga eden iki farklı türle karşılaştığında ise kimin iyi taraf olduğunu bilmediğinden yardım etme konusunda bocalaması gerçekçiydi. Sürekli bir arayış içinde olan karakterimizin finalde seçimlerinin sonucunu ve ulaştığı noktayı görüyoruz. Yine çok severek okuduğum bir kitaptı. Daha önceki bölümlerde bahsetmeyi unuttuğum bir şey de yazım hatalarının göze çok batması. İthaki'ye yakıştıramadım bunu, keşke daha özenilseymiş.


"Üzerimdeki şüpheler aylar boyunca kalır ama sonunda gerçekler görülür ve kabullenir; kişinin karakteri, renginin ve ırkının kötü ününün üstüne çıkardı."

"Dünyada suçluluktan başka, omuzlara daha fazla yük bindiren başka bir şey var mıdır? Ben bu yükü fazlasıyla hissettim, uzun yollar boyunca pek çok adımımda taşıdım."

"Kendi hayatta kalışım, yaşamda üstün bir amaç olduğu inancıyla mümkün oldu; ilkelerin kendilerine verilen ve kendilerinden elde edilen ödüller oluşuyla. O halde, geleceğe ümitsizlikle değil, bunun yerine hem düşüncemle hem de kararlılığımla, bu yüksek yere ulaşabileceğim umuduyla bakıyorum."

16 Mart 2022 Çarşamba

Serenay ve Krazu (Kelime Oyunu 68)

 


 Kelime oyunumuz için bu haftanın kelimelerini ben veriyorum: mektup, erzak, talih, savaş, zaman


Ağaçların dalları arasından vuran güneş ışığı göz kamaştırıcıydı. Serenay nefesini tutup yayı gerdi ve oku serbest bıraktı. Ağaçtaki elmayı tam ortadan vurabilmişti. Yere düşen meyveyi aldı, silip yemeye başladı. “Pek de körelmiş sayılmam,” diye geçirdi içinden. Ardından tekrar ilerideki hedeflere döndü ve atışlarını sürdürdü. Bir süre sonra eşyalarını toplayıp eve doğru yola çıktı. Bahçe kapısına vardığında gözleri posta kutusuna kaydı. İçine baktığında bir mektup gördü, beklediği kişiden gelmişti. Heyecanla zarfı aldığında duyduğu sesle irkildi.

“Abla, kimden o mektup?” Yazel okuldan dönmüş kılıcını elinde savurarak yürüyordu.

“Bir arkadaştan işte, boş ver. Hem şunla rastgele oynamamalısın, oyuncak değil o.”

“Peki peki, biliyorum. Yarın önemli bir antrenman var, hazırlanmam lazım.”

“Dikkatli ol.”

Yazel’in arkasından içeri giren Serenay, hemen odasına gitti. Krazu’nun neler yazdığını merak ediyordu, son mektubunun üzerinden haftalar geçmişti. Mektubu mutlulukla okurken son satırlara geldiğinde hayrete düştü. “Ne demek ailenle tanışmaya geliyorum?” Daha kimseye bir şey anlatmamıştı. Krazu kim bilir ne zaman yola çıkmıştı, belki de kasabaya varmak üzereydi. Kara kara düşünürken odada tur atıp duruyordu.

Annesi birazdan gelecekti ve henüz yemeğe bile başlamamıştı. “Hay aksi, tamamen aklımdan çıkmış.” Telaşla merdivenlerden inip mutfağa koştu. Ateş yakıp, bütün tavuğu suya bıraktı. Aklı ise başka yerdeydi. Son görüşmelerinin üzerinden aylar geçmişti, onu ailesiyle tanıştırmasının vakti gelmişti. Tek sıkıntı annesinin sorun çıkarma ihtimaliydi. Savaştan sonra yine seçtiği meslek hakkında söylenmiş kör talihine yanmıştı. “İki çocuğum birden savaşçı mı olmak zorundaydı? Ömrüm sizin can güvenliğinizi düşünerek mi geçecek?” şeklindeki serzenişleri uzayıp gitmişti.

Yazel üstüne rahat kıyafetler geçirip sırt çantasını ve silahlarını almıştı. “Abla ben Har’ın yanına gidiyorum. Birlikte çalışacağız.”

“Tamam, yemek yemeyecek misin?”

“Hayır, dışarıda yeriz biz. Geç kaldım zaten, çıkıyorum hemen.”

“Tamam,  görüşürüz.”

Beyaz, sabahtan beri panayırı dolaşmaktan yorgun düşmüştü. Karan’ın işleri iyi gittiği için at arabası almış olmaları ona büyük kolaylık sağlıyordu. Yoksa bu kadar şeyi eve kadar taşıyamazdı. Mutfak için güzel bir kilim, bahçeye dikmek için çeşitli bitkiler ve boşalan kiler için bir miktar erzak. Hava her zamankinden sıcaktı ve kalabalığın içinde iyice bunalmıştı. Ayaküstü birkaç kişiyle de sohbet etmek zorunda kalmıştı. Sonunda eşyaları at arabasına yerleştirip yola çıktı. Bembeyaz at bakımlı tüyleriyle dikkat çekiyordu. Yaşı pek genç olmasa da gücü yerindeydi. Ağır ağır kasabanın çıkışına kadar sürdü Beyaz. Patika yola saptıklarındaysa at aniden durdu. Tüm çabalarına rağmen atı yerinden kımıldatamayan Beyaz sonunda inip atı yularından çekmeye başladı.

“Nazar mı değdi ne? Yine ne oldu sana?” At oldukça inatçıydı, Beyaz’ı taktığı yoktu. “Beni böyle yüzüstü bırakamazsın, zaten belim ağrıdı.” Kadın alnında biriken teri sildi.

“Atınız sorun çıkarıyor sanırım. İzin verirseniz ben bir bakayım.”

Beyaz şaşkın halde arkasına dönüp sesin sahibine baktı. Gri saçlı genci daha önce hiç görmemişti. Kasabada kendi beyaz saçları bile ilginç karşılanırken gri saçlı birinin olduğunu işitmemesi mümkün değildi. “Pek işe yarayacağını sanmıyorum ama bir dene bakalım. Çok inatçıdır.”

Genç adam ata yaklaştı, nazikçe başını okşadı. “Ne oldu dostum, sorun ne? Alışamadın mı yoksa yeni yerine?” Beyaz hayretle ona baktı. “Nereden anladın onu yeni aldığımızı?” Genç gülümsedi. “Atların dilinden anlayabiliyorum diyelim. Uzun süre atlarla ilgilendim,” dedi tekrar ata döndü. Bir şeyler fısıldadıktan sonra yularından çektiğinde at hiç direnmeden yürümeye başladı. Kadın rahat bir nefes aldı. “Çok iyisin, şaşırdım gerçekten. Sen kimlerdensin?”

“Ben buralara yabancıyım efendim, tanımazsınız beni. Libmons’tan bir arkadaşımı görmeye geldim.”

“Ooo çok uzaklardan gelmişsin. O zaman tutmayım ben seni. Yardımın için teşekkür ederim.”

Genç başını eğdi ve izin isteyip oradan ayrıldı. Beyaz, at arabasına geçip yola düştüğünde aklı yabancıda kalmıştı. Az önce o gülümserken bir anlığına neşeli bir müzik sesi duymuştu. “Yanlış duydum galiba,” diye mırıldandı. Beyaz eve vardığında etrafı saran yemek kokuları yüzünden karnının acıkmış olduğunu fark etti. Serenay masayı hazırlarken normalden daha heyecanlıydı. “Sende bir haller var,” dedi Beyaz. Serenay bir şey demeyip lafı değiştirdi. Sakin olmaya çalışarak servis yaptı. Yemeğin ardından tam odasına çıkmıştı ki kafasının içinde işittiği ses kalbinin hızla çarpmasına neden oldu.

“Serenay orada mısın? Seni dışarıda bekleyeceğim, müsait olduğunda gel.” Bu kendine has tınısı olan güçlü sesi nerede duysa tanırdı. “İnanmıyorum, gelmiş bile.”

Serenay aceleyle üstünü değiştirip güzel bir elbise giydi. Saçını tarayıp at kuyruğu yaptı. Daha önceden hazır tuttuğu hediyeyi çıkardı ve hızlı adımlarla merdivenlerden indi. Annesine gözükmeden kendini dışarı attı. Sonunda onu gördüğünde yüzüne büyük bir gülümseme yayıldı.  “Üzgünüm daha fazla bekleyemedim. Seni çok özledim,” dedi Krazu. Serenay’ın gözlerinin içine bakıyordu, nazikçe ona sarıldı. Serenay’ın kalp atışlarını gayet net duyduğu için gülümsedi. “Yoksa annenden dolayı mı bu kadar heyecanlısın? Düşmanla korkusuzca çarpışan güzel savaşçımız annesinden mi çekiniyor?”

“Onu tanımıyorsun ama?” dedi Serenay. “Geldiğin için çok mutluyum, hep seni düşündüm ama henüz bizimkilere durumu açıklayamadım. Bana biraz zaman verirsen onlarla konuşayım önce.”

“Elbette, seni zor durumda bırakacak bir şey yapmak istemem.” O sırada Krazu elinden tutup Serenay’ı çitlerin arkasına çekti. “Annen sana sesleniyor, dışarıya doğru geliyor.”

“Sesin Muhafızı olmak da çok havalı bir şeymiş.”

“İyi yanları olduğunu inkar edemem tabi,” diyerek kurnazca sırıttı. Fazla vakti olmadığını bilen Krazu getirdiği hediye paketini Serenay’a verdi. “Sonra açarsın, hadi git.”

“Çok teşekkür ederim. Bu da benden, kendim yaptım. Sizin ülkenin sembolü olduğu için.”

Krazu paketi açarken Serenay eve girmişti bile. Tam kapıda annesi ile burun buruna geldi. “Neredesin kızım, iki saattir sesleniyorum sana. Arkanda ne saklıyorsun sen?” Serenay bir şeyler geveleyip uzaklaştı. “Kız yoksa benden gizlediğin bir şey mi var?”

 Serenay yanıt vermeden odasına geçti. Bu sırada ahşap kaplan figürüne dikkatle bakan Krazu etkilenmişti. “Bu çok güzel bir hediye. El sanatlarından bu kadar iyi anladığını bilmiyordum, bir kez daha hayran kaldım sana.” Serenay sesi dinlerken cama çıkıp aşağı baktı. Bu açıdan Krazu’yu görebiliyordu. Onu fark eden Krazu el salladı. “Ben gideyim artık. Her zamanki handa konaklayacağım. Görüşürüz.” Serenay da el salladı ve gidişini izledi.

Elindeki paketi hatırlayınca hemen açtı. İçinden şık bir ipek fular, gümüş işlemeli bileklik ve kolye, çiçek kokulu bir parfüm çıktı. “Çok güzeller,” dedi mutluluk içinde. Hediyeleri güzelce çekmeceye kaldırdı.

Krazu'nun hayatında önemli bir yeri vardı. İleride hayatlarını birleştirecek olurlarsa, ki bunun hayalini sık kuruyordu, yaşadığı yerlerden uzaklaşmak zorunda kalacağını biliyordu. Annesi de bunu kabullenmeliydi. Elbette bir tanecik kızından ayrı kalma fikrinin bir anne için zor olacağını biliyordu. Cesaretini toplayıp aşağıya indi.

“Anne sana bir şey söylemem lazım.”

Az öncekinin aksine Serenay’ın ciddi hali kadını meraklandırdı. “Söyle bakalım.”

“Benim görüştüğüm biri var.” Kelimeler hızla ağzından dökülünce Beyaz bir an bakakaldı ama çok da şaşırmış gibi bir hali yoktu. “Tahmin etmek zor değildi. Zamanı geldiğinde kendin anlatırsın diye üstüne varmadım.” Serenay tam rahatlayacaktı ki kadın gözlerini kısarak baktı. “Kim peki bu, tanıyor muyum? Elbruz olsa çoktan duyardım.”

“Anne o kaç yıllık arkadaşım. Hem tanımıyorsun sen, buralardan değil.”

“Karta’dan değil demek ki? O zaman hangi şehir?”

“O, bu ülkeden de değil anne, Libmonslu,” diye fısıldadı. Bu kez Beyaz’ın gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Ne! Ne dedin sen? Orası çok uzak, olmaz öyle şey. Hem onlara karşı savaşmamış mıydık?”

“O, bize karşı iyiydi hep. Hem savaşın neden çıktığını biliyorsun, her şey sarpa sarmıştı. Hepsi geride kaldı.”

Beyaz yılmış halde koltuğa bıraktı kendini. “Hiç tanımadığım biri gelip ailemize mi girecek şimdi? Kim bilir nasıl biri?”

“Tanırsan seversin. Ayrıca o şu an Karta’da. Seninle tanışmak istiyor, babam daha önce zaten onu görmüştü.”

“İnanamıyorum, baban bile onu tanıyor. Gelsin görelim bakalım, kolay kolay ona pabuç bırakacağımı sanma.”

“Anne sakin ol lütfen. Küçük bir tanışma faslı olacak sadece.”

“Bu akşam gelsin.”

Günün ilerleyen saatlerinde Beyaz sadece somurtup durdu. Tanışacağı genci nasıl yıldırabileceğini düşünüyordu. Eğer onu bezdirirse belki kendiliğinden vazgeçip kızından uzaklaşırdı. “Hem öyle iki görmeyle sevda mı olurmuş? Gençlerin aklı bu yaşta beş karış havadadır. Serenay benim gözümde küçük daha,” diye söylendi kendi kendine. Ne kadar gergin hissetse de mutfağa geçip hazırlık yapmaktan kendini alamadı. Ne olursa olsun evine bir misafir geliyordu. “Bir de Libmons’ta adım kötü ev sahibine çıkmasın. Gerçi beni kim tanıyacaksa oralarda.”

Akşam Karan diğerlerinden önce geldi. Mutfaktan yayılan mis gibi kokuları içine çekti. Karısının beline sarıldı. “Bir kutlama mı var bugün? Çok da acıkmışım.” Yemeklere uzanıp bir parça lokmayı ağzına attı.

“Evet, kutlama var. Kızımızın erkek arkadaşı ile tanışacağız.” Adam lokmayı yatarken boğulacak gibi oldu. “Çok mu şaşırdın? Sen zaten tanıyormuşsun,” dedi Beyaz.

Karan birkaç kez öksürdükten sonra konuşabildi. “Kimmiş ki? Hem aniden nereden çıktı böyle?”

“Bu çocuklara sen yüz veriyorsun böyle. Bizim kız taa Libmons’tan birini bulmuş. Senin bilmen lazım, bana sorma.”

Karan biraz düşününce hayretle gözlerini açtı. “Yoksa o mu? Serenay’ın ilginç bir arkadaşı vardı.”

“İlginç mi?” dedi kadın imalı bir bakış atarak.

O sırada kapı çalınınca konuşmayı kestiler. Beyaz, kızından genci yemeğe davet etmesini istemişti. Derin bir nefes aldı, yüzünü ifadesiz tutmaya çalışarak kapıyı açtı. Serenay'ın yanındaki Krazu’yu gördüğünde şaşkınlığını gizleyemedi. “Ama sen. Bugün karşılaşmıştık.”

Krazu da bu tesadüfe hayret etti. Gülümseyerek elindeki çiçekleri uzattı. “Ne hoş bir sürpriz oldu. Size layık değil ama.”

“Karşılaştınız mı gerçekten?” dedi Serenay şaşkınlıkla. Krazu başını salladı.

Beyaz’ın az önceki kararlılığı kırılmış, gayet nazik ve kendinden emin davranan Krazu’nun karşısında ne yapacağını bilememişti. Uzanıp, güzel çiçekleri aldı. “İçeriye buyurun.”

İkisi içeri geçtiğinde Karan eşinin kulağına fısıldadı. “Bahsettiğim genç buydu işte. Savaşta bize yardım etmişti.” Krazu bunu duyunca gülümsemeden edemedi. “Onları duymazdan gel lütfen sadece seni merak ediyorlar,” dedi Serenay. “Sorun değil,” dedi Krazu.

Beyaz, koltuğa oturan Krazu’ya sorgularcasına baktı. “Demek bugün bahsettiğin arkadaş Serenay’dı. Seni buraya getiren nedir?”

“Serenay benim için çok özel biri ve onu bu şekilde yetiştiren değerli ailesiyle tanışmak istedim.”

“Güzel konuşmayı biliyorsun. Peki aradaki mesafe ne olacak?”

“Endişelerinizi anlıyorum ama ben Serenay için her şeye katlanabilirim. Kalp doğru kişi için atıyorsa aradaki mesafenin önemi yoktur.”

“Tek derdimiz kızımızın mutluluğu tabi ki. Birbiriniz için doğru kişi olup olmadığınızı zaman gösterecek.” Kadının tereddütleri bitmiş değildi ama Krazu’nun ciddiyetinin farkındaydı.

Karan sessizce Krazu’yu süzüyordu. Daha savaş meydanında anlamıştı onun kızına olan ilgisini. Cesur ve güçlü biriydi, davranışlarında nezaket vardı. Tanıdıkça bu genci daha çok seveceğini düşünüyordu. “Böyle sorguya çekip mi duracaksın misafirimizi? Herkesin acıktığına eminim.”

Beyaz eşine bir bakış attı ama sonra yumuşadı. “Evet, açlıktan öldüğünü görebiliyorum. Peki, sonra devam edelim sohbetimize.”

Masaya geçtiklerinde ortam daha samimi olmuş, çeşitli konularda sohbete dalmışlardı. “Ne güzel. Demek annen ünlü bir yazar. Kitaplarını okumak isterdim.”

“Elbette efendim, size en kısa zamanda birkaç kitabını göndereceğim. Bu arada yemekler harika olmuş, uzun zamandır böylesini yememiştim.”

Beyaz’ın gülümsemesi Serenay’ı rahatlattı. Görüşme umduğundan iyi gidiyordu, mutlulukla herkese baktı.

“Tecrübeli bir savaşçıya benziyorsun, yeteneklerini takdir ettiğimi söylemeliyim. Bana gençlik yıllarımı hatırlatıyorsun,” dedi Karan.

“Bence siz hâlâ çok iyisiniz. Nasıl dövüştüğünüzü gördüm.”

“Bunu duymak güzeldi,” dedi Karan gülerek.

Yemeğin ardından vakit geç olunca Krazu daha fazla rahatsızlık vermemek için izin istedi. “Seninle tanıştığımıza memnun oldum, gerçekten ilginç birisin,” dedi Beyaz.

Krazu, kadının yumuşamasından hoşnut olmuştu. “Sizinle tanışmak güzeldi, davetiniz için teşekkür ederim.”

Serenay Krazu’yu bahçe kapısına kadar geçirdi. “Beklediğimden iyi geçti, sanki omuzlarımdan bir yük kalktı,” dedi Serenay. Gözleri ışıl ışıl parlıyordu. “Benim için unutulmaz bir an oldu. Aileni sevdim.” Krazu, Serenay'ın saçını düzeltip bir tutamı geriye attı. “Senin de Libmons'a geleceğin anı sabırsızlıkla bekleyeceğim.”

“Gerilim sırası sen de diyorsun yani.”

Krazu güldü. “Hayır, öyle bir şey demedim. Bizimkilerin seni memnuniyetle karşılayacağına eminim. Yani gerilmen için bir sebep yok.”

“Tüm bu yaşadıklarımız rüya gibi geliyor. Şimdiden hayatımızda güzel değişiklikler olmaya başladı. Ben de aileni tanımak için sabırsızlanıyorum.”

“Seni ilk gördüğün anda hayatımın bir parçası olacağını hissetmiştim,” dedi Krazu.

“Her şey bir tesadüfle başlamış gibi görünse de buna kader demek daha doğru olur.”

İkisi bir süre sessizce birbirine baktı. Önlerinde uzun bir yol olduğunun farkındalardı. Önemli olan o yolda birlikte sevgi ile yürümekti, üstesinden gelinmeyecek hiçbir şey yoktu. 


6 Mart 2022 Pazar

Etkileyici Bir Anime (Fumetsu no Anata e)



 Merhabalar, birkaç gündür bir şey yazamadım. Son izlediğim animeyle ilgili yaptığım inceleme Ent Meclisi'nde yayınlandı. İçeriğe buradan ulaşabilirsiniz. Özet geçecek olursam ölümsüz bir varlık bir küre olarak dünyaya gönderiliyor. Küre etrafındaki çeşitli canlıların onda uyandırdığı etki ile o canlıların şekline bürünüyor. Bir süre sonra insana dönüşüp zamanla onlarla iletişim kurmaya başlıyor. Uzun bir yolculuğa çıkıyor ve hayatı öğreniyor, öğrendikçe kişiliği de şekilleniyor.



 İlk bölüm karlarla kaplı yerde geçiyor. Çocuğun çaresizliği, çabası o kadar iyi yansıtılmış ki izlerken üşüdüğümü hissettim. İç burkan bir bölümdü ve benim için animeyi unutulmaz boyuta taşıdı. Harika bir anime ile karşı karşıya olduğumu düşündüm. Maalesef bir yerden sonra bu kalitenin bozulması beni üzdü. O kadar emek verilmişken neden bu sürdürülemez? Yine de benim için yeri ayrı olacak bu animenin. İzlerken garip hislere büründüm. 



 İnsanların ne kadar bencil, acımasız olduğunu bir kez daha görüyoruz. Talih bazı insanlardan çok uzakta, ne yapsa da ayağa kalkma fırsatı bulamayan kişileri görmek üzdü. Acılara rağmen gülüşleri görmek ise iç açıcıydı.





  Kurgusunun yanında farklı bakış açısı ile de izlenebilir anime. Fushi karakterinin pek çok şeyi simgelediğini düşünüyorum insanın var olması, hayatın amacı gibi. Hepimiz bir amaç için yaşıyoruz, hayatımıza değer katmaya çalışıyoruz ve insanları güdüleyen şeyler birbirinden çok farklı olabiliyor.

 Koca yürekli Fushi'yi, talihsiz Gugu'yu, cesur Parona'yı, neşeli March'ı, çılgın teyze Pioran' ı sevdim. Hepsi güzel işlenmiş karakterlerdi. Elbette hiç sevmediğim karakterler de vardı. Siyah Şey denen karakterin de yeri ayrıydı. Sesi tok ve güçlü olduğu için insan hep o konuşsun da ben dinleyim diye geçiriyor içinden. 😆 Sesi bir yerden tanıdık geliyordu meğer Jujutsu Kaisen'deki Nanami abimizi de seslendiren kişiymiş. :) İlginç ve etkileyici bir şeyler arayan herkese tavsiye ederim. Sadece 14-19 arası bölümleri pek sevemedim. Finali ise güzeldi ve merak uyandırıcı şekilde bitti, gelecek sezonu bekleyeceğiz artık. :) (Gifler alıntıdır.)

24 Şubat 2022 Perşembe

Kitapyurdu Alışverişi

 


 

 Merhabalar. Okurix' in geçen paylaştığı kitap alışverişi yazısından sonra kitapyurdundaki kampanya ilgimi çekti. Set kitaplar tanesi 10 TL olacak şekilde satılıyor. Çoğu genç fantastik kurgu ama içinde polisiye, gerilim olan seriler de var. Belki ilginizi çekenler olur. Genç fantastik kurgu bana pek hitap etmediği için ben gerilim seti seçtim. Diğer sitelerde iki kitabın normal fiyatı aşağı yukarı 70 TL. Bilmediğim kitaplar için o kadar vermezdim ama kampanya olunca ne kaybederim dedim. :) Bu kitapları alınca bir de blog arkadaşımız olan Adamkarga' nın kitabını aldım, bir süredir aklımdaydı. Kitapları okumak için sabırsızlanıyorum. Kargo ücretini de birikmiş puanlarımla ödedim ve şansıma kargo da iki günde elime ulaştı. 

 Kısaca kitapların konusundan bahsedecek olursam Stigma bir çocuk katilinin eline düşen kişinin yıllar içinde kötü anılarını unuttuğunu sanarken bir mektupla her şeyin değişmesini konu alıyor, Dürtü bir bankacının sosyal paylaşım sitesine girdiğinde açılan pencerede yazan "Bir dilek tut!" cümlesinin altına cevap yazması ile başlayan kabusunu anlatıyor, İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü kısa hikayelerden oluşan bir kitap. Okudukça daha detaylı tanıtım yapacağım. Görüşmek üzere. :) 


11 Şubat 2022 Cuma

Drizzt Efsanesi 2.Kitap- Sürgün (Kitap Tanıtım)

 

 



 "Ruh. Parçalanamaz ve çalınamaz. Ümitsizliğin pençesindeki bir kurban ve 'efendisi' de tersi olduğuna inanmaktan hoşlanacaktır. Ama gerçekte, ruh kalır, bazen derinlere gömülür ancak asla tamamen yok edilemez."

 

 Drizzt Efsanesi serisinin ikinci kitabı Sürgün ile devam ediyorum. Daha önce ilk kitabı yazmıştım, buradan  ulaşabilirsiniz.

 İlk kitapta Drizzt ailesi ve kendi ırkı ile yaşadığı sorunlar yüzünden Menzoberranzan' ı terk etmişti. Bu süreçte hayatı kolaylaşmaz çünkü yalnızdır. Yeraltının derinliklerinde yaşamak için türlü vahşi ırkla mücadele ederken yanında sadece oniks heykelciği vardır, yani belli zamanlarda çağırabildiği panter...

 Zorlu yaşamı Drizzt' i olduğundan daha sert birine dönüştürür. Birgün kendisini öldürmek için peşine düşen aile üyelerine rastlar ve Drizzt kapışma sırasında içindeki karanlık yanın açığa çıktığını fark eder. O günden sonra kendini iyice kaybettiğine inanan Drizzt yalnız olmakla başa çıkamaz hale gelir. Bir ses duyabilmek maksadıyla kendi ırkı kara elflere düşman olan yer altı gnomlarının mekanına gizlice girer. Benliğini tamamen kaybetmektense düşmanın kapısında ölümü göze almıştır. Daha önce kara elflerin elinde çok sayıda gnomun can vermesi nedeniyle onların kendisini sağ bırakmayacağını düşünmektedir ve kısa sürede yakalanır. Böylece sonraki hayatı tamamen değişir.

 Ben bu kitapla Drizzt' e daha çok bağlandım. İlk kitapta ailesi yüzünden çok sıkıntı çekmişti, burada ise kaçıp kurtulamadığı şeyler ve yalnızlık yüzünden bayağı zorluğa katlanıyor. Tutunabileceği iyi dostlar bulması onu içinde bulunduğu ikilemden bir nebze de olsa kurtarıyor. Bu kitapta Drizzt' in iç sesi, pişmanlıkları ve ruh haline daha çok odaklanılmış. Bu da karakteri sadece dövüşüp duran biri olmanın ötesine taşıyıp ona gerçekçilik katmış. Okurken sürekli acaba Drizzt şimdi ne düşünecek, ne yapacak diye merak ettim ve sanki bir arkadaşımmış gibi hissettim. Drizzt dostlarına çok bağlı ve son ana kadar ümidini kesmeyen biri. Kaç kez ölümden dönse de doğru olduğunu bildiği şeyi yapmaktan geri durmaz. Annesinin zalimlikleriyle mücadele etmek zorunda kalıyor hep. Yeraltı ona hep acı kaynağı olduğu için sonunda yönünü yüzeye çevirmeye karar veriyor.

 Yazarın üslubunu da seviyorum. Her şey akıyor gidiyor, belli bir uyum içinde. Dövüşler ve olaylar heyecanlı, betimlemeler gerektiği kadar ve mükemmel, karakter gelişimleri başarılı. Severek okudum.


"İnatçı gençliğimde, tek başıma ayakta durabileceğime, düşmanlarımı kılıç ve ilkelerle fethedebilecek kadar kudretli olduğuma inanırdım. Kibir, sırf kararlılık sayesinde çaresizliğin kendisini bile yenebileceğime ikna etmişti beni. İtiraf etmeliyim ki, inatçı ve budala bir gençtim, çünkü şimdi ne vakit dönüp o yıllara baksam, apaçık görüyorum ki, nadiren tek başıma kaldım ve nadiren tek başıma kalmam gerekti. Her zaman sadık ve değerli dostlar vardı; istemediğime inandığımda bile ve bunu yaptıklarını fark etmediğim zamanlarda dahi bana destek veren dostlar."


4 Şubat 2022 Cuma

Daire Sendromu

 


 Galiba Deeptone' un rüyalarını okumak beni etkilemiş olacak ki garip rüyalar görmeye başladım. :))

 Dün gece gördüğüm rüyada bir okuldaydım. Okulda yayılan bir söylenti üzerine araştırmacılar geliyor. Bazı insanlar nesneleri daire şeklinde görmeye başlamış. Mesela kitap, defter, masa her şeyi yuvarlak görüyorlar. Buna da Daire Sendromu adı verildi, tabi araştırmak için önce bu kişilerin tespit edilmesi gerekiyor. Ben meraklı da durumu takip etmeye, insanların ağzından laf almaya çalışıyorum. Daha önce arkadaşlarına bu tür şeyler gördüğünden bahseden kişiler ortaya çıkarılmaya çalışılıyor ama hep asılsız çıkıyor iddialar.

 Okul şehir dışında, ıssız bir yerde. Akşam üstü okuldan çıkıyor herkes. Yolda da çalışmalar varmış, bazı yerler kazılmış, yol kenarına inşaat demirleri yığılmış. Geçmek pek kolay değil. Ben o sırada ileride şüphelendiğim kızı görüyorum. Onu izlerken birden başı dönüyor düşüyor. Bunda bir iş var diye hemen kızın yanına gidiyorum. Demirlerin üstünden atlayarak hızla giderken birden gereğinden fazla yükseliyorum. Hulk gibi azıcık sıçrıyorum ama çok havalanıyorum, yavaş yavaş yere iniyorum geri. O kadar keyifli bir şey ki. 😀 Tam sevinecekken birden telaşa kapılıyorum.  "Len asıl sendrom bendeymiş, uçma sendromu, öğrenirlerse rahat bırakmazlar," diyorum kendi kendime. Kıza ve yoldaki işçilere görünmemeye çalışıyorum. Yere indikten sonra kızın kalkmasına yardım ederken uyandım. :)

 Aslında en fazla gördüğüm fantastik rüya Hulk gibi yükseklere sıçramak. Çok mu özenmişim ona bilmiyorum, kanatlanıp uçmak gibi değil bu yükseğe sıçrama hayali nedir? :)) Her gördüğümde de çok eğlenceliyorum, harika bir his. 

Pir-i Lezzet (Kitap)

  Kitap oldukça ilgimi çekti. Hikaye bir beyin konağında verilen ve saraydan önemli isimlerin teşrif ettiği bir ziyafetle başlıyor. Sofrada ...