26 Mart 2024 Salı

Monte Cristo Kontu II (Kitap)

 


 Bu ikinci kitabı daha severek okudum. Belki de ilk kitapta giriş kısmı ve karakter tanıtımları uzun sürdüğü için biraz sıkılmıştım.

 Monte Cristo Kontu hedefine adım adım ulaşırken herkesin hayatına iyi ya da kötü dokunmaya devam ediyor. Tabii dillere destan zenginliği ve gizemli kişiliğiyle de insanlar arasında sıkça adından söz ettirmeyi sürdürüyor. Nereye gitse gözler onun üzerinde ve o soğukkanlılıkla insanların hayatına müdahale etmeyi sürdürüyor. Tesadüf gibi görünen çok şeyin arkasında o var.

 Savcı Villefort'un hanesinde gün geçtikçe kötü olaylar yaşanmaktadır. Savcı geçmişinden bir düşmanın varlığından şüphelense de kanıtı olmadığı için çaresiz kalmaktadır. Başına gelen musibetleri atlatmanın yollarını arar. Öte yandan sosyetenin ileri gelenlerinden Morcerf kontunun başı da geçmişi yüzünden derde girer. Kontun oğlu Albert babasını felakete sürükleyenin kim olduğunu öğrenmek için can atar. 

 Evlilikte ve sosyal hayatta servet en önemli konu olarak görüldüğü için insanların paradan başka şey düşünmemesi beni baydı biraz. Sürekli para mevzusu dönüyor. Kültürden kaynaklı olacak her şey gurur meselesi yapılıyor, düellolara fazla anlam yükleniyor. 

 Monte Cristo Kontunun intikam almak uğruna adım adım ilerleyişi nereye kadar sürecek bunu merak etmiştim. Düşündüğüm gibi sonlarda biraz bocalıyor ve farklı hislere bürünüyor. 

 Kitabı genel olarak sevdim. Sürükleyici ve merak uyandırıcıydı. Kont her ne kadar intikam alıyor olsa da onun geçmişiyle doğrudan bağlantısı olmayan kişilerin de bundan nasibini almış olması üzücüydü. Gerçi yine bir çoğu paragöz ve açgözlü olmanın kurbanı oldu. Kont zaman içinde, sahip olduğu güç ve ünün kölesi haline gelmiş gibiydi, bu yüzden kendini fazla kibirli bulduğumu da belirtmeliyim. Kendini yaratıcının elçisi olarak görecek boyutta körü körüne intikamına tutunmuştu. En ilgimi çeken Franz karakterinin kitapta bu kadar az yer alması ise kötüydü. 


 Ölü gibi solan Kont'un yüreğine hücum eden kan, ardından boğazına doğru yükseldi ve yanaklarına yayıldı ve gözleri kamaşmış gibi birkaç saniye boyunca etrafına kararsızlıkla baktı. 

 Belki de yüreğim başkalarından daha zayıf olduğu için onlardan daha çok acı çektim, hepsi bu.

 Düşünceler ölmez efendim, bazen uykuya dalarlar ama uyumadan öncekinden daha güçlü bir şekilde uyanırlar.

 Ahlâki yaraların gizlenseler de asla kapanmamak gibi bir özellikleri vardır; dokunulduklarında ağrımaya, kanamaya hazırdırlar; yürekte canlı ve açık beklerler.

 Sevinç, uzun süre acı çeken yüreklerde güneşten kavrulmuş toprağın üzerine düşen çiy gibi bir etki yaratır; yürek de toprak da üzerine damlayan bu iyiliksever yağmuru içine çekse de bunu hiç belli etmez.


18 Mart 2024 Pazartesi

Rüya Günlükleri 2 (Hikaye)

 


 Seriye öncekinden bağımsız 2. öykü ile devam ediyorum. Keyifli okumalar. 😊


(Masal, pastacı, 32 yaşında)


 Son günlerde çok yoğunum, siparişleri yetiştirmek için elimden geleni yapıyorum. Belki stres altında olduğum için dün gece tuhaf bir rüya gördüm. Şu an bunu günlüğüme yazma konusunda bile kararsızım. Sonunda yazmaya başladım.

 İşler içinden çıkılmaz bir hal almış, çıraklardan biri işi ansızın bırakmıştı. İki gün sonra yapılacak görkemli düğünün hazırlıkları fazla mesai gerektiriyordu. Elim ayağıma dolanmışken patronun gelip esip gürleyeceğini sanıyordum. Oysa o yeni bir pastacı çırağıyla çıkıp geldi. Bu kadar kısa sürede nasıl yeni bir eleman bulduğunu sorgulayacak durumda değildim. Adının Altuğ olduğunu öğrendiğim kişi pek genç sayılmazdı, konuşkan birine de benzemiyordu. Ancak koyu renk gözleriyle insanın içini okuyabiliyor gibiydi. Doğrudan o gözlere bakamadım, yapılacak işleri sıraladığımda onaylarcasına başını eğip çalışmaya başladı. Diğer çırak da bana yardım ediyordu, yeni elemana pek dikkat ettiği yoktu.

 Çalışırken ilginç şekilde Altuğ’un hareketlerine gözlerim takıldı. Seriydi ve uzun yıllardır bu işi yapıyor gibiydi ama sanki bambaşka bir alemde, yalnız başına çalışıyor gibiydi. Bir şey demeye, işini bölmeye çekindim adeta. Onun yerine her şeyi Sevil’den istedim. 

 “Bunu fırına atar mısın, vakti geldi.”

 Sevil tepsiyi kaptığı gibi arkadaki fırınlara doğru ilerledi. O anda arkamda bir gölge hissedince tereddütle başımı geriye çevirdim ve onla göz göze geldim. Az daha yerimden sıçrayacaktım. Soğuk görünümüne ek olarak yüzüne yapay bir gülümseme kondurunca gözüme gerçekten ürkütücü görünmüştü.

 “İşim bitti, şimdi sizin için ne yapabilirim? Bir süredir sadece ondan yardım istediniz,” dedi Sevil’i göstererek. Nedensiz bir şekilde sinirlendiğini hissettim.

 “Şey, pasta için küçük süslemeler yapabilir misin? Renkli çiçekler harika olurdu.”

 “Peki, yapacağım.” Diğer tezgaha doğru ilerleyip, malzemeleri çıkarmaya başladı. Neden boğazım kurumuş ve bu kadar gerilmiştim? Bakışlarım birkaç saniye ona takılıp kalınca Altuğ'un kendini kaptırıp hızla çalıştığını fark ettim. Mükemmel bir uyum içinde şiir gibi çalışıyordu, hareketlerinde belli bir ritim var gibiydi. Onu izledikçe hayranlığım artıyordu. Parlak siyah saçları bonenin kenarından dışarı taşmıştı. Uzun boylu ve zayıftı. Böyle birinin neden bu işte çalıştığını düşünmeye başlamıştım. Ansızın durup bana döndü. “Ama siz öyle bakıp dururken nasıl konsantre olmamı bekliyorsunuz?” Çarpık bir gülümseme vardı yüzünde. Şaşkınlıkla bir şeyler geveleyip önüme döndüm. Sonra elindeki kabı buzdolabına bırakmak üzere önümden geçerken yavaşça eğildi ve fısıldadı. “Çok mu merak ettiniz neden bu işi yaptığımı?”

 “Ha-hayır,” dedim donup kalarak.

 “Kötü bir yalancısınız, o halde yarın görüşelim.”

 “Ne?” dedim hayret içinde.

 İşte rüya tam burada sonlandı. Yanlış bir şey yapmış da yakalanmış gibi hissediyordum. Adam o kadar gerçekçiydi ki dünden beri huzursuzdum. Ne demişti? “O halde yarın görüşelim.” Bu anlamsız rüyaya fazla kafa yorduğum için kendime kızgındım. Şimdi güzelce uyumaya gidiyorum. Hiçbir şeyin huzurumu bozmasına izin veremem.

 Sabaha karşı sıçrayarak uyandım. Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Hemen kalkıp ışığı yaktım, yalnız olduğumu fark edince rahatladım. Perdeyi aralayıp dışarıyı kontrol ettim, şükür ki anormal bir durum yoktu. “Sadece bir rüya,” diye mırıldandım. Masaya, günlüğün başına oturdum. Belki olanları yazıya dökersem kaygılarımın nasıl da anlamsız olduğunun farkına varabilirdim.

 Gece vaktinde bir restorana doğru yürüyordum. Saatime baktım, vakit daralmıştı. Kızlarla sözleşmiştik, güzel bir yemek yiyecektik. Hafif topuklu ayakkabılar şimdiden ayağımı sıkmaya başlamıştı. Birkaç dakika sonra restorana vardım ve garson beni bir masaya götürdü. Masadaki sırtı dönük kişiye yaklaşırken neden kızlardan biri değil de bir adamın orada oturduğunu sorguluyordum. Garson oturacağım sandalyeyi çekince hayretle masadaki kişiye baktım, Altuğ'du. Soğukça gülümsedi, tabii buna ne kadar gülümseme denebilirse. “Gelmenize sevindim, oturun.”

 İtaat etmezsem kötü bir şey olabileceğini sezip yavaşça oturdum. “Ama ben arkadaşlarımla buluşacaktım,” dedim safça. Bakışları keskinleşti. “Ben olduğumu bilseydiniz gelmezdiniz değil mi?” Sorgulayan bakışları yutkunmama neden oldu. “Dün de dediğim gibi sizle görüşmek istedim.”

 “Ne hakkında konuşacağız?” dedim. Normal davranmaya çalışıyordum.

 “Şu an buradan kaçıp gitme isteğinizi anlıyorum. Fakat beni dinlemenizi istiyorum. Pastacılık aslında benim uzmanlık alanım, ben yıllardır şefim. En seçkin davet ve balolarda benim imzam vardır. Akıllara kazınan en nefis pastalar bana aittir. Daha büyük hedeflerim için kendime uygun çıraklar aramak maksadıyla dolaşıyorum, rüyalarda tabii. Yani yarın gerçekten sizi görmeye geleceğim. Çırağım olur musunuz?” Altuğ’un yüzü gölgelendi, bakışında gizem ve tehdit vardı. Nefesimi tutmuş onu dinlerken ağzımdan çıkacak her söze dikkat etmem gerektiğini hissediyordum. Soğuk terler dökmeye başlamıştım.

 Hazırlanıp telaşla evden çıktım. Bugün geç kalamazdım, patron az önce aramış, önemli bir mesele çıktığını, detayları gelince anlatacağını söylemişti. Aksi gibi trafik sıkıştı, bir süre vakit kaybedince inip koşmaya başladım. Acaba işimden olmama sebep olacak kadar büyük bir sorun mu çıkmıştı? Nefes nefese pastaneye vardım, kapıyı açıp içeri girdiğimde patronun köşedeki masada biriyle sohbet ettiğini gördüm. Patron beni fark edince yanına gitmemi işaret etti. Derin bir nefes alıp yanlarına gittiğimde Altuğ’u gördüm. Bir anda betim benzim attı ve dizlerim beni taşıyamaz oldu. Çevik bir hareketle kalkıp dirseğimden tuttu. “Buyurun oturun, gereksiz yere telaşlandırdık sizi. Önce dinlenin, konuşacaklarımız var.” Yüzündeki kurnaz, kararlı  ifadeye bakarken kendimi sandalyeye bıraktım. Esas kâbus şimdi başlıyor olmalıydı.


9 Mart 2024 Cumartesi

Altıncı Koğuş (Kitap)

 


 Düşündüğümden çabuk bitirdim kitabı, kısa olmasının da etkisi var tabii. Yazarın anlatımını merak ediyordum, sevdim. :)

 Bir kasabada akıl hastalarının yer aldığı Altıncı Koğuş kaderine terk edilmiştir. İnsanlar berbat koşullarda yaşamaya çalışırken tüm bunlara şahit olan Doktor Andrey durumu düzeltmek için bir şey yapmaz. Önceleri sıkı çalışırken zamanla hastaları da umursamaz hale gelir, onlarla doğru düzgün ilgilenmez. Okumayı sevdiği için kitaplarına gömülür, kendini böyle avutur. Kasabada konuşabileceği akıllı kimsenin olmadığından yakınırken Altıncı Koğuştaki İvan Dmitriç ile sohbet etmeye başlar. 

 Aslında eğitimli biri olan İvan icra memuruyken izlendiği sanrısına kapılır. Ona göre bir gün suçlanması, tutuklanması çok muhtemeldir, bu düşünceyi takıntı haline getirdiği için anormal davranışlar sergiler ve kendini Altıncı Koğuş'ta bulur.

 Doktor, İvan'ın diğerlerinden farklı olduğunu anlar, aynı görüşte olmasa bile onun sözlerinden hoşlanır. Sık sık Altıncı Koğuşa gitmeye başladığı ve işlerini aksattığı için zamanla insanlar bunun nedenini merak etmeye başlar.

 Doktorun yaşamadığı şeyler hakkında kolayca yorum yaparken İvan'ın sözleri üzerine hayatında bir şeylerin değişmeye başlaması ilgi çekiciydi. Karakterin bocalaması, düşüşü güzel yansıtılmış. Kitap zaten kısa, bir günde okunabilir. Yazarın üslubunu sevdim, başka kitaplarını da okumak isterim. 

 Dmitriç insanlar hakkında yargıda bulunurken farklı renkleri gözetmeden sadece siyah ve beyaz gibi keskin renkler kullanırdı.

 Her türlü zorbalığın toplum tarafından makul ve yerinde bir gereklilik olarak karşılandığı, beraat kararı gibi her türlü merhamet göstergesinin toplumda tatminsizlik ve intikam duyguları uyandırdığı bir dünyada adaleti düşünmek gülünç değil mi?

 Acıya karşı bağırarak, gözyaşlarımla cevap veririm. Yapılan alçaklıklara öfkeyle, iğrençliklere ise tiksinti duyarak tepki gösteririm. Bana göre bu, hayatın ta kendisidir.

 Acıyı küçümsersiniz, ama parmağınızı kapıya sıkıştırdığınız vakit en yüksek perdeden inlersiniz.


6 Mart 2024 Çarşamba

Shingeki no Kyojin (Attack on Titan) - Anime

 


  Efsane olarak nitelendirebileceğim bir anime. Yıllar önce serinin bir kısmını izlemiştim, şimdi seri tamamlandığı için en baştan başladım. İyi de oldu, unuttuğum ya da dikkat etmediğim pek çok detay varmış. 

 İnsanların soyu devlerin saldırıları sonucu tükenme noktasına geldiğinden beri inşa edilen surlar varlığını sürdüreli yüz yıl geçmişti. İnsanlar güven içinde yaşasa da Eren dış dünyayı merak ediyor, özgürlüğü hissetmek istiyordu. Dahası eğer bir gün bir saldırısı olursa hazırlıksız yakalanacaklarından korkuyordu. Çünkü yüz yılın verdiği rehavet ve rahatlık vardı insanların üzerinde. Kısa süre sonra devlerin aniden saldırması ile Eren'in haklılığını da görmüş olduk. Dış surdaki insanlar katledilirken canını kurtarabilenler iç surlara sığınmaya çalışır ve mülteci konumuna düşer. İnsanların çaresizliği ve yaşadığı dehşet yoğun şekilde hissediliyor.

 Bu karanlık günlerin ardından devleri yok etmeye yemin eden Eren, birlikte büyüdüğü Mikasa ve arkadaşı Armin ile orduya katılır. Eren'in amacı Keşif Birliği'ne katılıp dış dünyaya çıkmak ve insanlığa yararlı olabilmektir. Mikasa içlerinde en yetenekli kişidir, Armin -kendine güveni az ve fiziksel açıdan yetersiz olsa da- zeki ve çözüm odaklıdır. Bu noktada Eren ise kararlığı, azmi ve cesareti ile ön plana çıkıyor. Mikasa, Eren'i ailesi olarak tanımladığı için herkesten çok ona sadıktır ve daima onun ardından gider.

 Keşif Birliği canla başla savaşırken ve sürekli kayıp verirken halkın onları sadece eleştirmesi acımasızcaydı. Özellikle komutan Erwin ve Levi çoğu yükü omuzlamışken bir de diğerlerinin o ikisini duygusuzlukla suçlaması sinir bozucuydu. Onların yerinde başkası olsa bu aşırı stresli görevlerin altından kesinlikle kalkamaz, doğru strateji yapamazdı. Görevler sırasında ikisinin de keskin zekası ve azmine şahit oluyoruz. Özellikle Erwin tam lider, her durumda en doğru sonuca ulaşmayı başarıyor. Levi ise resmen dövüş makinesi, Erwin'e ve kararlarına harfiyen uyar. Keşif Birliği'nin tüm darbelere rağmen tekrar tekrar küllerinden doğması inanılmazdı.

 Anime her ne kadar fantastik olsa da konunun işlenişi ve karakter gelişimleri yönünden distopyaya benziyordu. Başlangıçta her şeyden habersiz olan insanların karşı karşıya olduğu çaresizlik, yaşanan yeni gelişmeler sonrasında aldıkları tavır çok çarpıcıydı. İnsanlar zayıftı, sırlarla ve surlarla örülü dünyada yapabilecekleri kısıtlıydı. En zeki ve yetenekliler bile koşulları pek değiştiremiyordu. İçte de kaos hakimdi, adaletsizlik her yerde olduğu gibi surlar içinde de vardı.

 Devlerle ilgili sırlar uzun yıllardır açığa çıkamamışsa da artık insanlar devler hakkında bir şeyler öğrenmeye başlar. Açığa çıkan sırlar can yakıcıdır. Özgürlüklerinin başlayacağına inandıkları noktaya geldiklerinde artık daha çetin mücadele etmek zorunda kalırlar. Çünkü gerçekler beklenenden çok daha yıkıcıydı.

 İnsanları kaçamayacakları, iğrenç bir kâbusun içine hapsedip onları canları pahasına, vahşice savaşmaya iten zihinler geçmişte olduğu gibi yine onlara şeytan gözüyle bakıyordu. Tarih tekerrür edermiş, acı sonuçlar başka acıları doğururmuş hep. (Spoiler vermeden en kapalı haliyle böyle açıklayabiliyorum finali, yani 4.sezonu.) İnsanlık yüzleşemediği korkuları içlerinde gittikçe daha büyütüp esas kendileri şeytan haline geldi. Bunun bedelini de çok kişi ödedi. Eren'in yaptıkları, yüzyıllardır birikmiş toplum iradesinin dışa vurmuş hali gibiydi. Son sezon beyin yakıyor, her şey o kadar karmaşık ve birbiriyle bağlantılı ki esas suçluyu aramak bu noktadan sonra anlamsız oluyor. Finali izleyince her şey bunun için miydi diye soruyor insan. Pek çok karaktere kızdığım da oldu, saf iyi olan kimse yok açıkçası. Herkes bir yerden sonra yapmaz dediğimiz şeyleri yapabiliyor, çaresizlik ve idealler de en büyük etken tabi. Mutlu sonla biten animelerden değil ama çok çarpıcıydı. Seçimlerimizin kaderimizi nasıl belirlediğini iyi anlatıyor. Muhakkak izlenmesi gereken animelerden biri, etkisinden çıkmak güç. (Gifler: tenor.com)

Eren Yeager


Erwin Komutan

Levi Ackerman

Mikasa Ackerman

Armin






 En ilginç karakter bence Levi'ydi. Ne yapacağını kestirmek güçtü. Kendinden emin tavırları,  gücü ve özgüveni onun kusursuz olduğu izlenimini verirken değişik düşünce yapısı, ani ve sert çıkışları, temizlik konusundaki hassasiyeti onu belirsiz kılıyordu. Hayır, bir insan aynı anda nasıl bu kadar havalı, güçlü, karizmatik, huysuz, ürkütücü, ciddi, saygıdeğer olabilir. 😎🤭 Ufak tefek olmasına rağmen ondaki karizma kimsede yoktu. Bence kalıplı olmaması, ona dövüş konusunda avantaj sağladı. Devlerle savaşırken manevra teçhizatını onun kadar iyi kullanan yoktu.

 Eren'e gelirsem onla ilgili söylenecek çok şey var. Bir Karakter Meselesi serisinde ona yer vereceğim için fazla uzatmayım. Belki de en zor kararları almak zorunda olan kişiydi. Çok çabaladı, direndi, ölümüne savaştı. Eren'in yaydığı karamsarlık içinize işliyor.

 Armin sevimli bir çocuk gibi görünür, aslında her şeyden çabuk da etkilenir ama çoğu kişinin göremediği detayları fark edip çözüm bulur. Duygusal konuşmaları gaza getirir cinsten. Belli yönlerden komutan Erwin'e benzetiyorum onu. Ruhen çökse de bir şekilde umut etmeyi kesmeyenlerden biri. 

 Mikasa, Ackerman soyunun güçlü yanlarını taşıyor. Levi gibi güçlü, gözü kara, zaten Levi de bir Ackerman. İkisini de birbirine benzettiğim çok oldu. Yine de Mikasa, Levi zorba gibi göründüğü için ondan pek haz etmezdi. Eren'e olan bağlılığı olmasa Mikasa bu kadar canını dişine takıp savaşmazdı gibi geliyor. Keşif Birliği için büyük bir nimetti. İzlediği yol pek çok hayatı da etkiledi, yapması gerekeni yaptı hep. 


 Animenin en sevilen müziğini de paylaşayım. Türkçe altyazılı, sözler tam da Eren'i yansıtıyor.





Nisan Yağmurları

  Merhabalar, hayatın akışına kapılıp burayı unutuyorum bazen. :) Eskisi kadar kitap, anime tanıtımı falan yazasım da yok. Ben zaten her zam...