11 Ocak 2025 Cumartesi

Blue Lock 2. Sezon (Anime)

 


Evet anime yazıları blogda pek ilgi görmese de ben sevdiklerimi ballandıra ballandıra anlatmaya devam edeceğim. Çünkü bloğa yazmak konuşmak gibi rahatlatıcı benim için.

İlk sezonu kısa hatırlatıp devam edeyim. Dünyanın en iyi forvetini yetiştirip Japon futbolunu üst seviyeye çıkarmak için Blue Lock projesi devreye konulmuştu. Bunun için en başarılı gençler bir yere toplanmış, dışarıyla olan irtibatları kesilmişti. Böylece yüksek masraflı ve sıkı denetimli bir eğitim süreci başlamıştı. Bir zaman sonra projeyi maddi açıdan destekleyenler projenin sonlanmaması için icraat ve kanıt görmek istediler. Ve çılgın eğitimcimiz herkesi zorladı ve sınırlarının ötesine ulaşan en iyileri seçti. Sırada Japon milli takımı ile maç yapmak ve kendilerini ülkeye kanıtlamak vardı.


2. Sezonumuz Blue Lock oyuncuları ile U20 Japon takımının maçını konu alıyor. Çılgın eğitmenimiz zekasının ve sezilerinin her bir noktasını kullanarak o müthiş takımı oluşturuyor. Atacağı her adımı çoktan planlamış, kimin ne yapabileceğini çok iyi biliyor. Ayrıca gerektiğinde büyük risk alıp kendisinin bile öngöremeyeceği (bu demek oluyor ki karşı takımın da asla nasıl oynacağını kestiremeyeceği) oyuncusunu sahaya sürmekten çekinmiyor. Aslında animeye damgasını vuran bu eğitmeni tebrik etmek gerek. İzlediğim en zeki karakterler arasında üst seviyelere çıktı. Bir de şöyle bir şey var Blue Lock tamamen forvetlerden oluşuyor ve bu maçta profesyonellere karşı kalede bile hiç kalecilik tecrübesi olmayan bir forvet oynadı. Sadece bu açıdan bile Blue Lock'un üstünlüğü görülüyor. 

İlk sezonda açık ara en iyi olan forvet Rin'di. Dolayısıyla takımın bel kemiği o oldu ve takımındaki herkes ona ayak uydurmak için canını dişine taktı. Çünkü karşı takım çok tecrübeli ve en iyi savunmaya sahip oyunculardan oluşuyordu. Bir de Rin'in abisi Sae karşı takımda. Kendisi Japon futbolunu küçük görüyordu ama Blue Lock projesini merak ettiği için Japon takımına yerleşti. Bu da iki kardeş arasındaki çatışmayı körükledi.

Ana karakterimiz İsagi biraz geri planda kaldı fakat en baştan beri yükselmeye devam eden biri oldu. Rin zaten hep tepedeydi, o yüzden aldığı yol çok değişmedi ama İsagi iyi analizi, uyum sağlama ve hızlı kavrama yeteneği ile ne zaman hangi noktada bulunması gerektiğini bildi. Her şeyi sezgileri ve refleksi ile birleştirip o mükemmel ana odaklandı. Rin kendini ve herkesi parçalarcasına oynadı. Abisine olan öfkesi, yenilmezliğe olan açlığı ve hırsı onu oradan oraya savurdu. Yine de en iyi oynayanın o olduğunu kabul etmeliyim, sadece biraz şansızdı. 

Maç ile sezon da bitmiş oldu. Son anda giren Kaiser karakteri çok merak uyandırdı bende. Bayağı sorunlu bir tipmiş, animenin kaldığı yerden mangasını okumaya başladım hemen. Çizimler o kadar iyi ki animede bayılarak izlediğim efektler bile neredeyse mangası ile aynı. Çizerin bu kadar akıcı ve detaylı çizimine şaşırdım. Anime kalitesi daha da iyi olabilirdi. 

Heyecanla izlediğim bir sezon oldu. İnsanların hırsları, çaresizlikleri, başarma azmi ile kendilerini aşmalarına şahit olduk. En yüksek potansiyel kendini sonuna kadar zorladığında ortaya çıkar ancak. Blue Lock oyuncuları herkese bunu gösterdi. Onlar kendi hedeflerini, hareket kabiliyetlerini, sınırlarını tekrar tekrar aştılar ve futbolu farklı seviyeye taşıdılar. Şimdi bu animeyi izledikten sonra bana yavan gelen gerçek maçları nasıl izleyim? Zaten izlemiyordum da. Böyle güzel maç oynadılar da ben mi izlemem dedim. 😅🤭 (Gifler: tenor.com)






Sae ve Rin kardeşler, Sae'nin kardeşine olan soğukluğu, Rin'in abisine olan takıntılı nefreti üzücüydü. 😶


Nagi'nin şu muhteşem golüne bakar mısınız? 😎


Barou bu ne hiddet, kaptırma kendini bu kadar. 😅

 

  Bu da sorunlu yeni elemanımız Kaiser, son saniye çıktığı için animede izleyemedik henüz. :) 


1 Ocak 2025 Çarşamba

Zamk Gibi (Hikaye)

 

 Bugün içimden kısa bir korku hikayesi yazmak geldi. Ben de daha iyi odaklanırım diye akşamı bekledim yazmak için ama korku gerilim niyetiyle başladığım hikaye yine başka bir şeye döndü. Olacağı varmış, oldu. Neyse iyi okumalar. 😅


Gecenin bir yarısı parktaki salıncakta boş boş sallanırken uzun süredir gözümü bile kırpmadığımı fark ettim. Ben insan olmaya çalışmaktan çok yoruldum. İçimde bir boşluk yoktu adeta somut bir karanlık her geçen gün tüm hücrelerimi sarıyordu. Galiba üç dakikadır nefes de almıyorum, bunu da fark edince normal bir insan gibi sık sık nefes alıp vermeye odaklandım. Salıncak demirlerinin gıcırtısı şu an belki beni tek rahatlatan şey. Sallandıkça sallanmaya devam ettim.

Her şey beş yıl önce başladı. Bir kaza sonrası hastanede gözlerimi açtığımda hiçbir şey hatırlamıyordum. Kendimi, geçmişimi, alfabeyi, konuşmayı... Aslında ben dili tamamen unutmuştum, yürümeyi de bilmiyordum, yaşamımı sürdürmem için yemek yemem gerektiğini de. İnsanlarla anlaşabilmem için bir zaman çabalamam ve eğitilmem gerekti. Doktor şöyle demişti. “Bu sıra dışı bir vaka ama neyse ki sıfırdan başlamana rağmen çabuk öğreniyorsun. Yakında normal bir insan gibi olabilirsin.” Normal insan nasıldır diyemedim.

Uzaktan yankılanan fısıltıları işitince sallanmayı kestim. Başımı çevirip geriye doğru baktım. Fısıltıların geldiği yön gölgelerle kaplanmaya başlamıştı. Onlarla aramda bir perde var, bu yana geçemiyorlar ama bazen beni çağırdıklarını, benim için geldiklerini hissedebiliyorum. Sanki bir şeyi kaybetmişler, bende ne olduğunu sanıyorlar acaba? Önceleri ürperirdim de artık alıştım bu duruma. Beni asıl korkutan aradan geçen yıllarda karanlık, pis köşelere sığınma ve güzel şeylerden uzak durma dürtüm. Ailem artık bıkmış durumda, kazadan sonra bana çok yardım ettilerse de artık delirdiğimi düşünüyorlar. İfadesizce onlara baktım tekrar, neyse ki onlardan kimseye bahsetmemiştim.

O anda ilk kez aramızdaki sınırın aşılabilir olduğunu anladım. Sanki soğuk bir el uzanmış ruhumu çekiyordu, tanımlayamadığım bu hissin ardından yere kapaklandım. Bedenimde şiddetli bir baskı vardı, yerden kalkamıyordum. Etrafım gittikçe kalabalıklaştı ve zifiri karanlık içinde kaldım. Onların sesini net duyabiliyorum artık, kendi aralarında sohbet ediyorlar gibiydi.

“Vakit gelmedi mi henüz?”

“İnsan kıyımından önce bizim olanı almalıyız.”

İçlerinden biri, görmüyorum ama varlığını algılayabiliyorum, bana yaklaştı. Eğildi ve öfkeyle tısladı. Sesi kulaklarımdan beynime akan zehir gibiydi.

“Seni sefil mahluk. Bizim olanı bize ver. İnsanlar ne kadar da tutunmayı seviyorlar.”

Her şey bir anda son buldu. Şaşkınlıkla ayağa kalktığımda ablamın bir polis ile bana doğru koştuğunu gördüm. Ablam meraktan deliye dönmüş gibiydi. “Kaç saattir neredesin? Seni arıyorduk her yerde.”

Saate bakmak aklıma geldi, gece yarısına az kalmıştı. Yanıt vermek istedim ama bakışlarım sert görünümlü, iri polise kaydı. Bir elimi kaldırıp ona doğru uzattım. Tam gömleğinin yakasından kavrayacakken refleksle bir adım geri çekildi. Sorgulayan bakışları yüzüme kenetlenmişti ki ablam araya girdi. “Kusura bakmayın, bazen kafası yerinde olmuyor.” Özürü anlayışla kabul eden polis meseleyi halletmiş olmanın rahatlığı ile bizi yalnız bırakıp gözden kayboldu.

Az önce aklımdan geçen şeyin korkunçluğu ile yerime çakılıp kalmıştım. Sadece bir an, küçük bir an onu ezip parçalamak istedim. Bir saniyeliğine de olsa zihnimde canlanan kıyım görüntüsü içimde bir kıpırtıya sebep olmuştu. “Hadi, gelmiyor musun? Daha ne kadar dikileceksin orada?” diye söylendi ablam. Az önceki endişesi yerini çoktan bıkkınlığa bırakmıştı. “Geliyorum abla,” diye fısıldadım. Kafam çok karışıktı, onlar benimle konuşmuştu. Benden ne istedikleri hakkında bir fikrim yoktu.

Son zamanlarda hep kabus görüyorum. Onlardan biri olmalı, sürekli rüyalarımda. Onun karanlık, şekilsiz ama dehşet verici yüzü zihnime kazındı. İnsanlardan nefret ediyor, kıyım için kendince güzel ama benim açımdan zalimliğin zirvesinde olan planlar yapıyor. Kaç kez kan ter içinde uyandım hatırlamıyorum. Onun silahı elleri, dokunması bile felç edici. En kötüsü de o kan kırmızısı, lav gibi kendi içinde akıp duran yuvarlak gözleri...

Ablamın beni sarsması ile kendime geldim. “Dalıp durma artık, eve az kaldı, üşüdüm hem. Sen bu ince kıyafetle üşümedin mi? Doğru ya sen pek bir şey hissetmezsin.” Yadırgamaktan çok imrenmiş gibi söylemişti bunu. Nedense gülümsedim, o da gülümseyip kolumdan çekiştirdi.

O gece yorgun halde kendimi yatağa attım. Gözlerim ağırlaşıyordu, zihnim bulanmaya başladı. Uyumadan uyku aleminde yolculuğa çıkmış gibiydim. Herkes uyuyordu, usulca kapıdan dışarı çıktım. Gözlerim ıssız sokağı taradı, içime sinen yöne doğru yürüdüm. Gökyüzü kara bulutlarla kapalıydı ve ilerlediğim yön karanlığa boğulur gibiydi. Belki de sokak lambaları önünden geçmeme hürmeten gözlerini kapıyordu. Çünkü herkes bilir ki biz ışıktan nefret ederiz. Biz mi? Biz kimiz diye bir soru takıldı aklımın bir köşesine. Ben yürüdükçe etrafımdaki hava değişiyor, görüşüm genişliyor, bedenim hafifliyordu. Sarhoş olmuş gibiyim. Az sonra ormanın derinliklerinde ilerliyordum, her yer balçıkla kaplı ama bu bana iyi hissettiriyor. Onları karşımda bulduğumda hiç şaşırmadım. Karanlığın içinde lav gibi parıldayan gözler...

“Sonunda,” dedi içlerinden en genç olanı.

“Bizi çok beklettin. Hadi gidelim.”

Artık kim olduğumu biliyordum. İçinde bulunduğum aciz insan bedenine tiksinti ile baktım. Nasıl olduysa bu bedene hapsolmuştum. Aramızdaki son bağı da elimle koparıp bedenden süzülerek ayrıldım. “Artık özgürüm kardeşlerim, harekete geçebiliriz.” Anında bana itaat ettiler, haykırarak ortalığı inlettiler. Tabii insanlar bunu gök gürültüsü olarak duyardı.

Ormandan aşağıdaki uçuruma doğru süzülürken geride bıraktığım hareketsiz bedene baktım. Kendimi insan sandığım ve insan olmaya çalıştığım anlar nedeniyle içimde bir öfke dalgası kabardı. Ben ben olmayı nasıl unutmuştum. Sefil insan ölmek üzereyken bana kuvvetle yapışmış beni bedenine çekmiş olmalıydı. Bu görülmemiş bir şey değildi ama benim başıma ilk kez geliyordu. İçimdeki insansı hisleri bir an önce atmam, arınmam gerekliydi. Yılda bir düzenlediğimiz kıyım günü gelip çatmıştı yine. Sözleri anlamsız olsa da içimizdeki karanlığı harlayan binlerce yıllık yüce ezgileri hep bir ağızdan söylemeye başladık.


“Tüm ateşler sönsün,

Yıldızlar dökülsün, ay çöksün.

Bu gece bizimdir,

İnsan ganimetimiz bol olsun!

Elden kaçtı mı ganimet unutma,

Zamk gibi yapışır sana!”


Son dizeyi söylerken gözlerimi devirdim istemsizce, o anda gözlerim yere aktı. Kardeşlerim gök gürültüsü sesleriyle kahkahalar attılar. İnsanlaşmamla dalga geçtiler. Tabi bunu takmadım, sonuçta insan değilim yoksa utançtan yerin dibine girerdim şimdi. Eğildim yere dökülen lavdan gözlerimi toplamaya çalıştım.



Azar Azar Değişmek

  Merhabalar, nasılsınız? Hayat nasıl gidiyor? :) Günler hızla geçiyor sanki, bu aralar pek bir şey yaptığım yok. Sanırım bayram geçsin, hav...