26 Aralık 2025 Cuma

Forest of Piano (Anime)

 


Geçenlerde denk gelip de öylesine izlediğim animeyi bu kadar seveceğimi tahmin etmemiştim. Neyse ki iki sezonu varmış, bol bol izleyebildim. :)

Kai İchinose henüz çocukken ormanda bulduğu piyanoyu sahiplenir ve içinden geldiği gibi onu çalar. Ancak ondan başka kim çalmaya kalksa piyanodan ses çıkmaz. Bu durum öğretmeni Ajino'nun dikkatini çeker. Kai'nin müziğe olan yatkınlığını fark eden öğretmen onu eğitmek ister. Bu da daha önce Ajino'dan ders almak için girişimde bulunan Kai'nin sınıf arkadaşı Amamiya için hiç iyi olmaz. Amamiya'nın hayali büyük bir piyanist olmaktır. Kai'nin çalışına olan ilgi ve hayranlığı zamanla kıskançlığa dönüşür. Kai ise onu hep arkadaşı olarak görüp takdir edecektir.

Aradan yıllar geçip de ikili aynı yarışmaya katılınca dünya tatlısı Kai'nin hiç değişmediğini, geçmişte haksızlığa uğrasa da kendi tarzında çalmayı sürdürdüğünü görüyoruz. Çünkü o kimseyle rekabet etmiyor, müziğini dünyaya duyurmaya çalışıyor. Çok saf, temiz kalbi var. O üzüldüğünde gidip sarılasım geliyor. Kendi ışığı çok parlak olduğu için bazı jüri üyeleri onu tehlikeli olarak görüyor. Bir yerde de adaletsizlik olmasın ya diye diye izledim animeyi.

Müzikler çok güzeldi, hissettirilen etkiyi sevdim. Özellikle Kai'nin performansı eşliğinde ormanın içinde gibi hissetmek güzeldi. Mozart, Chopin gibi sanatçıların eserlerini karakterlerin kendi tarzında dinledik. Animenin dingin yapısını, yarışmanın verdiği atmosferi sevdim. Amamiya'ya kızsam da acıdığım anlar da oldu. Hayatın içinden bir karakterdi aslında, insanların genelini yansıttığını düşünüyorum. Diğer karakterler de dikkat çekici ve renkliydi. Övmem gereken bir kişi de Ajino'ydu. Kai'yi elinden tutup, elmas gibi işleyen ve dünyaya sunan oydu. Öğrencisine hep inandı, en çok da kalbini gördü. Onu asla istemediği bir rekabete zorlamadı. 

Kai karakteri benim için bozuk düzen içinde açmış nadide bir çiçek gibiydi. Onu izlemeyi çok sevdim. Doğallığı, nezaketi, içtenliği, özgür ruhu ile bambaşka biriydi. Animeyi henüz bitirmeden paylaşımımı yaptım, sonunu merak ediyorum. 😊 



28 Kasım 2025 Cuma

Gece Açan Çiçekler (Kitap)

 



Tarık Tufan'ın Gece Açan Çiçekler kitabı ismi ve kapağı ile ilgimi çekmişti. Yazarın kendine has dramatik tarzı okurken yine kendini belli ediyor. Şanzelize Düğün Salonu ve Heyal Meyal benim için daha çarpıcı, dikkat çekici kitaplardı. Bu da ilgi çekici ama bir yerden sonra belki yazara alışınca daha sıradan geldi. Tabii finali etkileyiciydi orası ayrı. :)

Hikaye Uğursuz Konak olarak adlandırılan Canfeda Konağı'nda geçiyor. Konaktan artık kurtulmak isteyen Halide ve konağın satışı için eve gelen kardeşlerinin hikayelerini okuyoruz. Kitap bir yandan da bizi geçmişe, Derviş Ali'nin acı dolu hayatına götürüyor. Konak tüm isimlerin ortak noktası.

Uzun zaman sonra konakta bir araya gelen kardeşler birbirleriyle yüzleşiyor. Geçmiş hepsinde yara bırakmış ama onlar kenetlenmek yerine başkalarını suçlamaktan öteye gidemiyorlar. Yüzleşmek bir şeyleri değiştirecek mi? Acılar her ne kadar Derviş Ali'ye kadar uzanıyor gibi görünse de kardeşlerin annesi esas sorunu yaratan kişi bence. Masumlar Apartmanı'ndaki anneyi hatırlattı bana. Hayal kırıklığı yaşayan kadın tüm hıncını çocuklarından çıkarmış, hepsine düşman olmuş adeta. Bu da zamanla kardeşleri farklı yerlere, yanlışlara savurmuş.

Derviş Ali ve Halide çektikleri ile en ilgimi çeken karakterlerdi. Kendini suçlayan, aşka düşen ve sonunu bekleyen Ali; herkes için çırpınmışsa da hiç görülmemiş, anlaşılmamış olan Halide... Kesişen hayatları okumak güzeldi. Sonunu oldukça etkileyici buldum, çok güzel bağlanmış. Bazı yerleri klişe gelse de genel olarak sevdim.


Yüreği hassas, kalbi incelikli insanlar, her an bir azabın içindeydiler.

Çünkü insan ölünce bedeni çürür, geriye yalnız hikayesi kalır ve bütün hikayeler gece anlatılır.

Hatıralarının içinde hüzünle dolaşmanın ne demek olduğunu bilenler beni nasılsa anlayacaktır.

Kalbimizdeki yanık izleri hiç geçmedi.

15 Kasım 2025 Cumartesi

Sonlu Olasılık (Kısa Hikaye)

 

Sıcak yaz günleri Ender için hep zorlu geçerdi. Aksi gibi vantilatör de bozulmuş nemli ve bakımsız dükkânda çalışmak çile halini almıştı. Oysa Ender'in hayali bambaşkaydı, hukuk okumak isterken kitapların arasında pinekleyen birine dönüşmüştü.

Nemlenmiş saçlarını eliyle geriye tarayınca geniş alnı açığa çıktı. İri gözleri, çıkık elmacık kemikleri, sert olmayan yüz hatları ile gülümser gibi bir ifadesi vardı. Dış görünümünün aksine ruh hali çalkantılıydı. İçindeki sıkıntı giderek büyüyordu. Havalardan olsa gerek, diye düşündü.

Sabahtan beri tek müşteri gelmemişti. İç geçirdi, söylediği soğuk soda nerede kalmıştı?  Masada duran ince kitabı alıp yüzüne doğru sallamaya başladığı sırada kapıda bir müşteri belirdi. Resmi giyimli adam kararlı adımlarla yürüyerek Ender'in karşısında durdu. Çok önemli bir şeyi dile getirecekmiş gibi görünüyordu. Ender ifadesizce süzdüğü müşterinin bakışlarında beliren kınamayı fark edince şaşırdı. “Ne var?” dedi kendini tutamayarak.

“O, yelpaze niyetine kullandığınız Karabibik değil mi? Bir sahaftan böylesine pervasızlık beklemezdim.”

Ender içinden geçenleri bastırıp yapmacık bir gülümseme ile kitabı elinden bıraktı. “Kitapların kabuğundansa içine değer veririm. Buyurun, ne istemiştiniz?”

“Bunu,” dedi müşteri Karabibik’i göstererek. “Elinizde heba olmasına gönlüm razı olmadı. İçi koruyan kabuktur ne de olsa.” Sesi meydan okur gibiydi. “Ya sabır,” diye içinden geçirdi Ender. Neyse ki burada çalıştığı süre içinde insanların garip tavırlarına alışmıştı. Sandalyesinden kalkarak kitabı poşete koydu. “Başka bir isteğiniz var mıydı?”

“Hayır, bu kâfi. Belki başka sefere.” Müşteri ödemeyi yapıp kapıdan çıkana kadar çatık kaşlarla onu izledi. Sonra çekmeceden bir defter çıkarıp sattığı kitabı not etti. O sırada bakkalın çırağı kapağını açtığı sodayı bırakıp gitti. Ender’in sakarlığı tuttu, uzandığı soda parmağına dokunduğu gibi defterin üzerine döküldü. “Hay aksi!” diye söylendi. Eski bir bezle masayı silmeye koyuldu.

Dakikalar sonra içeriye orta yaşlarda bir kadın girdi. Derli toplu giyimi, topuz yapılmış saçları Ender’de onun öğretmen olabileceği izlenimini uyandırdı. “Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?”

Kadın bir kitap ismi söyledi. “Çok gezdim ama baskısı bitmiş, hiçbir yerde bulamıyorum.” Ender kitabın ismini hiç duymamıştı ama dükkânın önceki sahibinin çok eski kitapları bodrum kata indirdiğini biliyordu. “Elimizde bu kitap var mı emin değilim hanımefendi. Vaktiniz varsa ben aşağıya bakayım, siz de oturup dinlenin.”

“Peki, beklerken kitaplara bakayım o halde.”

“Elbette, rahatınıza bakın.”

Ender alt katın düğmesini açıp dar, demir basamaklardan aşağı indi. Her adımında rutubet kokusu yüzüne vuruyordu. Tozlardan nefes almak hayli zordu. Benzer türdeki onlarca kitaba göz gezdirdikten sonra aradığını buldu. “Hah,” dedi büyük bir iş başarmış gibi. Gömleğinin koluyla kitabın kapağındaki tozu sildi. O sırada kitapların arasına karışmış olan deri kapaklı bir defter gözüne ilişti. Aceleyle göz atınca sayfalarının boş olduğunu gördü, sevindi. “Eski ama iş görür, güzel.” Defteri koltuk altına sıkıştırıp bir an önce temiz havaya ulaşmak için basamakları hızla çıktı.

“Bugün şanslı gününüzdesiniz. Kitabı buldum.” Kadın çok teşekkür ederek kitabı aldı, incelemeye başladı. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Ender onun neye bu kadar sevindiğini bir türlü anlamıyordu, omuz silkti. Kadın bir de klasiklere göz atacağını söyleyince yerine geçip oturdu. Göz ucuyla bir süre kadını izledikten sonra aşağıdan getirdiği deftere dokundu. Kapak çok yumuşaktı, farklı bir dokusu vardı. Yaprakları tek tek çevirmeye başladığında içinde bir kıpırtı hissetti. Sanki uzun zamandır sahip olmaya çalıştığı şey sonunda eline geçmişti. Kendindeki bu garip değişimi sorgulayan Ender ilk sayfaya döndü. Alışkanlık olduğu üzere üst köşeye o günün tarihini attı. Bazen müşterilerle sorun yaşadığı için sattığı kitapları not ederdi. Henüz bilgisayara ihtiyaç duymuyordu, çok da lazım değildi. Ona vereceği parayla... Aklına düşen bir hatıra içini sıktı. Dudağının bir kenarını huzursuzca kemirmeye başladı. Birkaç saniye sonra ise yüzünde bir gülümseme belirdi. Onu biri görse ruh halindeki bu anlık değişim karşısında hayrete düşebilirdi. Ender’in gözü duvardaki saate kaydı bu kez. Dalgın halde deftere saati de yazdı. 10.40

O anda garip bir şey oldu. Kadın ikinci rafın önündeyken birden ilk rafın önünde belirdi. Ender şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Müşteri ne olduğunun farkında bile değil gibiydi. Elini uzatıp Suç ve Ceza’nın sırtına dokundu. “Ama bu hareketi demin yapmıştı,” diye içinden geçirdi Ender. Ve sonraki hareketini de tahmin edebildiğinde durumun ne olduğunu kavradı. Zamanda iki dakika geriye gitmişti. Çünkü duvar saati normalden iki dakika gerideydi.

Birkaç dakika sonra müşteriyi uğurladıktan sonra heyecanla defterin başına oturdu. Bu, gerçek olabilir miydi? Deftere yazdığı müddetçe istediği her ana gidebilir miydi? Bir süre duruma kafa yorduktan sonra o ana gitmeye karar verdi. Evet, beş yıl önceki o kış gecesine gidip evinde çıkan yangını önleyecekti. Böylece küçük kardeşini kurtarabilecekti. O an cesaretsizliği yüzünden alevlerin içine girememiş olan biteni uzaktan izlemişti. İçinde hissettiği eziklik o kadar büyüktü ki o yangın hiç yaşanmamış gibi hayatına devam etmişti. En büyük pişmanlığı aslında bu yok sayıştı, gerçek bir yas tutamayıştı. Şimdi kardeşini kurtarmak mı yoksa bu takıntıdan özgür kalış mı onu daha rahatlatacaktı emin değildi. Kalbi hızla çarpmaya başladı.

“Denemeye değer,” diye düşündü. Tamamen değişmiş bakışlarla bambaşka biri gibi görünüyordu, kurşun kalemi eline aldı. Eli titriyordu, kalbi karmaşa içindeydi, boğazı düğümlenirken ne hissettiğinden emin değildi. Tarihi ve saati yavaşça yazdı.

Az önce sahaftan ayrılan kadın bir şey unuttuğunu fark ederek geri döndü. İçeriye baktığında kimseyi göremedi, seslendi ama yanıt alamadı. Durumu garipseyip daha sonra gelmek üzere oradan ayrıldı.

Aniden bir rüzgar çıktı, masada terk edilmişçesine duran deri kapaklı defterin sayfaları çevrildi ve kalın harflerle yazılmış uyarı açığa çıktı.

Bu sırlı bir defterdir, onunla her şeyi yapabilirsin. Dikkat et, o seni en gizli arzularına yönlendirir. Defteri kullandığında bilinçdışına bağlı sayısız olasılıktan birine ulaşırsın. Bir ihtimal karşılaşacağın olasılık eğer sonunsa gerçekte hiçliğe karışırsın. 


12 Ekim 2025 Pazar

Güzel Kokulu Çiçekler Zarafetle Açar (Anime)

 


Animeyi bir yerden haftalık izliyordum ama meğer başka sitede tamamı yayınlanmış. Kaoru Hana wa Rin to Saku ismiyle arayınca buldum ve hemen bitirdim. 13 bölümlük bir anime.

İzlediğim en tatlı animelerden. Rintaro erkek lisesine gidiyor ve ailesi pastane işlettiği için arada onlara yardım ediyor. Normalden uzun boyu ve sert görünümü ile küçüklükten beri korkulan biri. Birkaç arkadaşı hariç konuştuğu kimse yok. Çünkü diğerleri korktuğu için ona yaklaşmıyor. Sürekli yanlış anlaşılmalara maruz kalıyor.


(Böyle bakarsan kim olsa korkar tabii. 😅)

Bir gün pastanede çalışırken bir müşteri onu görünce kaçar. Rintaro kızı korkuttuğunu düşünüp üzülür ama durum düşündüğünden farklıdır. Kız tekrar pastaneye gelip Rintaro ile görüşmek ister. İkili zamanla iyi anlaşır, sohbet eder hale gelir. Ancak bir sorun vardır, Kaoruko elit kız okuluna gidiyordur, Rintaro ise tembellerle dolu erkek okuluna ve iki okul birbirine düşmandır.

Öncelikle animenin tatlı atmosferini çok sevdim. Rintaro'nun düşünceleri ve değişim süreci en sevdiğim kısım oldu. Dış görünüşüne rağmen çok nazik, düşünceli biri ve fazla utangaçtı. Tabi öfkeye kapıldığı anlarda yine sert olabiliyordu. Ondaki değişimi önce sınıfındaki arkadaşları fark etti. Tabi saf Rintarocum duygularını kimseye belli etmediğini sanıyordu. Eskiden düşündüklerini paylaşmayan, içe dönük biriydi ama artık değer verdiği insanlara kendini anlatmaktan çekinmeyen birine dönüşür. 




Anime dostluk ve bağ konusunu güzel anlatıyor. Desteklendiğini ve anlaşıldığını hisseden kişi olumlu anlamda değişiyor ve bunu çevresine de yansıtıyor. İkiliyi ve arkadaş çevrelerini çok sevdim. İnsan öyle bir ortamda bulunabilmeyi istiyor. :))

Rintaro'nun Kaoruko ile olan bağı çok özel ve güzeldi. Bir insan nasıl bu kadar düşünceli olabilir, her açıdan durumu analiz etmeye çalışır, bir yandan da dostlarına karşı hissettiği sorumluluk altında ezilebilir? Kaoruko çok şirin, hislerini hemen belli eden biriydi zaten ama Rintaro'yu özellikle sevdim. Çünkü genelde onun bakış açısından izledik hikayeyi. Kendince zor olan şeyler başardı. Dışlanmaya alışkın biriyken değer görmenin şaşkınlığını yaşadı, aynı zamanda birilerine güven duymanın kıymetini de anlamış oldu. Animeyi izlerken bölümler hiç bitmesin istedim. 🌸🌸



(Babası niye bu kadar yakışıklı ya. Son zamanlarda animelerde babalar oğullardan daha dikkat çekici oluyor. 😅)




5 Eylül 2025 Cuma

Tuval (Kısa Öykü)

 

Ne zamandır kısa öykü yazmıyordum. İzlediğim korku animesinden esinlenerek kısa bir öykü yazmak istedim. 😊

Gün batımı yaklaşırken hava iyice kapandı. Tam otobüsten indiğim anda bastıran yağmur koşarak kurs binasına girmeme sebep oldu. Elimde saçlarımı düzeltmeye çalıştım, neyse ki durak yakın olduğu için fazla ıslanmamıştım. Evden heyecanla çıkışımın sebebini anımsayınca hızlı adımlarla yağlı boya sınıfına ilerledim.

İki aydır devam ettiğim kursun benim için özel bir anlamı vardı. Burada resim yaparken zihnimi boşalttığımı hissediyor, rahatlıyordum. Sanata pek düşkün olmayan erkekler nedeniyle sınıftaki oranımız epey azdı ama böylesi daha iyiydi. Sınıftaki nezaket ve sessizliği seviyordum. Herkes kendi halinde çalışmasına odaklanıyor, dersi ciddiye alıyordu.

Kursiyerlerden birinin tablosu ülke çapında bir yarışmada ödül almıştı. Bugün eser sınıfta sergilenecek hoca yorumları ile bize katkı sağlayacak, yol gösterecekti. Belki bir gün ben de eserimle kendimi kanıtlayabilirdim. 

Tam açık kapıdan sınıfa dalmıştım ki ödüllü manzara tablosunun önünde dikilen kızı gördüm. Tabloya dokunan eli o kadar beyazdı ki bir an için eldiven taktığını sandım. Kömür karası gözlerinde anlam veremediğim bir ifade vardı. Sanki tablonun içinde kaybolup gitmek istiyor gibiydi. Ona bakarken üzerimde ürpertici bir baskı hissettim. Kimdi bu?  

Sonunda beni fark edip başını çevirdiğinde ciddi yüz ifadesi bir adım gerilememe sebep oldu. “Bunu kim yaptı?” Sesi fısıltı gibi ama güçlüydü. “Buna kim cüret etti?” der gibiydi. O sırada pencereleri döven yağmur iyice hızlanmıştı. “Be-ben değil,” deyiverdim şaşkınlıkla. Ellerimi de teslim olmuş gibi kaldırmıştım. Ne saçmalıyorum böyle?

Neden sonra bakışları yumuşadı, sanki istediği cevabı almıştı. Tüm dikkati tekrar tabloya kaydı. “Benim geldiğim yer,” diye mırıldandı. Çekinerek de olsa yaklaşıp tabloya baktım. Mükemmel bir çalışmaydı. Eğer bu kadar koyu ve kasvetli olmasa masal dünyasının resmedildiğini düşünebilirdim. Yine de insanı içine çeken büyüleyici bir renk uyumu ve geçiş vardı. Bir mağaranın içinden dış manzara yansıtılmıştı. Koyu yeşil, gri ve mavi tonları anafor oluşturmuş, deniz nerede bitiyor, gökyüzü nerede başlıyor ayırt etmek zordu. Kaosun içindeki düzen diyebilirdim buna. Çok ötede bir köy vardı, belli belirsiz. “Bu köyden mi bahsediyorsun?” dedim. 

Gülümseme denebilecek bir hareketin ardından elini yavaşça uzattı, parmağını mağaranın sınırlarında dolaştırdı. “Mağaradan bahsediyorum.”

Şaşkın halde ona bakakaldım. Ne demek istiyordu? O sırada içeri giren kurs hocası gülümsedi. “Tabloyu inceliyorsunuz demek. Çok güzel değil mi?”

“Ben de resim yapabilir miyim?” diye sordu kız. Yaydığı tuhaf enerjiyi hoca hissetmiyordu anlaşılan. “Elbette, seni ilk kez görüyorum ama resim yapmayı seven birini engelleyecek değilim. Bugün bize katılabilirsin hem belki kursiyerimiz olursun.” Kız başını sallarken aklı çok başka yerde gibiydi. Aslında hocayı pek de dinlediğini sanmıyorum.

Herkes sınıfta yerini aldığında hoca eser hakkında bizi bilgilendirdi. Yapılan çalışmanın farklı ve özgün yanlarından bahsetti. Bir gün hepimizin kendimizi aşacağımız o mükemmel eseri ortaya koyabileceğini söyledi.

Tuvalin başına geçtiğimde içimde beliren ilhamla heyecanlanmıştım. Bugün farklı çalışmalar denemek, kendimi sınamak istiyordum. Hangi renkleri kullanmam gerektiğini düşünüyordum ki gizemli misafirimizin hiç düşünmeden tuvalde çalışmaya başladığını gördüm. O kadar odaklanmıştı ki her şeyden soyutlanmış gibiydi. Dikkatim dağılınca ben de onu izlemeye başladım. Ortaya ne çıkacağını gerçekten merak ediyordum. Fırçayı seri ve sert kullanışı onu daha çok savaşıyor gibi gösteriyordu. Hoca bir iki öğrenciyle sohbet ediyor, kalanlar da sessizce çalışıyordu. 

Dakikalar içinde kızın tuvali dolmaya başladı, ürpertici göründüğünü söyleyebilirim. Taş bir sunağın üzerinde bir şey vardı. Saydam, gölge benzeri varlık bir ruhu andırıyordu. İnsana hiç benzemediği için onun ne olabileceğini düşünüyordum. Belki de beden denen kabuktan sıyrılmayı anlatan bir resimdi. Sunağın üzerinde olması da ölümü mü ifade ediyordu?

Sunağın etrafındaki kayalıklar geçit vermez bariyerler gibiydi. Bir mağaranın girişi de göze çarpıyordu. Biraz ötesi uçurumla sonlanıyordu. Yakın olan kayalık alan karanlık, ruhsuz, belirsiz şekilde resmedilmişken, uçurumun gerisindeki manzara çok net ve canlı renklere sahipti. Bu, garip şekilde uzaklık yakınlık algımı bozuyordu. 

Kız resmi sonlandırdığında herkes araya çıkmıştı. Bense sanki durup onu beklemem gerekiyormuş gibi yerimden dahi kımıldayamadım. Belki de ilhamının bozulacağı fikrine kapıldım. Elimdeki fırçayı bıraktığında nihayet konuşacak cesareti buldum. “Bu inanılmaz görünüyor.”

Yüzünde yine garip bir ifade vardı. Bir şeylere hazırlanıyor ve sabırsızlanmış gibiydi. Nerede olduğunu yeni fark etmişçesine bana döndü. Yine belli belirsiz gülümsedi. “Belki ziyaretime gelirsin.”

“Anlamadım? Bir yere mi gidiyorsun?”

“Geri dönüyorum insan. Mağarama. Seni tanımak güzeldi.” Yaptığı tuvale doğru ilerledi ve dokundu.

Dışarıda fırtına iyice artınca ışıklar gidip gelmeye başladı. Şaşkın halde kıza bakarken elektrikler kesildi, her yer karanlığa gömüldü. Hemen telefonumu çıkarıp ışığı yaktım ama kız yerinde yoktu. Donup kaldım, ne yapacağımı bilemez haldeydim. Telefonu tuvale doğru tuttuğumda sunağın üstündeki varlığın karanlık enerjisinin tüm tuvali kaplaması ile tuvale de ben de geriye düştük. Daha doğrusu ben şaşkınlıktan kendimi geriye atmıştım.

Ondan geriye sadece eski haline dönmüş o tuval kaldı. Kurs hocasına ve diğerlerine kızın ortadan kaybolduğunu söyleyemedim. Uzun zamandır hoca onun eserini almaya geleceğine inandığı için tuvali saklıyor. Açıkçası eseri çok beğendi ve başına bir şey gelmesini istemiyor gibi görünüyor. O hiç dönmeyecek biliyorum ama arada sırada gerçekten onu ziyaret etmemi bekliyor mu diye düşünmeden edemiyorum. 


25 Ağustos 2025 Pazartesi

Hayat ve Alışkanlıklar Üzerine

 

Toplumda kabul görmüş bazı alışkanlık ve tutumlar zaman zaman durumu sorgulamama neden oluyor. En başta evlerimizi nasıl döşediğimizden, ev ve kendimiz için yaptığımız masrafa kadar... Pek çok şey artık anlamsız ve mantıksız geliyor. Belki böyle bir ortama doğduğumuz için bazı şeylerin farkına varamayabiliyoruz. Olana uyum sağlama niyetiyle hayata bir şekilde devam ediyoruz.

İnsan aza kanaat etmeyi unuttu. Zaten kredi kartları çıktığından beri borç ve faizler yüzünden çoğu kişinin iki yakası bir araya gelmiyor. Tüketim çılgınlığını da geçtim harcamaların çoğu başkalarının gözünde nasıl görüneceğimiz üzerine kurulu. Evim daha büyük olsun, çok mobilya koyayım, göze hitap etsin, daha fazla misafir ağırlayım... Misafir ağırlamak önemli ama durum artık gösterişe ve kendini başkasına beğendirme yarışına döndü artık.

İnsanımız ne zamandır bu kadar yeme, içme derdine düşüp hayatı ıskalar oldu. Herkes yemek için yaşıyor gibi, bu beni çok boğuyor. Ana öğünler dışında bile sürekli bir şeyler atıştırma halindeyiz. Günde iki öğünden fazlası abartılı bence. Mide neye alışırsa onu istiyor, bu da durumu normalleştirmez. 

Bu yüzden misafirlikler çekilmez hal aldı. Ne pişirsem, başka ne ikram etsem derdine düşmek sinir bozucu. Bir yanda dünyanın başka yerlerinde açlıktan susuzluktan ölenleri düşünüyorum. Biz daha sabah akşam yemek yeme, misafircilik oynama derdindeyiz. Eskiye göre daha az yiyorum artık, kilo da verdim, böyle mutluyum. Yemek yemek, güzel kıyafet giyip süslenmek o kadar ön plana çıkarıldı ki insanlar robotlaştı sanki. Evin tüm bireyleri harcama konusunda hassasiyet göstermiyorsa masraflar dağ gibi büyüyor zaten. Buna bir dur demek lazım. Hayat bundan ibaret değil. Bu kadar harcama normal mi, gerekli mi diye bir durup düşünmek lazım.


Hayalim küçük, az eşyalı bir evde, az ve sağlıklı yiyerek yaşamak. Mümkünse hayatımda az insan olsun, bir uzaklaşayım gösteriş üzerine kurulu sistemden. Muhafazakar çevrelerde bile gördüğüm bu. Biraz parası olan evini saray gibi donatma, her elektronik aleti alma, evin her köşesine lüks eşya yığma derdinde. Bu evler ruhumu daraltıyor. 

Artık misafirliğe gitmeyi de sevmiyorum. (Sadece birlikte vakit geçirmeyi sevdiğim arkadaşlar hariç) Ye ye diye ısrar etmeler, daha şunu da yiyeceğiz diye zorla alıkoymalar... Ben yemek derdinde değilim ya, bu kadar basit. İmkanın varsa ihtiyacı olana yedir, başkasına yardım et. Son yıllarda abartılı sofralar yüzünden kimseye iftara gidesim de yok. Keşke kimse çağırmasa diyorum hatta. Herkes patlayacak gibi yiyip yiyip oturup kalıyor. Ramazan'ın özünü anlamaktan da uzağız.


Bu sıralar Riyâzü's Sâlihin diye bir kitap okuyorum. İçinde ayet ve hadisler yer alıyor. Az önce okuduğum şu satırlar nedeniyle bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim.


Adam onlara bir koyun kesti. Onlar da koyun eti ile hurmanın bir kısmını yediler ve su içtiler. Karınları doyduktan ve suya kandıktan sonra Peygamberimiz,  Ebu Bekir ve Ömer'e şöyle buyurdu:

-"Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki kıyamet günü, bu nimet hakkında sorguya çekileceksiniz. Açlık sizi evlerinizden çıkmaya zorlayınca bu nimete kavuşuncaya kadar geri dönmediniz." (Müslim)


Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:

-"İnsanoğlunun şu maddeler dışında hiçbir hakkı yoktur: Barınacağı bir ev, edeb yerlerini örten bir elbise ve ekmek koyacak kabkaçak." (Tirmizî)


Bir söz vardı. İnandığınız gibi yaşayamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. Durum tam da bu malesef. 


24 Temmuz 2025 Perşembe

Giresun'a Yelken Açıyorum

 

Arkadaşlar ikinci merkezi atama dönemi de gelip çattı. Bölümümden ilk atama sayısı çok az olunca aylardır gergin halde bekliyordum. Bu kez daha güzel bir alım oldu şükür ve ilk tercihim olan Giresun tuttu. Tercih dönemi de biraz zor oldu benim için. Alımların çoğu Ankara'dandı ve Ankara bana çok yakın. Yine de pahalılığı ve yoğunluğunu düşünerek daha sakin bir şehirde yaşamak istediğime karar verdim. Zaten Karadeniz'de yaşamak hayalimdi. Uzak da olsa Giresun'u istedim, İnşallah gerisi de güzel olur. Allah pişman etmesin. :)) Şimdi güvenlik soruşturması süreci vs olacağı için neredeyse 3 ayı bulur işbaşı yapmak. Bir sıkıntı çıkmazsa İnşallah artık Giresun'da yaşayacağım. 😊 O kadar bekledim ki hâlâ gerçek değil gibi geliyor, işe başlarsam ancak inanırım. 😅

Bugün canım arkadaşım Sevda da kardeşi ile bana sürpriz yaptı. Japon parkında buluştuk. Şirin bir pasta da almışlar, termosla çay getirmişler. Tefrikacığımın güzel hediyeleri de beni çok mutlu etti. 🥰🌸 Minato anahtarlığına ayrıca bayıldım. 😃 Kitap da okumak istediklerimden biriydi. Kendisine çok teşekkür ediyorum. 





19 Temmuz 2025 Cumartesi

Beyşehir Gezimiz

 

Bir süredir Konya'nın Beyşehir ilçesini gezmek aklımızdaydı. Sonunda Sevda ve kardeşi ile birlikte gitme fırsatı bulduk. Keyifli bir gün oldu. 😊

Otogardan başlayan yolculuğumuz 1.5 saat sürdü. Tabii oraya ilk gidişimiz olduğu için göl civarını pek bilmiyoruz. Nilüferleri görmek ve tekne turu yapmak istedik ilk. Oldukça ıssız bir yer olduğu için taksici amca sağ olsun bizi bekledi. Tekne turumuz yarım saat kadar sürdü, ben sevdim fakat kuraklık yüzünden su bulanıktı ve nilüfer yaprakları solmuş, yıpranmış haldeydi. Yine de tekne gezisi çok hoştu. Bol bol fotoğraf video çektik. Yağmur azlığı nedeniyle tekne turları bu yıl son olabilirmiş. Üzücü, yağışlar normale döner İnşallah.

Oradan tarihi Eşrefoğlu Camisine geçtik. Hediyelik eşya dükkanları da caminin yanındaydı. Ben hemen hasır piknik sepeti aldım, çok uygundu. Ne zamandır almak istiyordum, iyi denk geldi. :) Sonra göl kenarında oturup keyifli vakit geçirdik, bir şeyler yedik içtik. Taş köprüyü gittik. Daha çok yer gezebilirdik ama sıcaklar yüzünden bayağı bunaldık ve aracımız da olmayınca ancak bu kadar oldu. 🤗🌸 Tur tercihi de var ama bu sefer kendimiz keşfetmek istedik, dilediğimiz gibi takıldık. İleride kısmet olursa farklı yerlere de gidebiliriz. Kafa dengi arkadaşlarla geziler oldukça keyifli oluyor. 🥰🌸
















5 Temmuz 2025 Cumartesi

Kuroko no Basket (Anime)

 


Öylesine, beklentisiz başlayıp da çok severek izlediğim bir anime oldu. Basketbolu sıkıcı bulacağımı sanmıştım ama birbirinden ilginç karakterlere hemen bağlandım ve sonraki bölüme hızla geçerken buldum kendimi.

Animeye ismini veren Kuroko kısa boylu olması, çok güçsüz görünmesine rağmen herkesten farklı özelliği ile dikkatleri çekiyordu. O, beklenmedik pasların uzmanı, kendi tabiri ile bir gölge. Yani güçlü bir ışıkla birlikte yeteneği ancak ortaya çıkıyor.

Seirin takımı önceki yılın acı yenilgisini unutmak ve Japonya'nın en iyi takımı olmak için sıkı çalışır. Kuroko ve Kagami takıma yeni katılan sürpriz oyunculardır. Ancak takım ne kadar güçlense de rakipler de sürekli güçlenmekte ve beklenmedik durumlar yaşanmaktadır. Kuroko ve Kagami ikilisi için bile aşılması çok zor engeller vardır, başta Mucize Nesil üyeleri.

Mucize Nesil, Kuroko'nun ortaokul takımındaki en güçlü kişilerden oluşuyor. Bu beşli müthiş güçlü ve lisede hepsi farklı okullara dağılsalar da onların bulunduğu takımlar hâlâ en güçlüler. Kuroko bu beşlinin bencil oyun tarzından haz etmediği için onları yenmek istemekte, bu yüzden basket tutkusu yüksek olan Kagami ile birlik olur. Yine de hiçbir şey kolay değildir.

Animede en ilgimi çeken karakterlerin güzel işlenmesi oldu. Hem gerçekçi, hem sıra dışılar. Onlarla sevinip, onlarla üzülüyorsunuz. Maçlar oldukça ilginç ve keyifliydi. Özellikle Kuroko'nun sıradışı pasları, Aomine'nin yırtıcı bir kaplan misali oynayışı, durdurulamaması, Kagami'nin son saniye atakları ve tabii Akashi'nin çılgın oyun tarzı. Dostluk ve mücadele konusunu sevenler animeye bayılacaktır. Maç anındaki hislerin ve üstlenilen sorumluluğun sonuçları nasıl değiştirebildiğini görmek güzeldi. 

 En sevdiklerimi tanıtayım şimdi. (gifler: tenor.com) 



Kuroko

Sakin görünümlü, daima ciddi ve azimli. Başta sıradışı paslarından başka pek varlık gösteremiyordu. Yine de hayallerinin peşinden gidip güçlenmeye çalıştı. Takım çalışmasına, dayanışmaya önem verir. En sevdiğim özelliği kendine has durgun ama yeri gelince çarpıcı yanı.  Aklından geçenleri anlamak zor. Şeker mi şeker ve hep doğrucu biri. 🌸



Kagami

Enerjik, depresif biri. Hemen gaza geliyor ve öfkeleniyor. İçindeki basket tutkusu çok büyük, güçlü rakiplerle yarışmak için sabırsızlanıyor. Her zaman daha iyisini yapması gerektiğine inanıyor. Daima göründüğü gibi biri, kolay okunuyor. En sevdiğim yönü bu ve sınırlarını zorlaması. Kuroko ile birlikte çok güçlü ama bunun yetersizliğini gördüğünden beri bireysel olarak da kendini aşmaya çalışan biri.




Mucize Nesil'den Aomine

Aşırı güçlü ve rakiplerini ezip geçmesi onu zalim gibi gösterse de yetenek var ne yapsın yani. Şaşırtıcı atışları ve hızı ile durdurulması zor bir canavar gibi. Yine de hevesini kaybetmiş biri, çünkü üstün yeteneğini kim görse hemen pes ediyor. Bu da çok sevdiği basketi neşeyle oynamasını engellemiş. Gerçek rakip özlemiyle yanıp tutuşuyor. Sevdiğim yanı soğuk göründe de haksızlığa gelemeyen yapısı ve gücü. Kuroko ile olan dostluğunu seviyorum. Şimdi rakip olsalar da ikisinin de birbirine saygısı var.



Mucize Nesil'den Kise

Biraz ciddiyetsiz görünür ama bu samimi olmasından kaynaklanıyor. Kimseye karşı art niyeti yok, içten biri. Yeteneği gördüğünü rahatça kopyalayabilmesi ve çabuk öğrenmesi. Sonuna kadar mücadele eder. En sevdiğim yönü öyle görünmese de içten içe duygusal oluşu ve hep direnmesi.



Mucize Nesil'den Akashi

Mucize Nesil'i bir araya toplayan kişiydi. Hâlâ hepsinin üstünde otorite kurabiliyor. İnsanları kolayca etkisi altına alıp manipüle edebiliyor. Bunu da kendisini çok karizmatik göstererek yapıyor. Mükemmel akıl okuyuşu, öngörüleri ve üstün zekası sayesinde kişiler üzerinde onları hipnoz ediyormuş gibi bir etki bırakıyor. Kendine güveni, egosu, kararlılığı, attığı her adımı ile farklı kafada biri. Kuroko gibi sakin görünümlü olmasına rağmen tekinsiz havası bir kilometre öteden hissediliyor. Animenin en ilginç karakteri. Sevdiğim yanı kusursuz özgüveni ve öngörülemez oluşu. 






29 Haziran 2025 Pazar

Hayat Acemileri İçin Yaşam Rehberi (Kitap)

 


Beyhan Budak'ı videolarından tanıyordum. İlk kez kitabını okudum ve gayet faydalı buldum. Çoğu kişinin aksine bunu okuyunca/izleyince hayatınız değişecek diye büyük iddialarda bulunan biri değil. Zaten kitabında da her şeyin çözülmesinin mümkün olmadığını söylüyor. Yine de bazı sorunları hafifletmenin yollarını aktarıyor.

Kitabı okurken kendim, ailem ya da çevremle ilgili bazı şeylerin de farkına varmış oldum. Psikoloji ile ilgilenenler az çok bilir ama yine de farkındalık oluşuyor. Mesela yazar bu ara çok moda olan "affet gitsin" ya da "asla pas etme" gibi ifadelerin hangi durumlarda doğru hangi durumlarda yanlış olduğunu açıklıyor. Herkes birbirinden çok farklıyken bir sorunun tek cevabı olması da mantıklı değil elbette. Bir şeylere farklı pencereden bakmak, kendini daha iyi tanımak isteyenlere kitabı tavsiye ederim.


Kitap boyunca pek çok şeyi düşündüm ben de. Bir şeyleri hep içime atıp sinir stres olurdum, artık az da olsa aklıma geleni doğrudan söylüyorum, öfkemi belli ediyorum. Bu bile rahatlatıcı geldi. Bir de sıkıntımı karşı tarafa belli ediyorum, çünkü aşağıdaki alıntıda da göreceğiniz gibi sorun yok gibi davranınca hatalarını asla düzeltme yoluna gitmiyorlar. Ne olursa olsun tarafını, tavrını belli etmek gerekiyor. Suçluluk hissi konusu takıldığım bir diğer nokta oldu. Başkalarının yapsa hiç umursamadığı şeyleri kendim yapınca hemen suçluluk hissedebiliyorum ya da kendim için güzel bir şey yapmak gereksiz gibi gelebiliyor. Tabi çok düşünüp durma sıkıntısı da var. Artık daha rahat ve olumsuz düşüncelerden uzak yaşamak istiyorum. Kendimle ilgili bana iyi gelecek planlar kuruyorum. Güzel anları kaygı ve stresle yok etmeye bir son vereceğim. Beyhan Budak da değişimin küçük adımlarla başlaması gerektiğini söylüyor. Bir yerden başlayacağım artık ben de. :)) 


Bir şeyleri elde etmek için kendini kanıtlaman gerektiğine inanıp, savaşıp durursan hem kendini yorarsın hem de beklediğin şeyleri elde edemezsin.

İnsan kendi içindeki karanlıkla, hüzünle çok fazla meşgul olduğu zaman, beklediğinin tam tersine, hissettiği olumsuz duygular daha da artmaya başlar.

Rahatsız olduğumuzu onun anlayacağı şekilde ifade etmediğimiz müddetçe karşımızdaki bunu anlamayacaktır.

Aslında "... yapmam gerekiyor," dediğimiz şeylerin büyük bir kısmını yapmak zorunda değiliz. Kendimize birçok mecburiyet listesi çıkarıyoruz.

... biz bir şeyin olmasını beklerken hayatın geri kalan lezzetlerini gözden kaçırırız ve tatsız tuzsuz bir yaşamımız olur. Ve bu süre ne kadar uzarsa sadece o istediğimiz şey olursa mutlu olacağımızı zannetmeye başlarız.


16 Haziran 2025 Pazartesi

Deccal Tabakta (Kitap)

 


Kitap uzun süredir elimdeydi, okumaya başlayalı da çok oldu. Bir oturuşta okunacak bir kitap olmadığı için ara ara okuyorum.  Henüz bitiremediysem de genel olarak konu belli.

Öncelikle ismi çok ilginç olduğu için dikkatimi çekmişti. GDO denen illetin zararlarını, bundan kimlerin fayda sağladığını anlatıyor yazar. Gerçekte GDO taraftarlarının neden düzgün bir araştırmaya izin vermediğini, halkı nasıl kandırdığını görüyoruz. Genetiği değiştirmek doğal olanı yıkıma uğratmaktır. Aç gözlü, zengin bazı ailelerin daha çok kazanmak ve tüm dünyayı sömürgeleri haline getirmek için tarıma nasıl el attığını okuyoruz kitapta. Söylenen en büyük yalan insanlık için bir şey yaptıkları, oysa tek yapılan tarım alanlarını tahrip edip doğal tohumları bozmak, insanları kısır ve sağlıksız bireyler haline getirmek. Böylece insanlığın kontrolünü ele geçirecekler. Pek çok ülke tarım alanlarını kaybedip köle gibi çalışmaya ve bir ton borca itilmiş.

Yazar kitap boyunca herkesi uyarıyor, sağlıklı beslenmeye bir an önce geçmeli ve dayatılan şeyleri kabullenmekten vazgeçmeliyiz. Herkesin okuyup bilinçlenmesi gereken bir kitap. 


Küresel kapitalizm, insanlığın ihtiyaç duyduğu temel ihtiyaçları tekelinde tutarak, ulusları egemenliği altına almayı hedefler. En az yüzyıllık mazisi olan bu projenin en önemli gayelerinden biri, hiç kuşkusuz yaşamı ele geçirmektir. Yaşamı ele geçirmenin yolu ise, tohumların genetik yapısını değiştirip patentlemektir.

Gittikleri her yerde işe ilk olarak yerel değerleri ve yerel ürünleri yok etmekle başlarlar. Dokundukları her kültürü sömürgeleştiren, bu toplumların alışkanlıklarını değiştirerek bilinç krizi meydana getiren bu firmalar, püriten ahlakın tesisi için kutsalları tahribe girişirler.

Yetkili ağızların ifadesiyle ülkemizde GDO'lu ürün ekimi, satışı ve ithalatı sözde yasak. En azından serbest bırakılan bir düzenleme yok. Hâlbuki ürününüzün GDO'lu olduğuna dair bir beyanınız yoksa Türkiye gümrüklerinden hiçbir sorunla karşılaşmadan geçebiliyordunuz.

Bu yeni düzen sayesinde maddeci, doğa ve doğal düşmanı şirketlerden en önemlilerinin birkaçına sahip olan ve son birkaç yıldır GDO'lu tohum üreticisi olma görevi verilen Bill Gates'in bir aylık geliri, bir Sri Lankalının 14.400 aylık gelirine eşittir.

Yazık ki insanın kendine biçtiği rol, kendi ürettiği makineye yüklediği fonksiyondan ibaret; yani efendisini doğuran köle rolü... Ahlâkını, aklını, dünyasını ve ahiretini beş paraya değişme ve hazzına satılma... Kendisi için yaratılan sayısız nimetin kölesi insan. O sürekli ziyanda. O sürekli ilerlediği zannıyla geriliyor. O her çağda aynı.


23 Mayıs 2025 Cuma

Bir Ruh Macerası (Kitap)

 


Yazarı ilk kez okudum ve hayatı çok ilgimi çekti. Açıkçası kitabın kapağı ve ismi bende merak uyandırdı.

Kitapta doğumundan itibaren Ayşe Şasa'nın nasıl bir çevrede yetiştiğini, etrafının nasıl insanlarla çevrili olduğunu, daha çocuk yaşta nasıl karamsarlığa kapıldığını, gençlik bunalımlarını, hastalığını okuyoruz. Ailesinin ihmali ve yabancı dadılara emanet edilmesi onu boşluğa sürüklemiş, dine ve geleneklere dair bir şey öğretilmemiş. Sadece anneannesi çabalıyor ama pek bir şey yapamıyor. Anne baba o kadar Batı hayranlığına kapılmış ki çocuklarını görmüyorlar bile, çevreye karşı gösteriş peşindeler.

Soru cevap şeklinde ilerliyor kitap ve çok sayıda fotoğraf yer alıyor. Yazarın değişimini, buhranlarını okumak etkiliyor, çaresizce oradan oraya savruluyor. Hiçbir şey kendisine çare olmuyorken bir yerden sonra tanıştığı güzel insanlar sayesinde ve İslamı daha doğru tanıması ile hayatı değişiyor, maneviyatı artıyor. Okurken bunu fazlasıyla hissediyoruz. Ders alınacak bir hayat hikayesi, altı çizilecek çok satır var. Yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum.


Sıra dışı olmak, arkasından daima bir "kenar"da yalnızlığa sürükledi beni. Bende, aidiyetimi kurcalamak vazgeçilmez bir yere sahipti.

Köylü denilen zümre ne olursa olsun çoluğuna çocuğuna Kur'ân öğretiyor. İyi kötü geleneği naklediyor. İyi de şehirli zümre neydi? Benim çocukluk yıllarımda bile bu zümre; geleneği kökten reddeden, yeni yeni düşünülen her şeye kucak açan ve dolayısıyla geleceğe nakledeceği hiçbir şeyi olmayan insanlardan oluşuyordu...

"İslam bizi geri bıraktı, Batı karşısında yenilgilerimizin sebebi İslamdır!" hükmü, giderek bir inanç, bir yaşam biçimi halini aldı. Bunu da modernlik kisvesi altında hınç ve taassupla dolu telkinler halinde yaydılar; bu tür ideolojilere ve akımlara neredeyse meşruiyet kazandırıldı... Bu yanılgıların ortasında doğdum ve yetiştim. Gerçeğin ise tam tersi olduğunu pek çok bedel ödeyerek idrak ettim.



16 Mayıs 2025 Cuma

Yıldız Düşüşü 20.Bölüm Final

 

20.Bölüm


Baver takım elbisesini giymiş, her zamanki gibi güneş gözlüklerini takmıştı. Koridordakilerin şaşkın bakışları arasında yürüyerek eski sınıfına geldi. Kapıyı açıp içeriye girdi. “Biraz geç kaldım gençler, kusura bakmayın.”

Akira, Pall ve diğer herkes Baver’i coşkuyla karşıladı. “Hoş geldiniz Baver Hocam,” dedi kızlardan biri neşeyle.

“Artık kalıcı mısınız?”

“Hocam gücünüzü kaybettiğiniz doğru mu?”

“Döneceğinizi biliyordum.”

“Bugün çok şıksınız.”

Baver nazikçe gülümsedi. “Teker teker gelin, bugünlük istediğinizi sormanıza izin veriyorum.”

Sonunda o sevdiği mesleğe geri dönen Baver öğrencilerinin gözlerindeki mutluluğu görünce ne kadar sevildiğini bir kez daha anladı. Bundan sonra hayatının önemli bir kısmını öğrencileri kaplayacaktı. Tahtanın başına geçip ders anlatırken dünyadan kopup gidecekti yine. Elbette eski yaşamını unutması mümkün değildi, hepsi güzel bir anı olarak yanı başında kalacaktı.

O gün dersi öğlene kadardı fakat öğrencilerin bitmek bilmeyen soruları yüzünden ders işlemesi bir hayli zor olmuştu. Çıkışta arabasına doğru yürürken çiçeklerle bezeli ağaçlar, tatlı esinti, kuş cıvıltıları içini ferahlattı. Uzun zaman sonra ilk kez dingin hissediyordu. Artık koşması gerekmiyordu, durup anın tadını çıkarabilirdi. Gün uzundu ve şimdi ne yapması gerektiğini biliyordu. Aden’i aradı. “Benimle birlikte gelmeni istediğim bir yer var.”

Bir saat sonra Baver Aden’i kafeden aldı. Yeşil elbisesi, saçlarına bağladığı çiçek desenli fularla doğanın bir parçası gibi görünüyordu. Baver’in bakışlarını fark edince açıklama yapmak zorunda hissetti. “Bugün hava çok güzel, bahara uygun giyinmek istemiştim. Nereye gidiyoruz peki?”

“Sana uygun bir yere,” dedi Baver gülümseyerek.

“Bu ne demek şimdi? Her zamanki gibi ağzından laf almak imkansız,” diyerek arabaya geçti Aden. Baver aracı çalıştırdı. “Biraz mesafe var ama gördüğüne değecek.”

“İyice meraklandım şimdi. Bugün okulunun ilk günü değil miydi?”

“Evet, çok güzel bir andı. Ders öğlene kadardı merak etme, ilk günden okulu asmadım.”

“Baver geri dönmene çok sevindim. Okulu bırakmak zorunda kaldığında nasıl üzüldüğünü hatırlıyorum.”

“Sen de hayallerinden vazgeçmedin değil mi? O kafede durmak istediğini sanmıyorum. Ekibe neden dönmüyorsun, başkan seni çevirmez.”

“Biliyorum, başkan anlayışlı biri. Biraz kafamı toplamak istediğim için bana müsaade etmişti. Hem sen de yoksun.”

“Hayal kırıklığına uğramış gibisin. Ekibe geri mi dönmeliyim,” dedi Baver bilmiş bir ifade ile.

Aden birden heyecan yaptı. “Yok, olur mu öyle şey? Elbette doğru olanı seçtin. Benim sadece zamana ihtiyacım vardı ama haklısın başkan ile konuşacağım.” 

Baver dikkatle Aden’i süzdü. “Canını sıkan başka bir şey mi var? Durgun görünüyorsun.”

“Hayır, ne olabilir ki?” dedi Aden eski neşeli haline dönerek.

Baver başka bir şey demedi, yola odaklandı. Şehirden çıkıp patika bir yola girdiğinde Aden hâlâ merak içerisindeydi. Dakikalar sonra yeşilin her tonuyla sarılmış bir gölet çevresine vardılar. El değmemiş, nadide bir güzelliğe sahip bir yerdi. “Beni izle,” dedi Baver, hayranlıkla etrafa bakınan Aden’e. Kısa bir yürüyüşün ardından renk renk çiçeklerin kapladığı geniş bir alana geldiler. Mor, kırmızı, eflatun, mavi renkler dans edercesine harmanlanmıştı. Güneş ışığında canlı renkleriyle salınan çiçekler olağanüstü görünüyordu. “Baver burası harikaymış, böyle bir yerden haberim yoktu. Hemen fotoğraf çekmeliyim.” Aden’in çocuksu heyecanı ve çiçeklerin arasındaki oradan oraya süzülmesi görülmeye değerdi. Aden çiçekleri farklı açılardan çekmeye çalışırken Baver de Aden’in fotoğraflarını çekiyordu.

Bir süre sonra Baver’in yanına dönen Aden ona teşekkür etti. “Burada olmak bana çok iyi geldi. Sık sık geliriz olur mu?” Beklenti dolu bakışlar karşısında Baver başını salladı. “İstediğin zaman geliriz. Burayı tesadüfen fark ettim ve çok seveceğini düşünmüştüm.”

Çiçeklerin mis kokuları etrafı sarmıştı. Aden hâlâ gözlerini çiçeklerden alamıyordu. Baver o sırada arabanın bagajından piknik sepeti çıkardı. “Acıktık sanırım, bir şeyler mi yesek.”

“Yaa hazırlık da yapmışsın. Bana da söyleseydin ya.”

“O zaman sürpriz olmazdı.”

Göletin yanındaki çimenliğin üzerine örtü serip atıştırmalıkları yerleştirdiler. Sandviçler ve çeşitli salatalardan oluşan menü iştah açıcı görünüyordu. İkisi de keyifle yemeye başladı.

“Biliyor musun, tanıştığımızdan beri çok değiştin. Sonunda biraz olsun dışa dönmen çok iyi. Her zaman her şeye karşı temkinli olmak yormuyor muydu seni?”

“Evet yorucuydu ama elimden bir şey gelmiyordu. İnsan hayatını kolayca değiştiremiyor, çok süreçten geçtim. Belki de benim şansım sen oldun.”

İltifat karşısında Aden gülümsedi. “Kabul ediyorsun yani hayatına renk kattığımı.” Sandviçinden bir ısırık aldı. 

Baver’in bakışları Aden’e takıldı. Doğal tavırları, kendine has yapısı ve samimiyeti ile ona çekiliyor gibiydi. “Kabul ediyorum. Aden seni tanıdığım için mutluyum. O gece bir daha seni göremeyeceğimi düşünüp üzülmüştüm”

Aden mahcup şekilde gülümsedi. “Ben de seni tanıdığım için mutluyum. O geceyi hatırlatma, herkes düşünce kötü bir şey olduğunu sandım. Bir daha uyanmayacaksın diye ödüm koptu. Hayatının değerini bilmeli, güzelce yaşamalısın artık.”

“Evet haklısın. Hayatımın değerini de hayatımdakilerin değerini de daha iyi anlıyorum artık.” İkisi sessizce bakışmaya başlamıştı ki telefon çaldı. Baver içine düştüğü ruh halinden hemen sıyrılıp telefonu yanıtladı.

O daha bir şey diyemeden Bruna’nın serzenişleri başladı. “Neredesin yine sen? Beklemekten ağaç oldum. Bıktım artık, bu kaçıncı ekişin beni. İşim gücüm var.”

“Ah, ben tamamen unutmuşum Bruna. Kusura bakma.”

“Şaşırdım mı? Her zamanki halin. Neredesin peki?”

“Şey, biraz uzaktayım. Şu an gelemem.”

“İşiniz varsa dönelim Baver, sorun değil,” dedi hemen Aden. Bruna’nın öfkeli sesini az da olsa alabiliyordu. 

“Aden'in sesi miydi o? Bak sen, nereye gittiniz bakalım? Yalnız prensimiz ne peşinde acaba?”

Baver sinirden dudağının kenarını ısırdı. Yanıt vermeden telefonu Bruna’nın yüzüne kapattı. Bruna insanı nasıl sinir edeceğini gerçekten biliyordu. Baver’in tepkisi karşısında Aden gülmeye başladı. “Hadi kalkalım artık, Bruna daha fazla kızmasın.”

“Kusura bakma, sonra telafi ederiz. Bruna’nın yanına gitmem gerek.” İkili eşyaları toplayıp arabaya geçti. “Önce seni bırakayım,” dedi Baver.

Aden yol boyunca camdan dışarıyı izlerken mutlu hissediyordu. Bu güzel günü unutmayacağı kesindi. Baver ile yavaş da olsa yakınlaşıyordu. O an ikisi de gülümsüyordu.

Bruna’yı bir ağaca yaslanmış halde bulan Baver uygun bir yere park edip yanına gitti. Bruna’nın imalı bakışlarını görmezden geldi. “Kusura bakma, biraz geciktim.” 

“Biraz mı? Bir buçuk saat oldu. Hem anlat bakayım Aden ile neden buluştun? Yanlış hatırlamıyorsam bir zamanlar onu asistanın olarak bile istemiyordun. Şimdi ikiniz de ekipte değilken ayrılamıyorsunuz.”

“Of Bruna, abartma. Sadece arkadaşız işte.”

“Sadece kısmından pek emin olamadım. Gözlerini kaçırıyorsun, yalancının tekisin,” dedi Bruna alay ederek. Baver boynundan yakalamak için bir hamle yapmıştı ki son anda kurtuldu. “Tamam sustum, kızma. Hadi gidelim de benim şu işi halledelim. Passal nefes aldırmıyor zaten bana.”

Baver dostuyla birlikte yürürken üzerinde bir hafiflik hissetti. Gökyüzü pırıl pırıldı. Pamuk şekere benzeyen bulutlar topak topak kümelenmişti. Her zaman Bruna’nın desteğini arkasında hissetmek ona güven veriyordu. Bruna bir kardeşten farksızdı. Ne olursa olsun birbirlerini anlayabiliyorlardı. “Bruna iyi ki o gün beni bulmuşsun.” Baver’in bakışlarındaki ciddiyet ve minnettarlığı görünce sırıttı. “Kader mi desem talihsizlik mi bilemedim. Senin gibi birine katlanmak zorundayım. Hadi acele et.”

***

Aden ekibe tekrar katılmış, yoğun şekilde çalışıyordu. Artık pazarlama, satış işine bakıyordu. Çok kişiyle muhatap olmak bazen yorucu olsa da pozitif yanı ile üstesinden geliyordu.

“Sana bir paket var,” dedi sekreter. Aden şaşırarak paketi aldı. “Üstünde isim de yok,” diye mırıldandı. Merakla paketi açınca ahşap, şık bir albüm buldu. İçine baktığında çiçek tarlalarında haberi olmadan çekilmiş çok sayıda fotoğrafını gördü. Hepsi de özenle çekilmiş ve ışığı iyi ayarlanmıştı. Aden'in yüzünde kocaman gülümseme belirince Bruna masasından kalkıp geldi. “Dur tahmin edeyim. Bu, Baver’in işi değil mi?” Aden eli ayağı dolaşarak hediyeyi kaldırdı. “Çok meraklısın Bruna Bey.” 

“Ben sizinle ne yapacağım böyle? Çoktan anladım durumu, siz inkâr edin bakalım.” Bruna bilmişçe sırıtınca Aden’in yanakları al al oldu. Bir şey demeden kendi masasına geçti.

“Kızı rahat bırak Bruna. Habel’i üstüne salarım, sana birini bulsun. Milletle uğraşmak neymiş görürsün.”

“Ha? Biri beni mi andı?” dedi elinde dosyalarla içeri giren Habel.

“Ne kadar çalışkan olduğundan bahsediyorduk,” dedi Bruna masumca bir ifade takınıp. “Kesin öyledir,” dedi kadın gözlerini kısarak. O sırada Aden de Baver’e teşekkür mesajı yazmakla uğraşıyordu.

Günler sonra bir tatil günü Baver gülümseyerek uyanmasına sebep olacak bir rüya gördü. Çocukluğuna dönmüştü ve her şey dilediği gibiydi. Bu mutlu his uyandığında bile bir süre devam etti. Ani bir kararla hazırlanıp evden çıktı. Uzun süren yolculuğun ardından sahil kasabasına vardı. Onu orada bulabilecek miydi emin değildi. Bunca yolu boşuna tepmiş olmaktan korkuyordu.

Kıyıya varıp balık teknelerine doğru ilerlediğinde Duvayn iri yapısıyla hemen gözüne çarptı. Ağları onarmakla meşguldüler. Bir zaman sonra etrafa bakınan adamın bakışları Baver ile kesişti. Önce kısa bir şaşkınlık, ardından buruk gülümseme... Elini kaldırıp onu çağırdı. “Neden oradan duruyorsun, gelsene!”

Baver bu anı beklemiş olsa da tereddüt içinde adımlarını attı. Neden hâlâ tutuktu, hislerini kendine bile itiraf etmesi zordu. Gerçek olan bir şey varsa o da babasını görmek istediğiydi. Onu ayakta bekleyen babasına doğru attığı her adımda biraz daha rahatladığını hissetti. Yüzünde nasıl bir ifade var bilmiyordu ama değerli bir anın yaklaştığını hissediyordu. “Baba,” diye mırıldandı. 


Vee mutlu son. 🥰😎


Okuyup yorumlayan ve katkı sağlayan herkese teşekkür ederim. Değerli yorumlarınız beni mutlu etti, bir şekilde bitirebilirim hikayeyi. 🌸🌺



15 Mayıs 2025 Perşembe

Yıldız Düşüşü 19.Bölüm

 

19.Bölüm


Bruna’nın tepkisi ile herkesin bakışları gökyüzüne kaydı. Büyük bir meteor arkasında parıltılar bırakarak gökte yay çiziyordu. Atmosfere girişiyle parçalara ayrılmaya başlamıştı. Herkes hayretle manzarayı izlerken bazı yıldızlar yanıp sönmeye başladı. Her biri ardı ardına göğü terk etmek istercesine kaymaya başladı.

Baver’in gözlerine yansıyan manzara büyüleyiciydi. Bir anda zihninde beliren ışıklı yolda tüm hayatı gözlerinin önünden akıp gitti. Yaşadığı onca yıl birkaç saniyede akıp gitmiş gibiydi. Sonra yavaş yavaş gözünü alan tüm ışıltılar söndü. Geride dipsiz kuyu benzeri bir karanlık kaldı. Baver ayaklarının yerden kesildiğini hissetti, bedeni onu daha fazla taşıyamamıştı. O an sonunun geldiğini düşündü. Bedeninin soğuduğunu, gözlerinin kapanmaya başladığını hissediyordu. “Buraya kadarmış demek. Oysaki daha yapmak istediğim çok şey vardı,” diye düşündü.

Biri elini tutmuş, kendisine ismiyle sesleniyordu. Odaklanıp da yanıt vermesi mümkün değildi. Ses gittikçe uzaklaşıyordu.

“Baver, kendine gel!” Aden ne kadar çabalasa da yanıt alamadı. Baver’in bilinci tamamen kapanmıştı. Eli ayağına dolaşan Aden herkesin aynı anda yere yığılması ile kime koşacağını şaşırmıştı. Bruna bile yerde yatıyordu. Ekipte sekreter ve bir kişi daha Aden gibiydi. Sekreter, Passal’ı uyandırmaya çalışıyordu. “Herkese birden ne oldu böyle? Kalbi atıyor ama uyanmıyor bir türlü.”

Aden de hemen Baver’in nabzını kontrol etti. “Evet, yaşıyor,” dedi rahatlayarak. “Hemen ambulans çağıralım.”

“İyi olacaklar mı?” Sekreterin sesi ağlamaklı çıkıyordu. “Yıldızlar kaydıktan sonra oldu, bu ne anlama geliyor?” Hemen telefonunu çıkarıp ambulansı aradı. Gergin bekleyişleri sürerken gözünü ilk açan Passal oldu. Sekreterden bir sevinç nidası yükseldi. “Başkanım iyisin!”

Passal sersemlemiş halde doğrulup oturdu. Herkesin baygın yattığını görünce telaşlandı. “Ne oldu böyle?”

“Siz uyandığınıza göre diğerleri de uyanacaktır,” dedi Aden sevinçle. Passal’ın yanına gidip nasıl hissettiğini sordu. “Bilmiyorum, bir anda her şey gözümün önünden geçti. Sanki hayatımın özetini tekrar yaşadım. Gerisini hatırlamıyorum. Yoksa?” dedi telaşlanarak. Kuyruklu yıldızların nasıl kaydığını hatırlamıştı. Gücünü kullanmaya çalıştığında hiçbir şey olmadı. “Hayır, olmaz,” dedi çökmüş halde. Durumu anlayan Aden ve sekreter onu teselli etmeye çalıştı. “Siz iyi olun da gerisi önemli değil.”

Passal durumun şokunu atlatmaya çalışıyordu. Kalbi deli gibi çarpıyor, olanı kabullenemiyordu. Her şey bitmişti, derin nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. 

Diğerleri de yavaş yavaş uyanıp durumu kavradı. Herkes önemli bir kayıp yaşadığını hissediyordu. Ortamda yas havası vardı. Bruna da diğerlerinin hislerini az çok anlıyordu, sessizliğe büründü.

Baver uyandığında şaşkındı, yanı başında bekleyen Aden’i gördü. “Az önce bana seslenmiş miydin?” Aden başını çevirip hemen Baver’e baktı. “Uyandın demek, çok korktum.” Baver’in kalkmasına yardım etti. “Çok üzgünüm, gücünüzü kaybetmişsiniz.”

Baver Aden’in masum endişesi karşısında gülümsedi. “Aslında bu anın bir gün geleceğini biliyordum. Hep kaldıramam sanmıştım ama düşündüğüm kadar ağır değilmiş,” dedi üstünü başını silkelerken. “Az önce öleceğimi sandım. Yaşadığıma göre hayata daha farklı pencereden bakabilirmişim gibi geliyor.”

Bruna hayretler içerisindeydi. “Baver başını bir yere mi çarptın? Ne oldu sana? Durumu en sakin karşılayan sen oldun.”

“Şu an gerçekten rahatladım. Seni nasıl teselli etmek gerektiğini düşünüyordum,” dedi Aden.

Arsel elini çenesine dayamış etrafı izliyordu. Güzelim gücünü kaybetmişken yeni heyecanlar aramalıydı. “Şimdi hepimiz aynıyız ha. Ne kadar da sıkıcı,” diye söylendi. Bruna'nın kendisine ters ters baktığını görünce geriye çekildi.

Baver’in iyi olduğuna sevinen Aden bu kez hâlâ uyanmamış olan Asarba’ya bakmaya gitti. Onu dürttüğünde Asarba uyandı. “Ahh!”

“Ne oldu?” dedi Aden telaşla.

“Omzum,” dedi yan dönerek. Aden arkasındaki taşı hemen çekti. “Düşerken taşa denk gelmişsin. İyi misin?”

Arsel Aden’in kim olduğunu fark edince sırıtmaya başladı. Onu izleyen Baver’in yanına gitti. “Bilinçaltındaki kadar olmasa da güzelmiş.” Baver şaşkınlıkla ona döndü. “Ne saçmalıyorsun?”

“Aden’i diyorum, güzel kız. Kapmasınlar dikkat et. Yani ne zaman gün yüzüne çıkacak ilgin?” Baver’in yüzünün al al olmasının sinirden mi utançtan mı kaynaklandığını bilemedi Arsel. “Şu konuyu kapatmazsan elimde kalırsın. Zaten gücün falan da yok artık.”

“Tamam tamam, kızma. Olanı söyledim. Gidiyorum zaten, daha duramam buralarda.” Arsel çekip giderken Baver o iyice uzaklaşana kadar gözlerini ondan ayırmadı. O kadar insanın içinde neden o içini okumak zorundaydı, kim bilir başka neler biliyordu. 

Passal ayaklandı, yüzünden düşen bin parçaydı. “Dostlar artık ortak bir bağımız kalmadı. Ekibin varlığını sürdürmesine gerek yok, dağılabilirsiniz.”

Bruna’nın kaşları çatıldı. “Acele etme. Ekip şekil değiştirebilir ama yok olmaz. Sen hep başkanımız olmaya devam edeceksin. Yeni bir iş kurabiliriz değil mi arkadaşlar.”

Bruna’yı destekleyenler olduğu gibi bunu düşünenler de vardı. “Ben varım,” dedi Asarba hemen. Habel de onayladı. “Başka nerede iş bulacağım ki zaten alıştık sana başkan.”

Baver ise ne yapacağına karar vermişti. Aden’e baktığında o da aklından geçenleri okuyabildi, gülümsedi.

Passal ne diyeceğini bilemeyerek dostlarına baktı. Onlarla gurur duyuyordu. Bundan sonra da birlikte yürüyebilirlerdi. “Tamam öyle olsun,” dedi. “Ancak polis şimdi izimizi sürüyordur, önce onlardan yakayı kurtaralım. Ahifa ile görüşüp durumu anlatacağım, çaresine bakacaktır. Şu Tanza’yı da teslim edelim.”

Haberler hızla yayıldı. Tüm özel güçlülerin bayılması ve güçlerini kaybetmesi oldukça dikkatleri çekmişti. Bazı güvenlik kameralarına yansıyan görüntüler ekranda verildi. Halk uzun süre daha bu yeni gelişmeyi konuşacaktı.

Sonraki günlerde ekip tekrar küllerinden doğru. Yeni işe adapte olmak için herkes seferber oldu ve dışarıdan da çok personel alındı. Bruna diğerlerine göre daha hevesli görünüyordu. Artık kabul görmüşler ve serbest çalışabileceklerdi. Passal başlarında olduğu sürece hızla büyüyeceklerine inanıyordu. Elbette Passal huysuzluğundan ve titizliğinden bir şey kaybetmemişti. Olan biteni unutmak için kendini işine tamamen kaptırmıştı.

Telefonla konuşarak şirkete girdiğinde yine bir sürü yapılacaklar listesi sıraladı. Herkes için koşturma dolu günler başlamıştı fakat dağılmadıkları için mutluydular. 

“Herkese benden kahve. Yeter ama ara verelim artık,” dedi Bruna.

Passal dönüp Bruna’yı süzdü. “Fazla oyalanmayın ama işler yoğun.”

Habel yüzünde bir sırıtışla Passal’a yaklaştı. “Şimdi uygun zaman değil ama söylemeden edemeyeceğim. Başkan bir yakın arkadaşım sizle tanışmak istiyor.”

“İş mi görüşecekmiş? Yarın bir saatlik boşluğum var.”

Habel iç çekerek elini alnına götürdü. “Hayır öyle değil. Sizi tanımak istiyor yani, bekar olduğunuzu söyledim de.”

Passal’ın bakışları sertleşti. “Habel, senin beni evlendirmekten başka derdin yok mu? Kimseyle görüşmek falan istemiyorum.”

“Tamam kızma. Bir şansımı deneyim dedim.”

Passal gergin halde odasına geçtiğinde Bruna kendini tutamayarak güldü. “Boşuna uğraşıyorsun. Evlense bile başkan iş konusunda taviz vermeyecektir. Hepimiz onun köleleriyiz.” Habel somurtarak yerine geçti.

***

Baver o gece balkona oturmuş çay içerken yıldızları düşünüyordu. Her şey geride kalsa da eski hayatı onun için güzel bir armağan olmuştu. Anıları sık sık gözünün önüne geliyordu. Bir şeyler başarmak, bir yere ait olmak için çok uğraşmıştı. Artık özel biri değilse de tanıdığı ve bağ kurduğu insanlar yanındaydı. Eskisi gibi karamsar ve yalnız hissetmiyordu. Hayatına yeni bir yön çizecekti.

Babası geldi aklına. Kim bilir nerede, ne yapıyordu? Ona ulaşmasının imkanı yoktu artık. Bozulmadan kalmasını ummaktan başka yapabileceği şey yoktu. Sandalyesinde huzursuzca kımıldandı.

O sırada biri kapıyı tıklattı. Baver gözlüklerini alıp kapıya doğru yürüdü. Tüm bu süreçte değişmeyen tek şey gözleri olmuştu. Karşısında genç bir çocuk görünce şaşırdı.

“Abi bunu Hayalet yolladı, mektup.” Başka şey demeden elindekini verip gitti.

Baver mektubu tutarken garip hissediyordu. Babası ne yazmış olabilirdi, yoksa yine kötü bir şeye mi bulaşmıştı? Gergin halde açıp okumaya başladı.

Baver son görüşmemizden sonra düşünecek çok vaktim oldu. Annen hakkında anlattıklarından sonra kafamda pek çok şey oturdu. Anlam veremediğim şeylerin nedenini anladım. Ben asıl sana haksızlık yaptım, deliliğe düşüp ikimizin de geleceğini mahvettim. Şu an bir sahil kasabasında yaşıyor, balıkçılık yapıyorum. Burada beni kimse tanımadığı için şanslıyım. Biliyorum beni görmek istemezsin ama adresimi aşağıya yazıyorum.

O gece beni tehdit etmiştin fakat yaşadığım rezil hayatı bırakabildim sonunda. Hepinizin güçlerinizi kaybettiğine dair haberleri görünce neler yaptığımı bilmek istersin diye yazmak istedim. Aranan bir kaçak olduğum için şehre dönemem artık. Kendine iyi bak, teşekkürler.

Ne düşüneceğini bilemedi Baver ama ilk hissettiği rahatlama oldu. Adrese baktı, babası oldukça uzak bir yerdeydi. Mektubu nasıl, kimlerle buraya kadar ulaştırmıştı hayret etti. Belki bir gün onu görmeye gidebilirdi. Mektubu güvenli bir yere kaldırdı. Bu, aldığı ilk mektuptu.


14 Mayıs 2025 Çarşamba

Yıldız Düşüşü 18.Bölüm

 

18.Bölüm


Ekibin yeni yerlerinden çıkmadığını öğrenen Tanza hemen farklı bir plana geçti. Orayı ifşa etmeli ve gizlice faaliyet sürdürdüklerini kanıtlamalıydı. Tabii ilk olarak içeriye sızmaları gerekiyordu. 

Önce Erkavi kılık değiştirerek oraya gitti. Ekipten biri bilgisayarların bakımı için bir şirketi aramıştı. Erkavi bir şekilde şirket personelini etkisiz hale getirip yerine geçti. İçeri girmesi kolay oldu fakat belli etmeden bilgi toplaması gerekiyordu.

Ofise çevrilmiş büyük salonda birkaç kişi çalışıyordu. Şapkasını iyice indirip göz temasından kaçındı. Bilgisayarların başına geçerken yakasına taktığı dinleme cihazını kontrol etti.

Habel adamın yanına gelip donanımla ilgili bazı sıkıntılar olduğunu en kısa zamanda çözülmesi gerektiğini söyledi. Erkavi başını sallayıp hemen işe koyulacağını söyledi. Sonrasında tek bir laf etmeden bilgisayarların başına geçip sorunla ilgileniyor gibi görünmeye çalıştı. Masaüstünde ilgisini çeken bir dosyaya göz atmaya niyetlenmişti ki arkasında biten Bruna yüzünden beklemek zorunda kaldı. “Sorun ne zaman hallolur acaba?”

“En kısa zamanda efendim.”

“Buraya yeni yerleştiğimiz için ufak tefek sorunlar eksik olmuyor.”

“Doğrudur. Burası ilginç bir konumda, yeri zor buldum açıkçası. Ne üzerine çalışıyorsunuz?” Erkavi havadan sudan sohbet eder gibi konuşsa da Bruna temkinliydi.

“Yerimiz korunaklı olsa da dış ticaret işiyle ilgileniyoruz. Patronumuzun garip zevkleri var, şirketi böyle bir yere kurmak istedi, ne yaparsın?”

 Baver karşı masadan izlerken Bruna’nın oyunculuğuna bir kez daha hayret etti. “Patron bunu duymasın,” dedi alaycı şekilde. Bruna omuz silkti. Erkavi ise şüphe çekmemek için başka şey demedi. Bir süre daha çalışıyor gibi yaptı fakat birden Habel kolunu tuttu. “Dur bakalım, sen kimsin? Esas personel saldırıya uğramış.” Erkavi donup kaldı bir an, yerinden hızla kalktı. Elini ceketinin iç cebine atıp silahını çektiğinde herkes ayaklandı. Kaçmak için etrafa ateş açtığında Habel’in savunmasına takıldı. Kadının elinde beliren küre kurşunları hortum gibi içine çekti. Erkavi’nin şaşkınlığından yararlanan Bruna yumruğu ile onu yere serdi. Küre avucunun içine geri girerken Habel hiç sevmediği o metalik tadı ağzında hissetti. Gücünü fazla kullanmak onu zehirlerdi, bu yüzden çok nadir kullanırdı.

Tanza’nın sonraki hamlesi içeri bir drone yollamak oldu. Muhakkak işe yarayacak bir görüntü elde etmeliydi. Burada da Baver devreye girince drone hızla kontrolden çıkıp yere çarptı. “Balkon keyfi de yaptırmıyorlar,” diye söylenerek içeri girdi Baver. “Tanza’nın oyunları da bitmiyor.”

“O olduğuna eminsin yani?” dedi Asarba, dışarıya bakarak. Kapıda ekipten silahlı birkaç kişi duruyordu. Passal güvenliği sağlam tutuyordu. “Sakın özel gücünüzü kullanmayın, gerekirse sadece silahla müdahale edin,” demişti.

“Başka kim olacak? İstediğini elde edene kadar durmaya niyeti yok.”

Passal gergin görünüyordu. Eli kolu bağlı bekleyemezdi. Başına üşüşenleri def etmenin vakti geliyordu.

Tanza attığı her adımın başarısız olmasından sinirlenmişti. “Beceriksizlerle sarılıymış etrafım,” diye söylendi. “Böyle olmayacak, Arsel bu kez biz gideceğiz. Canlı yayın vakti geldi.”

Arsel gözlerini ona dikti. Tanza’nın ekibi nasıl da takıntı haline getirdiğini görüyor, bunun nasıl sonuçlanacağını merak ediyordu. Hırsı yüzünden gözü kör olanlar hata yapardı. “Gidelim,” dedi gülümseyerek.

Gecenin ilerleyen saatlerinde dışarıda çıt çıkmıyordu. Yakınlarda bir baykuşun sesi işitildi. Sürekli içeride kapalı kalmaktan bunalan ekip oyalanacak bir şeyler arıyordu. Baver Aden ile sohbet ederken bir yandan elindeki kitaba göz atıyordu. “Setrak Bey bir türlü bize katılamadı. Kaç gündür aksilikler üst üste geldi,” dedi Baver.

“Öyle, şu an kampüste en yoğun dönemi zaten. Burada tıkılıp kalmak istemezdi.”

“Çaylar geldi,” dedi Habel’in asistanı. Telefonda oyun oynayan Bruna hemen tepsiye uzandı. “Teşekkürler.”

“Hâlâ ağzımın tadı gelmemiş,” diye söylendi çaydan bir yudum alan Habel.

Kapıda bekleyenlerden biri içeri geldi. Passal’ın odasına gitti doğrudan. “Tanza yaklaşık yüz adamıyla geldi. İçeri girmesine izin verirsen zor kullanmasına gerek kalmayacakmış. Konuşmak istiyormuş.”

Passal yumruğunu sıktı fakat sakince yanıtladı. “Gelsin bakalım, derdi neymiş öğrenelim. Önce üstünü arayın, kamera falan olmasın.”

Az sonra Tanza yanında Arsel ile içeri girdiğinde ekiptekiler gergin halde ayaklandı. “Tamam sorun yok, siz bekleyin,” dedi Passal.

Tanza Passal’ın odasındaki deri koltuğa yerleşti, rahat görünüyordu. “Şu an neden buradayım bil bakalım.”

“Ne söyleyeceksen söyle,” diye çıkıştı Passal.

Çantasından bir kağıt çıkarıp uzattı. “Burası artık benim. Tapu da burada. Bir an önce çıksanız iyi olur.”

Passal’ın bir an öfkeden yüzü kırmızı oldu. Kendini tutamayarak Tanza’nın yakasına yapıştı. “Bu ne demek oluyor? Seni gebertirim.” Arsel araya girmeye çalıştı.

“Yasal hakkımı kullanıyorum, bunda kızacak ne var? Burayı satın almam için aileni birazcık tehdit etmem yetti.”

Passal tekrar üstüne yürüdüğünde Arsel araya girdi. “Gücümü biliyorsun sanırım. Son avım sen olacaktın ama sıralama değişebilir.”

Passal öfkesini yatıştırmaya çalışıp geride durdu. Tanza’nın bu andan keyif aldığı çok belliydi. “Hadi, terk edin burayı. Beklemeye alışkın değilim ben.”

Tanza odadan çıkıp diğerlerine eğlenerek durumu açıkladı. “Doğrusu size de acıyorum, tutunacak dalınız kalmadı artık. Dilerseniz bana katılabilirsiniz.”

“Kes sesini! Bunu yanına bırakmayız,” diye atıldı Bruna. Arsel’i sertçe yana itip Tanza'nın yakasına yapıştı. Tanza sırıtarak kuvvetli bir ıslık çaldı. İşareti alan dışarıdaki adamlar kapıdaki kısa çatışmanın ardından içeri daldı. 

Passal sonunda kendini toplayıp duruma müdahale etti. Maskeli çete üyeleri henüz bahçedeyken başkanın özel gücü nedeniyle dengelerini kaybetmeye başladılar. Birkaçı yine de içeri girmeyi başardı. 

Dışarıda bir kişi ise canlı yayını açmış tüm olanları sosyal medyada yayınlıyordu. “İşte o inanılmaz ekibin yeni mekanı burası. Kendilerini gizlemeye çalışsalar da bizden kaçmaz. Az sonra olacakları iyi izleyin.”

Passal bahçedekilerle mücadele ediyor, hızıyla onları kolayca alt ediyordu. Sadece bir sopayla birkaç dakika içinde çoğunu yere serdi. Silahlı ekip üyelerinden biri kargaşa esnasında görüntü almaya çalışan şahsı fark etmiş, onu engellemeye çalışıyordu. “Kapat hemen onu,” diyerek telefonu tuttuğu gibi yere fırlattı. Delikanlı uzun bir ıslık çalarak durumu diğerlerine bildirdi.

İçerideki hengame sürüyordu ama Tanza’yı hırpalayan Lorenz Arsel’in hedefi olmaktan kaçamadı. Gücünü kaybetmenin verdiği hiddetle Arsel’e saldırdı. Tanza uzun ıslık sesini işittiğinde gitme vaktinin geldiğini anladı. Geri çekilirken ani bir hamle ile Alyun’u yakaladı. “Gitmeme izin vermezseniz onu bir daha sağ göremezsiniz.”

Ekip üyeleri telaşlansalar da Alyun’a bir zarar gelmemesi için yanlış bir hareketten kaçındılar. “Hadi Arsel gidelim.” Arsel kanayan dudağını sildi, sakinliğini bozmadı. Tanza'yı izledi.

Bahçeye çıktıklarında Passal ile burun buruna geldiler. Alyun boğazına dayanan bıçağın baskısından doğru düzgün nefes bile alamıyordu. Beti benzi atmıştı, Tanza’nın şakası yok gibiydi.

“Sen haddini çoktan aştın,” dedi Passal. “Onu hemen bırak.”

Herkes dışarı çıkmış başkanı izliyordu. Baver gücünü kullanarak bıçağı hareket ettirmeyi düşündü fakat durum Alyun için tehlike oluşturabilirdi. Habel de asistanını riske atacak bir şey yapmak istemiyordu. Korku dolu gözlerle izlemeyi sürdürdü.

Tanza zafer kazanmış gibi sırıttı. “Buradan çıkıp gideceğim. Canlı yayın yaptığımız için polisler de yakında burada olur. Buradaki kahramanlık oyununuzu bozduğum için üzgünüm.” Tanza kızla birlikte çıkışa doğru giderken Passal hamle yapmak için fırsat kolluyor, bir yandan da Arsel ile mesafesini korumaya çalışıyordu. “Onu bırak beni al,” dedi sonunda.

Tanza'nın gözleri bir an parladı. “Neden olmasın? Bir şartım var, Arsel sana dokunacak, ters bir hareketinde olacakları biliyorsun.”

Passal nasıl bir tuzağa çekildiğinin farkında olsa da Tanza’ya zerre güvenmediği için Alyun’u öylece bırakamazdı. “Tamam kabul,” dedi kaşlarını çatarak.

Değişim gerçekleşti, nihayet soğuk bıçağın baskısından kurtulan Alyun rahat bir nefes aldı. Passal’a çaresizce bakarak diğerlerinin yanına gitti. Kızarmış boğazı kaşınıp duruyordu.

Kapıdan dışarı çıktıkları anda Tanza hain emelini gerçekleştirmeye çalıştı. “Yap şunu!” diye bağırdı. Bıçağı iyice bastırdığı için Passal’ın hareketini önlüyor, o da ikisinin görüşünü bozuyordu. Arbede anında Passal bileğini Arsel’in elinden kurtardı. Passal'ın ani hareketi boynunun hafif kesilmesine neden olsa da Tanza'nın dengesini bozmayı başardı, birlikte yere düştüler.

“Ne bekliyorsun daha?” diye haykırdı Tanza. Arsel’in soğuk bakışları gülümsemesine rağmen ürperticiydi. Sonunda parmağını şıklattı. 

Tanza donmuş gibi birden kalakaldı, bakışları bomboştu. Passal şaşkın halde yerden kalktı, boynundan süzülen kanı sildi. Arsel de transa geçmiş gibi bir haldeydi. Bruna önde olmak üzere herkes etraflarını sardı.

Arsel Tanza’nın bilinç altına indiğinde etrafa karanlık yayan tek bir kapı gördü. Ağır adımlarla kapıya yaklaşıp içeri girdi. Gri sisle kaplı alan havasızdı. Çürümüşlük hissi içini burktu. Burada işe yarar bir şey yoktu. Tanza bir köşede leş yemekle meşguldü. Bir yandan da kucağına doldurduğu paraları sayıyordu. Arsel’i görünce psikopatça güldü. “Seni gördüğüme sevindim, güçlü birine benziyorsun. Adamım olmaya ne dersin? Birlikte ziyafet çekebiliriz.” Arsel’in midesi alt üst olmuştu, kapıdan dışarı çıktı.

Arsel’in geri dönüşü birkaç saniyeyi bulmuştu. Rengi solmuş görünüyordu, kusmamak için çabaladı. O ortamdaki iğrenç koku hâlâ burnundaydı. Tanza’nın bağlandığını gördü. O da yeni kendine gelmişti. “Arsel ne yaptın sen? Bana ihanet edersin ha!” diye haykırdı.

“Neden yaptın bunu?” dedi Baver, Arsel’in yanında belirip.

“Passal'ın kaybetmesini istemedim. Tanza bunu çoktan hak etmişti.”

Passal yüzünde kararsız bir ifade ile Arsel’e baktı. Bruna ise ona karşı hâlâ kızgın hissediyordu. “Numaralarından biridir, ona güvenemeyiz. Gerekeni yapalım.”

“Hatamın farkındayım ama artık oyun yok. Ekip adına üzgünüm. Daha önce onu durdurmalıydım.”

“İş işten geçti artık,” diye söylendi Bruna.

“Polisler burayı arıyordur, gitmeniz gerek.”

Bruna Arsel’in üzerine yürüyordu ki bakışları birden gökyüzüne kaydı. Gözleri hayretle açıldı. “Ne oluyor?” 


Kitap Alışverişim

  Ne zamandır kitap sipariş etmemiştim. Birden esince şu kitapları aldım. Üsttekiler Fırtınaışığı Arşivi Serisinin devam kitapları. İlk kita...