26 Nisan 2024 Cuma

Drizzt Efsanesi 13. Kitap (Kılıçlar Denizi)

 


 Drizzt Serisi'nin elimdeki son kitabını okudum. Bu bölümde yine bir yolculuğu okuyoruz. Drizzt ve diğerleri yakın dostları için bir korsanın peşine düşerler. Dostlarına ulaşmanın yolu o korsanı bulmaktan geçiyordur çünkü onun elinde dostlarına ait kuvvetli bir silah vardır.

 Bir kara elfin ve ünlü bir denizcinin gemisiyle peşinde olduğunu öğrenen kadın korsan ise sert çarpışma için hazırlıklara başlar. Kolay kolay yenilmeye niyeti yoktur.

 Son iki kitap bende öncekiler gibi heyecan uyandırmadı. Ben daha çok Drizzt'in iç dünyasına tanıklık etmeyi, onun zamanla şekillenen düşüncelerini okumayı sevmiştim. Aynı zamanda kiralık katil ile aralarındaki gerilimi ve defalarca yüzleşmelerini etkileyici bulmuştum. Seri ilerledikçe Drizzt sanki yan karaktermiş gibi geri plana itildi. Açıkçası diğer karakterler beni pek sarmadı. Hikaye uzasın diye çok da gerekli olmayan olay ve kişilere yer verilmiş gibi geldi bana. Bu da seriyi okurken duyduğum eski heyecanı bırakmadı.

 Drizzt daha çok arada bir dövüşen ve dostlarıyla hareket eden biri haline geldi. Sorunlar büyük ölçüde çözülüp de Drizzt'in içindeki karmaşa azalınca eski derinliğini hissedemedim. Serinin devamını sanırım almayacağım. Kiralık katil Entreri ile alakalı Kiralık Kılıçlar serisi var, alabilirsem o kitapları okumayı istiyorum. Çünkü Entreri olumlu anlamda gelişme göstermeye başlamıştı. :) Alıntılarla veda edeyim.


Muhtemel -ve sadece muhtemel- bir geleceğin yasını tutarken şimdiki zamanın akıp geçmişe karışmasına izin vermekle ne büyük aptallık etmişim.


"Öyleyse artık benim olmayan bir oğuldan onun olmayan bir kız çocuğu torunum var,"


Mutluluğa giden yol, kendine güvenme ve kendi değerini bilme duygusuyla, dünyayı daha iyi bir yer haline getirme veya güçlüklere rağmen inançlarımız için mücadele etme hissiyatıyla inşa edilmiştir.


Hayır, bana yolları ve tehlikeleri verin, doğru olanı yapma yolunda belli bir amaçla ilerleme umudunu verin, bana başarıya ulaşma hissini verin. Ancak öyle mutlu olabilirim.


16 Nisan 2024 Salı

Kış Bahçesi (Kitap)

  



 Bir süredir okuma konusunda yavaşım, Ramazan ve bayram derken günler çabuk geçmiş. Yazardan okuduğum ilk kitaptı bu, oldukça sevdim ben. :)

  Aziz kendi halinde, yalnız yaşayan ve bir süredir bir şey yazamayan bir yazar. Geçimini zor sağladığı bir dönemde gizemli bir telefon alır ve verilen adrese gider. Bir iş teklifi alır ama buna anlam veremez, bir genç kızı takip edip, gün içinde yaptığı şeyleri rapor etmesi istenir ondan. Başta karşı çıksa da kabul eder, kız gezer o gezer, notlar alır. Günler geçtikçe Aziz yaptıklarında bir anlam bulamaz ve işi bırakmaya karar verir. 

 Harun ise hayatın içinde oradan oraya savrulan biri. Ailesini terk etmiş, eski okul arkadaşlarının izini sürüyor. Umutsuzca onları ararken aslında bir amaca tutunabilmenin kendisine sarılıyor. Ailesiyle, geçmişiyle, kendisiyle bile barışık biri değil. Bir adım atsa da bazen devamını getiremiyor, yılmış sanki. 

 Aziz karakteri bana doğal ve samimi geldi. Detaylara çok takılması, kafasının içinde dönen düşünceler ve hayaller, düşündüklerini çoğunlukla bir süzgeçten geçirip de kendini daha yalın ifade etmesi bana biraz kendimi anımsattı. Karakterin kendine has bir duruşu var, okurken ondaki farklılığı hissedebiliyoruz. Biraz da belirsiz bir karakter olduğu için sonraki kararını, hamlesini merak ettim hep.

  Yazarın üslubunu çok beğendim. Cümlelerinin insanın içine dokunan bir yanı var. Kitap boyunca farklı bir tat aldım. Aziz ve Derya'nın sohbetleri çok ilgimi çekti. Birbirinden çok farklı iki insanın bir noktada kesişen yolları ve birbirlerinin hayatlarına olan etkilerini ilgiyle okudum. Özellikle Aziz'in yoğun iç dünyasının bu şekilde ön planda tutulmasını sevdim. Sayfalar ilerledikçe konunun nereye bağlanacağını merak ettim, beklenmedik ve etkileyici bir sonla karşılaştım. Artık yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum. :)


Kendimden sakladığım rahatsızlığım kendim tarafından fark edildi, sanırım dün gece, sanırım bu sebeple keyifsizim bugün, sanırım anlatmayacağım hemen.


Vakit önemli, artık tamamen kendisine ait de olsa, önemli. İnsan kendisine ait olana mı daha hoyrat davranır yoksa.


Yorgunluktan halının üzerine yığılmak üzereyken, saat sabaha doğruyu gösterirken ve gözlerim kızarmış, içim tıka basa yeni kelimeler üretemeyen bir kalbin kısırlığı ve üretme ihtimalinin umuduyla doluyken, seviyordum kendimi, katıksız, güvenle, merhametle.


Bazı insanların kalbi çatlaklarla doludur. Yaşananların pek önemi yoktur, o çatlakların kapanması için olması gerekenler olmadığı müddetçe, yaşanan her şey o çatlakları büyütür.


5 Nisan 2024 Cuma

Rüya Günlükleri 3 (Hikaye)

 


 Not: Serinin öncekilerden bağımsız 3. öyküsü. Mushishi animesindeki ışık nehrinden ilham alarak yazdım. Görsel de animeden bir sahne.


 (Eray, makinist, 37 yaşında) 


 Gün batmak üzereyken sıradaki istasyona yaklaştım. Bu şehre her geldiğimde tedirgin hissediyordum. Nedenini anlamasam da kötü bir şey olacağı hissi içimden çıkmıyordu ve buradan ayrılınca rahat bir nefes alabiliyordum.

 Gün sonunda yorgun halde eve döndüğümde çocukların uyumuş olduğunu gördüm. Eşim Hande ise sofranın başında bekliyordu, geç kalmama rağmen gülümsedi. Hemen yemeğe geçtik, ardından o meyve getirene kadar uzandığım kanepede uyuyakaldım.

 Gece karanlığında, rayların üstünde son sürat giderken telaşa kapılmış haldeydim. Beni huzursuz eden o istasyona hızla yaklaşıyordum ve treni hiçbir şekilde yavaşlatamıyordum. Koca trende yapayalnız olduğumu fark edince tedirginliğim daha da arttı, kimseyle iletişime de geçemiyordum, cihazlar çalışmıyordu. Soldaki tepe de geride kaldığına göre birkaç dakika içinde istasyona varacaktım.

 İyice elim ayağıma dolaşmıştı ki istasyona varmamla trenin aniden durması bir oldu. Hızımı alamayınca yere düşüp yuvarlandım. Telaşla dışarı çıktım ama ortalarda kimse görünmüyordu, terk edilmiş bir yere düşmüş gibiydim. Gecenin karanlığında uzaklardan vuran bir ışık huzmesi dikkatimi çekti. O yöne gitme konusunda dayanılmaz bir istek duydum. Merakım ağır basmıştı, istasyonu aşıp köşeyi döndüğümde bir ışık nehri ile karşılaştım. Nerede başladığı ve bittiği anlaşılmayan nehre büyülenmiş gibi baktım. Bu, dünyaya ait bir manzara olamazdı. Işık demetleri gözlerimi alıyordu ama başka yöne bakarsam nehri gözden kaybedebilirdim. İşte bunu göze alamıyordum.

 Birden uyandım, nerede olduğumu algılamaya çalıştım. Gözlerimde hafif sızı vardı, güneşe çok baktıktan sonra etrafı bir süre düzgün göremeyiz ya aynı şeyi yaşadım. Birkaç saniye gözlerimin ortama alışmasını bekledim. Hande de o sırada meyve tabakları ile çıkageldi. “Ne o, uyudun mu yoksa? Gözlerin de kızarmış, uykusuz kalmamaya dikkat et,” dedi.

 Gördüğüm rüya o kadar sıra dışıydı ki aklıma kazanmıştı. Bir yandan elma yerken telefonu elime aldım, hemen günlük uygulamasını açıp rüyayı detaylarıyla yazdım. Hande’ye rüyamdan bahsedince yorgun olduğum için öyle karmaşık şeyler görmüş olabileceğimi söyledi. Belki de haklıydı.

 Ertesi gün son sefere çıktığımda, o garip istasyona yaklaşmak bu kez beni germedi. Aksine içimde bir kıpırtı başladı, ışık nehri aklımdan çıkmıyordu. Dans edercesine kıvrılarak akan ışık demetleri ruhumu aydınlatıyor gibiydi. Sonra basit bir rüyanın bende böyle bir etki yapmasını yadırgadım. İstasyona yaklaştığımıza dair anons yapıldı ve yolcular her zamanki gibi inmek üzere hazırlanmaya başladılar.

 Treni durdurduğumda yolcularla birlikte inmemek için kendimi zor tutuyordum. Gidip bir baksam ne kaybederdim. İçimdeki sesi bastıramıyordum, dışarı çıkmak üzereydim ki yardımcı makinist nereye gittiğimi sordu. Bir yanıt vermeden geri döndüm, sorgularcasına yüzüme bakmayı sürdürdü. O an kararımı verdim, en azından izin günümde gelip burada rahatça dolaşabilirdim.

 O gece evde bizimkilerle bir süre vakit geçirdim. Çocuklar bugün oldukça hareketli ve neşeliydi. Sonunda onları yatağa yatırdığımızda esnemeye başladım. “Geç olmuş, hadi biz de yatalım,” dedi Hande.

 “Yarın izinliyim ama istersen birlikte film izleyelim. Ne zamandır diyordun.”

 Hande gülümseyip bana sarıldı. “Olsun, başka zaman izleriz. Yorgun görünüyorsun, çocuklar da rahat durmadı bugün.” Gerçekten de öyleydi, başımı yastığa koyar koymaz gözlerim ağırlaşmaya başladı.

 Işık nehrinin çok daha yakınındaydım. Nehrin derinliğini anlamak güçtü. Işıltı adeta başımı döndürüyordu, dünyanın geri kalanı silinip gitmiş gibiydi. Bakmaya doyamadığım manzarayı sadece gözlerimle değil adeta tüm duyularımla algılıyordum. Nehrin sesi yumuşacıktı, tamamen gevşemiştim, dünyevi dertler benden uzaklaşmıştı. Nehre daha da yaklaştım, ışığa dokunmak istiyordum. Belki yanardım ama buna değerdi. Bir dokunsam kopmaz bir bağla nehre bağlanacakmışım gibi geliyordu. Yavaşça ışıltılara dokundum, bir ferahlık kapladı içimi. Başımı eğip suya soktum, her yer bembeyazdı, sonra yavaşça başımı kaldırdığımda her şeyin karanlığa görüldüğünü fark ettim. Işık nehrine maruz kalmanın gözleri yiyip bitirdiği bilgisi zihnime aktı.

 Bağırarak uyandığımda gerçekten göremediğimi fark ettim. Her yer zifiri karanlıktı. Eşimin kalkıp telaşla ışığı yaktığını işittim ancak gözlerimdeki sancı devam ediyordu ve en ufak bir ışık dahi göremiyordum. “Eray gözlerin!” diye haykırdı Hande. “Gözlerin tamamen beyazlaşmış."


Nisan Yağmurları

  Merhabalar, hayatın akışına kapılıp burayı unutuyorum bazen. :) Eskisi kadar kitap, anime tanıtımı falan yazasım da yok. Ben zaten her zam...