Kelime oyunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kelime oyunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2022 Cuma

Zorkan'ın İlkeleri (Kelime Oyunu 79)

 Bir süredir kelime oyununa katılamamıştım. Kısa da olsa bir şeyler yazmak istedim. Zorkan'ın romanda yazdığımdan önceki bir dönemine yer verdim bu kez. Bu haftanın kelimeleri: gemi, toprak, nefes, kral, hücre



 Sabaha karşı şiddetlenen tipiyle birlikte buz kaplı toprakların üzerine kalın bir kar tabakası daha serildi. Şehir her zamanki gibi sessizliğe bürünmüştü. Dışarıdan bakınca evlerde herhangi birinin yaşadığına dair belirti yoktu. Ancak gün doğumundan sonra hayat başlardı burada. Kar yılın her ayında adeta krallığını ilan ediyor, hakimiyetini sürüyordu. Sert doğa koşullarına insanlar uyum sağlamayı öğrenmişti. 

 Taş sarayda gözcüler hariç kimse ayakta değildi. Kolay kolay Dazzap’a bir düşman sızamazdı, dışarıdan gelip de kimse böyle bir ülkede yaşamak istemezdi zaten. Soğuk hava nefes kesiciydi.

  Sert yatağında düşlere dalmış olan Lider Zorkan bir zaman sonra kan ter içinde uyandı. Pencereyi aralayıp buz gibi ayazın kendisine saldırmasına izin verdi. Uzaklara dalmıştı, pek bir şey hissetmiyordu. Rüyasında kanlı, karanlık bir savaşın içinde kalmıştı. Öfke doluydu ve geri adım atmaya niyeti yoktu. Aldığı darbeler öyle acı doluydu ki bu önceki hiçbir dövüşüne benzemiyordu. Rüya olmasına rağmen bedeni acı karşısında kasılmıştı.

 Lider, bir süre rüyanın etkisinden çıkamadı. Gerçek gibiydi, belki de haberci bir rüyaydı. Günün birinde o anın geleceğini düşündü. “Ne olursa olsun o an geldiğinde hazır olacağım. Çıktığım yolda tereddüt etmem, sonuna kadar giderim, ölümle sonuçlanacak dahi olsa.” Yüzüne vuran kar taneleri ona halkını anımsatıyordu. Dazzap’ta yaşam hiç kolay değildi ve çocuklar bile mücadele içinde büyürdü. Zorkan'ın halkı ve kurtları için yapmayacağı şey yoktu. Ailesinin gözünde her ne kadar acımasız, kinci biri olarak kalsa da onu Zorkan yapan bu özellikleriydi. 

 Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kara haber saraya ulaştı. Yakınlarda bir köy tamamen çığ altında kalmıştı. Zorkan hiç düşünmeden savaşçılarıyla yola koyuldu. Kurdun üzerinde olabildiğince hızlı ilerlerken endişeliydi. Çığ felaketi başlarına gelebilecek en kötü şeydi ve tüm önlemlere rağmen her yıl kayıplar veriyorlardı. 

 Tipi durmuşsa da bir metrenin üstünde yağan karda ilerlemek güçtü. Kurtlar sessizce mücadeleyi sürdürüyordu. Çığ düşme riskinin olduğu anlarda asla ulumazlardı, iyi eğitimlilerdi. Zorkan daha bir ay önce ziyaret ettiği köyün yerinde bembeyaz örtüyü görünce içi sızladı. Verdiği emirle savaşçılar ve kurtlar dört bir yana dağıldı ve kurtarma çalışmalarına başladı. Kendisi de koşarak can pazarının yaşandığı yere daldı. Kazma ve küreklerle karı temizliyor, yıkılan evlere ulaşmaya çalışıyordu. Yıkılan taş duvara ulaştığında hızla taşları kenara çekmeye başladı. Buradan herhangi birinin sağ çıkması mümkün görünmüyordu. Yine de can havliyle çalışmaya devam etti. Bir süre sonra hareketsiz halde yan yana duran bir kadın ve çocuğa rastladı. Üzüntü içinde ikisini sıkıştığı yerden çıkardı ve kucağındaki çocuğu karlar içine yatırırken lider masmavi gözlerinden akan yaşlara hakim olamadı. Çocuğun minik bedeni üzerine ölümün soğuk beyazlığı çökmüştü. Çok ölüm görse de bu ayrı etkilemişti Zorkan’ı, hele de o sabah gördüğü rüyanın ardından.

 O gün saatler geçmek bilmedi, pek çok cenaze çıktı. Kurtulanlar ızdırabını bile sessiz yaşıyor, haykırarak dışarı vuramıyordu. Yeni bir çığın inmesinden korkuyorlardı. Yaralılardan biri kendine geldiğinde liderle görüşmek istedi. Haberi alan Zorkan henüz tedavisi süren adamın yanına gitti. Adam güçlükle konuştu. “Liderim, bu sıradan bir felaket değildi. Olaydan hemen önce ıslık sesi duydum, o kadar kuvvetliydi ki anında çığ başladı. O sırada herkes uyurken ben dışarıdaydım. Olanları görünce insanları uyarmaya çalıştım fakat yapabileceğim pek bir şey yoktu.”

 “Anlıyorum, zorlama kendini. Sen elinden geleni yaptın, verdiğin bu bilgi çok önemliydi. Ne olursa olsun bulacağım o kişiyi.”

 Savaşçılarını topladığında liderin gök mavisi gözleri öfkeyle yanıp tutuşuyordu. Masum insanlara bunu kim yaptıysa affetmeyecekti. “Onu bulun çabuk, cezasını kendi ellerimle vereceğim!” 

 En iyi iz sürücüler sayesinde günler süren bir takip başladı. İyice sabırsızlanan lider sonunda arayışa katıldı. Chitan, liderin sağ kolu, yanına gelip son durumu aktardı. “Efendim, aradığımız kaçağın hep bir adım gerisinde kalıyoruz. Bunu nasıl başarıyor bilmiyorum ama sürekli izini kaybettirmeyi başarıyor ve kaçıyor. Sanki doğaüstü bir güce sahip.”

 “Onu bulmadan bize rahat yok Chitan. Neye sahip olursa olsun yaşattıklarının bedelini ödeyecek. Gerekirse tüm ülkeyi karış karış arayacağız.” 

 “Haklısınız Efendim, muhakkak elimize geçecek. Kaçış güzergahı karışık olsa da deniz üzerinden gemiyle karşı kıtalara geçmeyi deneyebilir. Bu yüzden tüm çıkış noktalarına adamlarımızı yerleştirdim.”

 O sırada savaşçılardan birinin getirdiği haberle Zorkan kurduna atladı. Yön değiştiren avı yakalamak için önden gidecekti. Kurt ileri atılınca lider onun parlak, gür tüylerini kavradı. “Daha hızlı dostum! Yetişmeliyiz ona.” Kurt itaat ederek olanca hırçınlığı ile koşmaya başladı. Nefes kesici ayaza rağmen ikisi de avına odaklanmıştı. Dakikalar birbirini kovalarken Zorkan'ın içindeki ateş giderek büyüyordu. Günlerdir unutamadığı o manzaraların bedelini ödetecekti. Vadiyi kısa yoldan aşıp düzlüğe çıktıklarında atlı bir yabancıyla karşılaştılar. Ağaçların arasındaki kapüşonlu adam atını bağlamış, bir taşın üstünde oturuyordu.

 Zorkan kılıcını çıkarıp kurdun üstünden atladı. Kaçan biri yerine burada rahatça oturan bu adama rastlamak onu şaşırtmıştı. Aradığı adam gerçekten bu muydu? Ani kararla ona doğru koşup kılıcını doğrulttu. “Çığa sebep olan sen miydin söyle?”

 Yabancı, kafasını kaldırınca kapüşonu geriye düştü, gri saçları açığa çıktı. “Lider Zorkan, ben de seni bekliyordum, canını almak için.” Adamın sinir bozucu gülümsemesine saldırarak karşılık verdi lider. Oturan yabancı da anında kılıcını çekti ve dövüş başladı. Kurt hiddetli şekilde hırladı, tam saldırıya geçiş pozisyonu almıştı ki Zorkan sol eliyle durmasını işaret etti. Diğer eliyle olanca kuvvetiyle kılıcı indiriyordu. Hamlelerinin bir kısmı boşa çıkınca sabrı taştı. “Neden yaptın bunu?” diye gürledi.

 İki eliyle tuttuğu kılıcını savurdu adam. Zorkan’ın gücü karşısında tek elle dövüşmekte zorlanıyordu. “Sen on yıl önce babamı öldürdün! Kanyullu define avcısını hatırladın mı? Sana esas acıyı yaşatmaya geldim.”

 Liderin sert bakışlarında en küçük bir yumuşama olmadı. Saldırıyı sürdürürken konuştu. “Senin baban define avcılığı dışında bir de para için organ çalıyordu.”

 “Kes! Yalanlarına ihtiyacım yok.”

 “Baban buydu işte! Dazzap'ta bile kaç kişiyi öldürdü haberin var mı? Merhametsize merhamet edilmez. Teslim ol!”

 “Beni de öldürmen için mi teslim olayım, hiç sanmıyorum. Baba babadır, ölümünü asla kabullenemem. Yıllarca ben de çok acı çektim. Sen her şeyi mahvettin!”

 “Acı çektiğini söylediğin durumu sen başkalarına reva görmüşsen sadece nefretinin esiri olmuşsun demektir. Bir dön bak yaptıklarına, orada tam doksan beş kişinin ölümüne sebep oldun!”

 Yabancının elleri titriyordu, gözleri kızarmıştı. Delicesine bağırdı. “Yeter, sus! Seni öldürebilmem ve canını yakmam için birilerini yem etmem gerekiyordu.” 

 “Yem ha? Senin için söylemesi bu kadar kolay demek?” Zorkan yaşadığı ani öfke ile kılıcını indirdi. Ancak kulaklarına giren keskin bir ağrı yüzünden hedefini ıskaladı ve taşa çarpan kılıç ikiye bölündü. Bir çırpıda geriye sıçrayan rakibi tereddüt içinde ona doğru yürüdü.

 Liderin beyninde bir uğultu vardı sanki, görüşü bile bulanıklaşmaya başlamıştı. Kulaklarından kan sızınca dengesini kaybedip düştü. Sancısı dayanılmaz boyuttaydı. Yabancı, tamamen haklı olduğuna kendi inandırdı ve son vuruşu indirmeye hazırlanırken kurt üzerine atladı. 

  Kurt pençelerini ve dişlerini geçirmeye başladığında adam çığlıklar atıp kurdun elinden kurtulmaya çalıştı. Sancı birden kesilince Zorkan telaşla kalkıp kurdu durdurdu. “Sakin ol, geri çekil!” Liderin baskın ses tonu karşısında kurt kanlı pençelerini kara sürdü ve gergin şekilde uzaklaştı. Sırtındaki tüyler iyice kabarmıştı, ağzından kan damlıyordu. 

 Yabancı boynundan ve göğsünden derin yaralar almıştı. Zorkan sıkıntı içinde başını iki yana salladı, daha önce kurt izni dışında böyle bir şeye kalkışmamıştı. Adamın yarasına bastırdı ama durumu iyi görünmüyordu. Öteden atların ayak seslerini işitince hemen bağırdı. “Buradayız! Çabuk olun! Hemen saraya dönmeliyiz.”

  Savaşçılar, yaralıyı dikkatle taşıdılar ve hep birlikte saraya doğru yola çıktılar. Lider, adamın tedavisinin yapılmasını ve iyileştiğinde hücreye atılmasını emretti. Bu süreçte düşünmesi için çok vakti oldu. Gergin halde volta atıp duruyor, burnundan soluyordu. O adam affedilmeyecek bir suç işlemişti. Onun sözleri yüzünden zayıflık gösterirse hayatını kaybetmiş insanlara ihanet etmiş olurdu. Sert kuralları sayesinde ülkede güvenliği sağlayabiliyordu yoksa kuş uçmaz kervan geçmez bu yerlerde suçun, zulmün önünü alamazdı. 

 Bir süre sonra adamın aldığı yaralar yüzünden öldüğü haberi geldi. Zorkan seçim yapmaktan kurtulmuşsa da içi içini yemeye devam ediyordu. Adamın tedavi edildiği revire gitti. Lider yanlız kalmak istediğini belirtince sağlık ekibi oradan ayrıldı. Masadaki adamın boynundaki derin diş izleri göze çarpıyordu. Dökülen kanlar masanın ayaklarından aşağıya süzülüyordu. 

 Pencereye dönüp dışarıdaki karlı dağlara baktı lider. Yerli ya da yabancı bazı çevrelerce zalim lider olarak anıldığını biliyordu, asla abisi ve babası yumuşak başlı olamamıştı. Hayat siyah ya da beyazlardan oluşurdu onun için. Öfkeyle yumruklarını sıktı. “Ben ezilmişler için ezmeyi, vicdansızlara karşılık acımasızlığı, masumları korumak için kalbimi taşlaştırmayı seçtim. Zafiyet göstermek suça kapı aralamak olur. Ölümün bir kurdun elinden oldu. Gerçekten bir anlığına sana acıyacak gibi oldum ta ki sen o insanların yem olduğunu söyleyip hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeyene dek. Kararlılığımın kırılmasına bir daha asla izin vermeyeceğim.” Zorkan beyaz örtüyü adamın üstüne çekip kuvvetli adımlarla odadan ayrıldı. 


10 Nisan 2022 Pazar

Ölüm Neferi Ceddil (Kelime Oyunu 71)


 Merhabalar. Her hafta verilen 5 kelime ile ilgili öykü, şiir, deneme yazabiliyoruz. Bu haftanın kelimeleri: Çığ, çekmece, rüya, avuç, oda



 Güneş dağların ardında batıyor, bulutlar bir ressamın elinden çıkmışçasına kızıla bürünüyordu. Akşam meltemi tepelerde esiyordu. Ceddil atları ağaca bağladıktan sonra Azaka onların su ve yemlerini verdi. Yorgun halde çimlere oturan Azaka bir şişe suyu başına dikti, kana kana içti. Ardından ağzını silip şişeyi çantaya koydu. “Bir şey mi oldu? Bugün fazla durgunsun.”

 “Son günlerde  garip rüyalar görüyorum. Şu şeyle ilgili...” dedi Ceddil ellerine bakarak.

 “Anlıyorum. Bilinçaltına işleyen bir şeyden kurtulman kolay olmaz. Hepsinin geride kaldığına inanıyorum artık korkman için bir sebep yok.”

 “Tekrar etmesinden korkuyorum, ne zaman ne olacağını bilememek çok yıpratıcı.”

 “Daha önce nasıl üstesinden geldiysen yine gelirsin. Ve ben seni yanlış bir şey yapmaktan uzak tutacağım. Hadi takma artık kafana, hava iyice kararmadan yerleşelim.”

 Ceddil neşelenmek için zorladı kendini, Azaka’dan daha fazla öğüt dinlemek istemiyordu. Eskiden ele avuca sığmaz biriyken içinde bulunduğu çıkmaz onu zamanla ehlileştirmişti. Karamsarlık ruhuna tersti ama Ölüm Neferi olduğu gerçeğiyle yüzleştiğinden beri hayatı alt üst olmuştu. Sırt çantasındaki uyku tulumunu ve diğer malzemeleri çıkarırken ağaçların arasındaki bir şey gözüne çarptı. Hızla dönüp baktığında herhangi birini göremedi. “Yorgunluktan galiba,” diye mırıldandı. Sabahtan beri çok yol kat etmişken kim onları takip edebilirdi? Yine de gecenin geri kalanında huzursuzluk yakasını bırakmadı.

 Uzaktaki yırtıcı hayvanların ulumaları geceye ses katan tek şeydi. Uyku tulumunun içinde sırt üstü uzanmış halde uyuyakaldı Ceddil. Rüya aleminin dolambaçlı sokaklarında kaybolmuştu. Yolunu bulmaya çalışırken ardından gelen ayak sesleri hiç kesilmemişti. Etrafta kimse olmamasına rağmen çok yakından gelen sesler onu rahatsız ediyordu. Karşısına çıkan boş kulübeye attı kendini. Oda sanki hiç terk edilmemişçesine tertemizdi. Ceddil ne aradığını bilmiyordu fakat içinden gelen sesin onu yönlendirmesine izin verdi. Karanlıkta aceleyle dolapları, çekmeceleri karıştırmaya başladı. Ansızın gaz lambaları yanınca her yer aydınlandı. Odanın dört duvarı da boydan boya aynayla kaplıydı. Gördüğü kendi görüntüsü Ceddil’i şoka uğrattı. Yüzündeki korkunç ifadenin önce başkasına ait olduğunu sandı, geriye doğru seğirtince tökezledi. Gözlerindeki vahşi, delilik dolu ifadeyle birleşen, alnından çenesine kadar uzanan ağ şeklindeki kırmızı damarlarla insan olmaktan çok uzak görünüyordu. Ellerinden cızırdar gibi çıkan kara dumanlar adeta sıradaki kurbanını arıyordu. Nefesini tutmuş halde irkilerek uyanan Ceddil ciğerlerine hızla oksijeni çekti. Hemen kalkıp suyla yüzünü yıkadı.

 “Kabus mu gördün?” Azaka da uyanmış, esniyordu.

 “Dönüştüğümde böyle göründüğümü bilmiyordum.”

 “Eh, pek de sevimli göründüğün söylenemez. O şekilde seni kim görse ödü kopar.” Azaka ortamı yumuşatmak istiyordu ama birden dikkat kesildi. Ayağa kalkarak etrafa bakındı. Sesleri olduğundan yüksek işitmek sahip olduğu özel gücün en önemli faydasıydı. “Ayak sesleri duyuyorum, üç kişiler.” Hemen kılıcını çıkardı. Ceddil de dikenli topuzunu uzandı. “Benim için geliyorlar,” dedi kaşlarını çatarak.

  “Anlamadım, bu ne demek oluyor?”

 “Son günlerde gördüğüm rüyalarda peşimde birileri vardı. Kontrolümün dışına çıkan özel gücüm birilerinin kulağına gitmiş olmalı.”

 Azaka sessizliğini korudu. Seslerin ne yönden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Bir okun havayı yararak ilerlediğini fark ettiği anda sıçradı ve Ceddil’i devirdi. Ok, hemen arkalarındaki ağacın ince gövdesine saplanıp kaldı. “Durumu anladılar, uzaktan saldırıyorlar,” dedi Azaka. Başlarını aşağıda tutarak gizlenmeye çalışırlarken ok yağmuru başladı. Atlar korkuya kapılarak kişnedi, kaçmaya çalıştı. Bir süre sonra saldırıların sonu geldi. Konuşmaları dinleyen Azaka hareketlendi. “Hadi gidelim. Adamlar seni öldürmeye gelmiş, peşini bırakmayacaklar. Şu an başka bir plan hakkında tartışıyorlar.”

 “Niye kaçalım ki onları alt edebiliriz. Gelecekleri varsa görecekleri de var,” dedi Ceddil. Yabancıların niyetinin farkındaydı ama kaçıp gidemezdi. Her ne kadar başkalarının lanet olarak adlandıracağı bir güce sahip olsa da bu sayede büyük bir düşmanı yenmişti. Öne doğru çıkınca Azaka kolundan tuttu. “Dur, ne yapıyorsun?”

 “Sakin ol sadece onlarla konuşmak istiyorum.”

 “Bunun işe yarayacağını sanmıyorum. Geliyorlar bile, ne yapmaya çalışıyorsun?”

 Kısa süre sonra üç kişi ağaçların arasında belirdi. Silahları ellerinde, tetiktelerdi. Koyu renk kıyafetler içinde seçilmeleri pek kolay olmuyordu. Hepsi de cüsseliydi, güçlü görünüyordu. Hiçbir şey demeden doğrudan saldırıya geçtiler. Topuzunu savurarak karşılık verdi Ceddil. Baltalı olan kolayca bu hamleyi savuşturdu. “Ne istiyorsunuz benden?” dedi Ceddil. Tüm gücüyle bir kez daha vurmaya yeltenince rakibi yana sıçradı.

 “Sen varlığınla tehlike saçıyorsun, yaşamana izin veremeyiz,” dedi kalın sesli adam.

 “Buna siz mi karar vereceksiniz?” dedi Azaka. Bir yandan dövüşürken bir yandan laf yetiştirmeyi ihmal etmiyordu. Arada ses saldırıları ile düşmanları sersemletiyordu.

 “Bakın canınızı yakmak istemiyorum, buna hemen bir son verin,” dedi Ceddil.

 Adamlar onun sözüne aldırmadı. Dakikalar süren kapışma sonucunda iki taraf da üstün gelememişti. Ceddil alnında biriken teri elinin tersiyle sildi. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Topuzu sıkıca kavradığından avucu sızlamaya başlamıştı. İki taraf da bir anlığına durunca adamlardan biri pes etmiş halde lafa girdi. “Bizim aile bu işe asırlar önce başladı. Ölüm Neferleri tespit edildiğinde yok edilir. Büyük bir savaş patlak vermişse bir Ölüm Neferinin ortaya çıkması muhtemeldir. Seni gördük, neler yaptığını...”

 Ceddil’in rengi atmıştı. Savaşta kendine geldiğinde ellerindeki kanı, üstüne sıçrayan et parçalarını hatırladı. Midesi kalkar gibi oldu, elleri titremeye başladı. Kendini savunacak sözler bir türlü ağzından dökülmüyordu. Onun yerine Azaka konuştu. “Hatırlatırım, o savaş Ceddil’in sayesinde sonlandı. Onu böyle suçlamaya hakkınız yok.”

 “Her şeye rağmen o, patlamaya hazır bir bombadan farksız. Kötü niyetli kişiler onu safına katarsa başımıza gelecek felaketleri düşün.”

 “Arkasında ben varken Ceddil kontrolden çıkmayacak. Hem o kimse tarafından kullanılacak biri değil.”

 Adamlardan en kısa olanı devam etti. “Sesin Muhafızı olmana çok güveniyorsun anlaşılan. Neredeyse seni de öldürüyordu değil mi? Büyük bir risk aldığının farkında mısın?” Azaka yumruğunu sıktığında Ceddil omzuna dokundu.

 “Sizi ikna etmek imkansız, farkındayım. Böyle olmayı ben seçmedim, buna rağmen yaptıklarımın yükünü fazlasıyla üzerimde hissediyorum. Sizin açınızdan bakınca nasıl göründüğünün farkındayım ama ben bu sorunu aşacağıma inanıyorum. Öncekiler gibi intihar etmeye de...” Ceddil bir an durdu, olanlar yüzünden geçmişte ne kadar da sarsıldığını, Yenira sayesinde aklını başına aldığını anımsadı. “sizin elinizde ölmeye de niyetim yok. Bu güç bana bahşedildiğine göre gerektiğinde ve doğru şekilde kullanmak için elimden geleni yapacağım.”

 Azaka gururlu bir anne edası ile Ceddil’i dinliyordu, sonunda özüne döndüğü için mutluydu. Az önce saldırgan şekilde konuşan adamın bakışları az da olsa yumuşamıştı ama işini bitirme konusunda kararlıydı hâlâ. “Böyle olmasını istemezdim. Gerçekleri gör, kimse bu çapta bir güçle başa çıkamaz. Önünde sonunda bir katliam makinesine döneceksin.” Sözlerini bitirdiğinde acıyarak baktı Ceddil’e.

 “Son sözünüz bu mu?” dedi Ceddil. Yüzü alev alev yanıyordu. Öfkesini dindirmek için ağır ağır nefes aldı. Bu kadar kolayca yargılanması ve hayatına son verilmek istenmesi gururunu incitiyor, duyduğu hayal kırıklığı içinde çığ gibi büyüyordu.

 Bir süre sonra yer çatırdamaya, patlamalar olmaya başladı. Gürültü kulakları sağır edebilecek kadar yüksekti. Ceddil ayaklarının altındaki titreşimi hissedince şaşkınlıkla etrafa bakınmaya başladı. Saldırganlar bağırarak telaş içinde ortadan kayboldu. “Yanardağ faaliyete geçmiş olmalı. Kaçalım!”

  Azaka ayakta donmuş gibi duruyor, hiçbir bir tepki vermiyordu. Ceddil endişeyle onu sarstı. “Hadi gidelim, ne yapıyorsun?” Ciddi görünen Azaka hayatı buna bağlıymış gibi son derece konsantre olmuş, alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Gürültüler yavaş yavaş kesilince gözlerini açtı. Ceddil’in gergin bakışlarıyla karşılaşınca gülmeye başladı. “Yapamayacağım sandım ama adamları iyi korkuttum değil mi?”

 “Off ya, sen miydin? Kendini çok aştın söyleyim sana. Bir an ben bile deprem oluyor sandım.” Azaka umursamaz ama yorgun bir halde omuz silkti. “Hak ettiler ama. Hadi onlar anlamadan uzaklaşalım, burada daha fazla olay çıkmasını istemiyorum.”

 “Delisin sen,” dedi Ceddil başını iki yana sallayarak.

 “Daha önce de söylemiştin. Bir delinin yanında olduğuna göre sen de pek akıllı sayılmazsın.” Ceddil istemsizce gülümsedi ve ikisi birlikte ipini koparıp kaçmış olan atların ardından koştu. Geceye karıştılar.


3 Nisan 2022 Pazar

Canas'ın Düşüşü (Kelime Oyunu 70)

 

 Kelime Oyununun bu haftaki kelimeleri: çember, sır, beden, deli, bilinç. Uygun kelimeler denk gelince yine eski karakterlerime ait bir öykü yazdım. Savaş Çığırtkanı'nı daha önce okumamış olanlar için spoiler içerir. :))




 Ay ışığının vurduğu sokakta hızlı adımlarla ilerliyor, insanların dikkatini çekmemeye çalışıyordu.  Pelerini sırtında dalgalanırken yüzünü saklamak için kapüşonunu iyice indirdi. İnsanların simalarına bile bakmıyor, bakışlarını aşağıda tutuyordu. Tanıdık yüzlerle karşılaşmaya şu an hazır değildi.

 Son olanlardan sonra aradan iki yıl geçmiş, düşünmek için çok vakti olmuştu. Geçmişi bir enkazdı onun için, bu yüzden kendine yeni bir gelecek inşa etme niyetindeydi. Geçirdiği o buhranlı vakitlerde zaman zaman delirmenin eşiğine geldiği olmuştu. Ayağa tekrar kalkmayı her zaman yanında olan genç kadına borçluydu. Dönüp ona baktığında endişeli olduğunu gördü.

 “Bunu yapmak istediğine emin misin? İçim pek rahat değil,” dedi Ezva.

 Her ne kadar yüzünü gizlemeye çalışsa da parlak yeşil gözleri dikkat çekiciydi. Ve Canas bu gözlere ne zaman baksa huzuru, yanlız olmadığını hissediyordu. Canas kararlı bir şekilde konuştu. “Sormana gerek var mı? Emin olmasam buraya gelmezdim.”

 “Eğer yakalanırsan her şey biter.”

 “Buna asla izin vermeyeceğim.”

 Uzun süredir peşinde oldukları adam onları bu şehre kadar getirmişti. Saraya bu kadar yakınken Canas’ın pek iyi hissettiği söylenemezdi ama kendine biçtiği görevi her şeyden çok önemsiyordu. Yıktıklarının bir telafisi  olarak görüyordu bunu. Kalabalığı aşarken tek derdi burada vakit kaybetmemekti. Farkında olmasa da suçluluk hissi tekrar gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Hele de babasının ölümü aklına gelince sıcaklamaya başladı, boğazına bir yumru oturmuş gibiydi. Hislerini bastırmaya çalıştı.

 Kendisine çizdiği yol gereği bir süredir gizli çalışıyor, ülkeye sızan casusların, suçluların izini sürüyordu. Ezva’nın da yardımı ile onları etkisiz hale getiriyordu. Fakat kimliği açığa çıkacak olursa bu, ülke sınırlarının bile dışına taşacak büyük bir soruna sebep olurdu.

 “Puruna elindeki sahte elçilik belgesi ile saraya girmeye çalışacaktır. Bu iş için bir Algı Bozucu’nun seçilmesi manidar. Bir rastlantı sonucu bunu fark etmesem anlayamazdım.”

 “O Galnas’ın elçisi olarak görünüyor. Bunda hâlâ oranın eski liderinin parmağı olduğunu mu düşünüyorsun?”

 “Galnas’ın yeni lideri barışçı ve uzlaşmacı biri. Böyle bir işe kalkışacağını sanmam. Olsa olsa bir süre önce zindandan kaçtığını duyduğumuz eski lider yapmıştır bunu. Kardeşleriyle tekrar taht kavgasına girmek için güç toplama niyetinde olabilir.”

 “Onu yakalayıp sorgulamadan bundan emin olamayız ve Algı Bozucuları konuşturmak hiç kolay değildir.”

 Canas’ın yüz hatları gerildi, bakışları sertleşti. Farkında olmadan parmaklarıyla kılıcının kabzasını sıkmaya başlamıştı. “Ne olursa olsun onu konuşturacağım.” Ezva, onun bu konuda biraz duygusal davrandığının farkındaydı. Canas, geçmişteki ihaneti hiç unutmamıştı ve onlardan nefret ediyordu. “İstersen bugünlük bırakalım. Gece geç vakitte göze çarpmak istemeyiz. Kalacak bir yer bulalım,” dedi genç kadın. Canas istemese de onu dinledi.

 Puruna ertesi sabah konakladığı handan ayrılınca atına atlayıp saraya doğru yola koyuldu. Yolu yarılamışken etrafı saran sis tabakası dikkatini çekti. Önce aldırış etmese de iyice yoğunlaşan sis yüzünden hiçbir şey göremez oldu. At kişnemeye başlayınca eli hemen kınındaki kılıcına gitti. Silahını çekip aşağı atladı. Yaklaşan ayak seslerini işitiyordu. “Kim var orada?”

 “Tekrar karşılaştık Puruna.”

 Adam yüzünü göremese de sesin sahibini tanımıştı. “Beni mi takip ettin, ne istiyorsun? Hem adımı daha önce söylediğimi hiç hatırlamıyorum.”

 Birkaç adım daha attıktan sonra Canas’ın bedeni sislerin arasında açığa çıktı. Yüzü yine kapüşon ile yarı yarıya kapalıydı. Buna rağmen Puruna onun keskin yüz hatlarını unutmamıştı. Canas bir sır veriyor gibi gizemli ve tane tane konuştu.

 “Gemide ayak üstü sohbet ettiğimiz anı hatırladın mı? Bir eğitmen olduğunu ve yeni görev yerine gitmekte olduğunu söylemiştin.”

 “Doğru, ben de Sarmav Şehri’ne bu yüzden geldim.” Adam Canas’ın lafı daha da uzatacağını anlayıp sabırsızlanmıştı.

 “Yalan söyleyen bir insanı gözlerinden anlarım. Dahası o gün seni izlerken bir olaya şahit oldum. Gemide kavga çıkaran bir sarhoşa haddini bildirmek istedin ve onun aklıyla oynadın. Adam geminin batmakta olduğunu sanıp feryat etmeye başladı. Can simidine sarılıp aşağı atlayacakken zor durdurdum onu.”

 “Adam kafayı bulmuş, bunun benim suçum olduğunu nereden çıkardın? Hem bu sis de ne böyle, yoksa sen?” Puruna gerilmeye başlamıştı.

 “Daha bitirmedim. Şüphelendiğim için seni izlemeye başladım. Bil bakalım ne buldum?” Cebinden damgalı bir kağıt parçası çıkardı. “Bunu posta kuşuyla gönderdin. Durdurmak için onu avlamak zorunda kaldım, yazık oldu kuşa.”

 İyice öfkelenen Puruna boğmak istercesine Canas’a bakıyordu. O ise hiç aldırmadan devam etti. “Bir casussun sen. Eşyaların arasında belgeleri de gördüm. Lider Duve’nin adını kullanarak Butah’a dair bilgi toplamaya geldin. Araştırdığımda yolcu listesinde de gözükmüyordun, gemiye kaçak binmiştin. Seni yakalamak için gemiden inmeni bekledim fakat sen yine kurnazlık edip kimseye belli etmeden ortadan kayboldun.”

 “Bu saçmalıkları dinlemek istemiyorum. Çekil yolumdan!” Puruna hızla kılıcını savurdu, yakalandığı için küplere binmişti. “Kimsin sen?” Kılıç darbesinden kolayca sıyrılan Canas’ın dudakları yukarı kıvrıldı. “Yaşayan bir ölüyüm ben,” dedi kılıcını kendine siper ederek.

 İkisi de oldukça hızlı dövüşüyordu. Yerdeki nemli, toprak zeminde derin ayak izleri belirmişti. Bir süre sonra Canas ayaklarının altındaki toprakla birlikte yükseldiğini görünce şaşırmadı. Bunun sadece göz yanılması olduğunu biliyordu. Öne doğru bir adım attığında yine yerde olduğunu gördü. İkili arasındaki mücadele devam ederken Canas bu kez gökten üzerine büyük bir alev topunun düştüğünü gördü. Geçen her saniyede sıcaklık o kadar artıyordu ki kılıcı tutan eli gevşedi. Geçmişin anısı zihnine hücum etti, yine yanıyordu. Ateşi hızla yükseldi, elleri titriyordu. Nefes almakta bile zorlanıyordu. Baskıya daha fazla dayanamayıp kendini yana attığında bacağını bir şeyin kestiğini hissetti. Acıyla yerde yuvarlandığı sırada Ezva’nın atını süratle sürdüğünü gördü. Ters bir durumla karşılaşırsa müdahale etmek üzere geride bekliyordu. Saldırısı ile Puruna’yı bayılttı.

 Canas’ın yüzü acıyla kasıldı. Bacağındaki kesiğe eliyle bastırdı, kanı durdurması gerekiyordu. Sis yavaş yavaş etkisini kaybediyorken saray savaşçılarının yaklaştığını fark etti. “Kahretsin!” Etrafları sarılmış, çember içine alınıyorlardı. Atın üstünde ilerleyen Yenira okuyla nişan almıştı. Canas doğrudan ona saldırılmadığı sürece Yenira’nın karşılık vermeyeceğini iyi biliyordu. “Teslim olun!” diye bağırdı savaşçı.

 Ezva, Canas’ın uzattığı elini tuttu ve onu yukarı çekti. Hızla oradan uzaklaştılar fakat savaşçılar peşlerini bırakmaya niyetli değildi. Birkaç uyarı oku yanlarından fırlayıp geçti. Canas arkaya bir bakış attığında Puruna’nın yakalandığını gördü. Yine de içi rahat değildi, onun kim olduğunu bilmedikleri için kandırılmaları kaçınılmazdı. İzlerini kaybettirmeyi başardıklarında Canas düşüncelere daldı. “O adamı öylece bırakamam. Bir şekilde saraya girmem lazım.”

 “Bu çok riskli, ne söylediğinin farkında mısın? Hem yaralısın, bir yere gidemezsin.” Ezva hemen bez çantasından ilk yardım malzemelerini çıkarmaya başladı. Canas’ın başına buyruk, gözü kara hallerine alışmıştı. Yine de gerektiğinde onu dizginlemeye çalışırdı.

 Görkemli sarayda rutin işler devam ederken Puruna sorguya çekildi. Elçi olduğu anlaşılınca Lider Boratak’ın huzuruna çıkarıldı. Elçi sıfatıyla Butah’a geldiğini ve saldırıya uğradığını anlattı. Boratak o konuşurken sessizce dinledi, mavi gözlerinde şüphe vardı. “Saldırganın kim olduğunu söyleyebilir misin?”

 “Üzgünüm efendim, hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Fakat onun Sisle Yıkananlardan biri olduğunu düşünüyorum. Dövüş öncesinde aniden etrafımızda sis belirmişti.”

 “Demek öyle. Bu önemli bir konu.” Lider daha sonra yardımcısına döndü. “Onun kim olduğunu bulmalısın Yenira. Niyeti neymiş öğrenelim.”

 “Elimden geleni yapacağım.” Yenira o ikisini ellerinden kaçırdığı için kendine kızıyordu. Liderden izin isteyip huzurundan ayrıldı.

 Gece odasına çekilen Boratak durgundu. Odadaki göz alıcı, özel işlemeli eşyalar üstüne geliyordu adeta. Altın varaklı aynadaki yansımasına baktı. Kendi yüz hatlarında Canas’ı görür gibi oldu. Şu ana kadar tanıdığı tek bir Sisle Yıkanan vardı. O da savaşta gözlerinin önünde gitmişti. “Neden Canas?” diye fısıldadı. Bulunduğu konum sandığından da elini kolunu bağlıyordu. Sorumluluğun ağır yükünü alacağı her kararında hissediyordu. Üzerinde baskı olmadan, rahatça hareket edebildiği eski günlere özlem duyuyordu.

 İki gün sonra...

 Canas gece yarısından sonra sarayın yüksek duvarlarının karşısında dikiliyordu. Görünmez hale geçmişti ama ilk adımı atmak zor geliyordu. Yaşadığı yere dönmek hislerini pek de olumlu etkilememişti. Kendi hayatıyla birlikte pek çok şeyi mahvetmişken şimdi içeriye nasıl girebileceğini düşünüyordu. Sonunda ne amaçla buraya geldiğini anımsayıp harekete geçti.

 Sessizce içeriye girmeyi başardığında özel misafirlerin ağırlandığı batı kanadına yöneldi. Adımlarının ses çıkarmamasına özen göstererek karanlık koridorda ilerledi. Puruna’yı yatağında uyurken buldu. Kuvvetle ağzına bastırdı ve hançerini çıkardı. “Ses çıkarmadan beni dinle. Şimdi seninle dışarı çıkacağız. Bir hileye başvuracak olursan ölürsün.” Şok içindeki Puruna başını salladı hemen. Boynuna bastırılan soğuk hançerin derisine girmesine ramak kalmıştı. Canas adamın ağzını ve ellerini bağladı. Onun da zoraki yardımı ile kısa sürede dışarı çıktılar. “Sorgu zamanı,” dedi Canas. Sesinden bu anı sabırsızlıkla beklediği anlaşılıyordu. Soğuk terler döken Puruna içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın yollarını düşünüyordu. Ezva’nın beraberinde getirdiği ata binip uzaklaştılar.

 “Çabuk izleyelim onları! Lider Boratak’a da haber verin,” dedi dürbününü indiren Yenira. Yabancıyı içeriye girerken görememişti ama Puruna’yı sürüklercesine dışarı çıkarışını fark etmişti. Bu kez izlerini kaybetmeyecekti.

 Ormanın içlerine kadar ilerlediklerinde Canas takip edildiklerini anladı. Çok sayıda atlı savaşçı peşlerindeydi. Canas işini riske atmamak için kılıcının kabzasıyla sertçe Puruna’nın ensesine vurdu. Bilinci kapanan adamı atın sırtına yatırdı.

 Uçsuz bucaksız ormanın içindeki kovalamaca uzun sürdü, Canas iyice köşeye sıkışmıştı. Rotasını mecburen uçuruma doğru sürdü. Artık kaçış noktası kalmayınca atından indi, kılıcını çekti. Ezva da aynısını yaptı. “Ne yapacağız?” dedi kararsız halde.

 “Vakit kazanmalıyız, onlarla dövüşmeyi ben de istemiyorum.”

 Onlara yaklaşan Yenira atını durdurdu. Kapüşonluları süzdü, gece vakti yüzlerini görmek de zordu. Bir elinde meşale diğerinde kılıç ile ikisine yaklaştı. “Gizlice saraya girmenin suçunu biliyorsunuzdur sanırım. Yüzlerinizi açın hemen!”

  Canas sessizliğini korudu. Onun yerine Ezva konuştu. “Puruna bir casus, o hepinizi kandırıyor.” Yenira atın üstünde yatan adama baktı. “Siz kimsiniz peki? Bildiklerinizi paylaşmak yerine neden böyle bir yol seçtiniz?”

 “Size daha fazla şey anlatamam,” dedi Ezva çaresizce.

 “Puruna’yı bırakın, durumu araştıracağız. Yüzünüzü görmedikçe size güvenemem, gitmenize izin veremem.” Yenira meşaleyi yüzlerine doğru tuttu. Bir işaretiyle yanındaki savaşçı kapüşonu açmak için elini kaldırdı. Canas o anda kılıcını savurup saldırıya geçti. Ortalık bir anda karıştı. Yenira Canas’ın hamlesini durdurup onu geri püskürttü. Kısa süre önce yaralanmış olan Canas dengesini sağlamakta zorlanıyordu. Bacağına yiyeceği yeni bir darbeden zor kurtuldu. Rakiplerinin sayısı giderek artıyordu. “Daha nereye kadar bunu sürdüreceksin?” dedi Yenira. Dakikalar süren çarpışma sonunda Ezva da Canas da nefes nefese kalmıştı. İki tarafın da birbirine ölümcül darbeler indirmek istememesi dövüşü uzatıyordu.

 Canas’ın kafasından pek çok şey geçiyordu, özel gücünü kullansa çok daha fazla göze batacaktı. Yorgun halde dövüşürken az ileride beliren Boratak’ı görünce durdu. Kuzeni ile burada karşılaşmayı beklemiyordu. Boratak’ın sert bakışlarında meydan okuyan bir ifade vardı. Son gördüğünden beri pek az değişmişti. Sadece yüzündeki eski rahat ifade yoktu.

 İçi bir türlü rahat etmeyen Boratak bahsedilen gizemli kişiyi gelip kendi görmek istemişti. Ülkede çok sayıda Sisle Yıkanan olduğunu bilse de takıntısından kurtulamıyordu. Karşısındakinin yüzünü görse rahata erecekti. Atından atlayıp Canas’a doğru yürüdü. Savaşçılar da Canas’ın etrafını sardı. Boratak az önce onun yüzünü göstermemek için ne kadar çabaladığını görmüştü. Okunu çıkarıp göğsüne nişan aldı. “Kim olduğunu göster bana.” Canas’ın eli kapüşonuna gidince yüzünü açacağını düşünen  Boratak silahını biraz indirdi.

 Canas her şeyin burada sonlanmasına izin veremezdi. İnsanlar varlığından haberdar olduğu anda tekrar ruhsal bir yıkıma gireceğini biliyordu. Nefret dolu ve sorgulayıcı bakışlara maruz kalmayı, hayatının geri kalanını bir hiçliğin içinde yaşamayı istemiyordu. Yüzünü açtığı anda tüm savunma mekanizması çöker, yaşama arzusu biterdi.

  Çevik bir hareketle yanındaki Ezva’yı elinden yakaladı. Onun ne yapacağını anlayan Ezva direnmedi, onla koştu ve birlikte uçurumdan aşağı atladılar. Yukarıdakiler arkalarından ateşli oklar atarken Boratak bir anlığına Canas’ın rüzgarda açılan yüzünü gördü. “Ateşi durdurun!” diye bağırdı. Lider şaşkındı, hayal gördüğünü düşünüyordu. Bir süredir kafasına bunu taktığı için yanlış görmüş olmalıydı.

“Bir şey mi oldu, iyi misin?” dedi Yenira. Boratak uçurumdan atlayan ikilinin gözden kayboluşunu şok içinde izledi. Sonra kendini toparlamaya çalıştı. “İyiyim, bir sorun yok. Buradan düşen hiç kimse kurtulamaz zaten gidelim.”

 Yüzlerce metre yükseklikten aşağı düşerlerken Canas, Ezva’yı kaybetmemek için ona sıkıca tutunmuştu. “Üzgünüm!” diye bağırdı. Ezva korkusunu kontrol altına almaya çalışıyordu. Rüzgarın uğultusu kulaklarını doldurduğu için Canas’ı zor anlayabildi. Onun gözlerindeki şefkati, pişmanlığı görünce biraz olsun cesareti yerine geldi. Gücüne odaklandı ve düşmelerine az bir zaman kala etraflarında saydam tabaka oluşturmayı başardı. Yine de şiddetli çarpma yüzünden zırh hasar gördü. Canas sırt üstü düşmüştü, acı yüzünden birkaç saniye hareketsiz kaldıktan sonra gözleri hemen Ezva’yı aradı. Onun birkaç metre ötede yattığını gördü, kımıldamıyordu. “Ezva!” Telaşla doğruldu, sendeleyerek yanına gitti. “Uyan lütfen!” Canas ne yapacağını bilemez haldeydi. Ezva’ya bir şey olduğu gerçeğini kabullenmek istemiyordu. Bir süre sonra yeşil gözlerin aralandığını görünce derin bir nefes aldı. Genç kadının başını yerden kaldırıp bağrına bastırdı. “Çok şükür yaşıyorsun. Affet beni.” Nemli gözlerini elinin tersiyle sildi.

  Ezva güçlükle konuştu. “Her zaman yanında olmaya söz vermiştim. Affedilecek bir şey yok.”

 “Sana çok şey borçluyum. Söz veriyorum bir daha hayatını tehlikeye atmayacağım.”

 Ezva Canas’ın yardımı ile doğruldu. “Ben her şeyin farkında olarak yanında yer aldım. Sen cesur, tutkulu bir savaşçısın. Yapman gerekeni yapıyorsun ve buna kimse engel olamaz. Ben bile...”

 “Ama ben seninle yeniden doğruldum. Şu hayatta tek dayanağım sensin, seni de kaybedersem bir daha toparlanamam. Hırsımın ve korkumun gözlerimi kör etmesine izin vermemeliydim. Sen her şeyden değerlisin benim için, bunu geç anladığım için affet beni.”

 Canas’ın bu içten sözleri Ezva’nın onca zamandır beklediği şeydi. Heyecandan kalbi küt küt atarken ne diyeceğini bilemiyordu. Sırf onu bunaltmamak için hiçbir zaman karşılık beklediğine dair bir imada bulunmamıştı. Ezva sevdiği için çabalarken onun tarafından sevilmeyi beklememişti. Bu durumu o kadar kabullenmişti ki şimdi şaşkındı. Ufukta beliren gün ışığı adeta içinde açmış gibiydi. Sanki kalbinden dışarı bir şeyler taşıyordu. “Bunları senden duymak rüya gibi geliyor. Sen benim için hep ulaşılması imkansız bir noktadaydın. Aklın, ruhun hep başka yerdeydi. Buna rağmen seni sevmekten hiç vazgeçmedim.”

 Canas yaklaşıp Ezva’yı başından öptü. Kahverengi saçlardan yayılan çiçek kokusu içine doldu. En son ne zaman gerçek anlamda gülümsediğini hatırlamıyordu bile. Mutluluk ona çok uzak bir kavramdı ama şu an tüm dertlerini geride bırakmış gibiydi. Sahip olduğu güzelliklerin değerini anlamak için ellerinden kayıp gitmesini beklemeyecekti artık. “Hadi uzaklara gidelim, saklanmamızın gerekmediği yerlere.”


Kitap Alışverişim

  Ne zamandır kitap sipariş etmemiştim. Birden esince şu kitapları aldım. Üsttekiler Fırtınaışığı Arşivi Serisinin devam kitapları. İlk kita...