28 Mayıs 2021 Cuma

Savaş Çığırtkanı- 14. Bölüm (Roman)



BÖLÜM 14

 

Beklenmedik Misafir-Libmons

 

Benay diğer gruptan ayrıldıklarından beri at sürüyordu. Uykusuzluktan gözleri kapanmasına rağmen durmamakta kararlıydı. Bir an önce görevi yerine getirmek ve ülkesine dönmek istiyordu. Libmons sınırları içinde Alev Soluyanlarla bir daha karşılaşma fikri onu korkutuyordu. Onların alevle yaptıkları şovu unutmamıştı.

Grup üyelerinden Elarin yirmili yaşlarının başında, biraz çekingen biriydi. Kestane rengi saçları bukleler halinde omzuna dökülüyordu. Creyn otuzlu yaşlardaydı. Esmer tenli en belirgin fiziksel özelliğiydi. Podal renkli bir kişiliğe sahipti. Saçını her zaman farklı renklere boyayarak çevresindeki insanları şaşırtırdı. Göreve çıkmadan hemen önce kömür karası olan saçlarını, kiremit rengine boyamıştı. Boyalar kendi el yapımıydı.

At arabası aniden sarsılmaya, yolda zikzaklar çizerek ilerlemeye başladı. Benay kendisini bir rüyanın içinde sanıyordu. Şu an bir atın üstünde hızla ilerliyor, sağdan soldan yolunu kesen süvarilerden kaçmaya çalışıyordu. Sonra fark etti ki süvariler onu değil bir kaçağı kovalıyorlardı. Benay nasıl olup da bu karmaşanın göbeğine düştüğünü anlamıyordu, her şey gerçek gibiydi. Atlı adamların kıyafetlerine bakınca onların eski döneme ait olduğunu gördü. Herkesin zırhında akrep sembolü vardı. Benay şok içinde atını sürmeye çalışırken birden yoldan çıktığını fark etti.

“Olamaz, rüya değilmiş,” diye söylendi kendine.

“Benay! Ne oluyor? Kendine gel,” diye bağırdı Creyn.

Benay çılgına dönmüş atı dizginlemeye çalıştı. Tüm gücünü kollarına verdiğinde atı bir köprünün üstünde durdurmayı başardı. Şaşkınlık içinde aşağıya indi.

“Neler oluyor Benay? Sen iyi misin?” dedi Creyn.

“Ben de anlamadım. Uykudan gözlerim kapanmak üzereyken kendimi birden süvarilerin arasında buldum. Rüya olduğunu sanmıştım, farklı bir boyutta gibiydim. Ancak kendimi tekrar bu noktada at arabasını sürerken buldum.”

Geniş köprüyü adımlayan Podal aşağıdan geçen azgın nehre baktı: “Neyse ki aşağıya düşmeden durumu toparladın.”

“Bu, sarayda toplandığımız sırada Kartalıların bahsettiği zaman kayması olmasın,” dedi Elarin.

“Benim aklıma da ilk o geldi,” dedi Benay.

“Buna karşı dikkatli olmalıyız. Bir dahaki sefere ölümcül bir durumla karşılaşabiliriz,” dedi Elarin sessiz bir şekilde.

“Peki, bunu kim, nasıl yapıyor olabilir?” dedi Podal havadan sudan bahsedermişçesine.

“Zaten herkesin merak ettiği de bu. Şu ana kadar kimse böyle bir durumla karşılaşmamıştı. Farkındaysanız Lider Canova' nın ölümünden sonra başladı her şey,” dedi Benay.

Kendini toparlayan grup köprüyü aşıp yürüyerek eğimli yolda ilerledi. Podal gözlerini kısarak aşağıya doğru uzanan ağaçlarla dolu yeşil alana baktı. Tek bir patikanın çevresinde sıralanmış birkaç tane kulübe vardı. Ağaçlar küçük, bembeyaz çiçeklerle doluydu. Çimlerin içinden aşağıya doğru indiler. Benay atı yularından çekerek dikkatle ilerliyordu.

Patikanın dibindeki ilk kulübenin önünden geçiyorlardı ki içeriden birisi fırladı. Esmer, hafif iri yapılı bir adamdı.

“Hey, durun bir dakika.”

Benay atı durdurup şaşkınlık içinde adama baktı. “Bir şey mi oldu?”

“Nereye gidiyorsunuz?”

Benay ve diğerleri bir an duraksadılar. Benay bir süre adamı süzdü. Adam kahverengi bol bir pantolon ve üstüne de yeşil bir gömlek giymişti.

“Önce kendini tanıtmalısın,” dedi Benay şüpheci bir tavırla.

“Ah, affedersiniz, ben Bermalt. Uzun süredir burada yaşıyorum.”

“Peki, bizden ne istiyorsun?”

“Düşündüm de burada ömrümü boş yere harcıyorum. Artık farklı maceralara atılmam gerektiğine karar verdim.”

“Yani?” dedi Benay sıkkın bir tavırla.

“Sizi buradan geçerken görünce aranıza katılmaya karar verdim. Tabi siz de isterseniz.”

Adam öyle bir hevesli konuşuyordu ki Benay ne bahane uydurabileceğini düşünmeye başladı.

“Emin ol bize katılmak istemezsin,” diye araya girdi Podal.

“Neden?” diye ısrarla sordu Bermalt.

“Çünkü bizler savaşçıyız. Bize ayak uyduramazsın sen,” dedi Benay. Doğrudan adamı reddederse adamın şüpheleneceğinden korkuyordu.

“Vay canına. Demek sizler Lider Alaz’ ın şu çok övülen şu savaşçılarısınız,” adam büyük bir hayranlıkla.

“Eh öyle de denebilir. Mütevazı olmaya gerek yok değil mi arkadaşlar,” dedi Podal sırıtarak.

Benay’ ın ise sinirden rengi atmıştı. Adamı bir türlü başından savamıyordu. En azından adam onları Libmonslu sanmıştı.

“Harika. Size katılmak için neler vermezdim ki,” dedi adam büyük bir hevesle.

Benay iyice sabırsızlandı: “Dinle, bizim acelemiz var. Yolumuzdan çekil.”

Adam ağlamaya başlayınca herkes donup kaldı.

“Hey, ne oldu birden?” dedi Creyn.

“Ben artık burada, gözlerden uzakta yaşamaktan bıktım. Kimsem yok. En azından şehre kadar size eşlik etmeme izin verin. Aylardır buradan geçen olmadı.”

Benay derin bir nefes alıp adama onlara katılabileceğini söyledi. Bir süre de olsa onu idare edebilirlerdi. Kadından onayı alan Bermalt havalara uçtu. “Bir dakika bekleyin lütfen. Hazırlanmam lazım,” dedi ve koşarak eski kulübeye girdi.

“Sence doğru bir karar mı bu?” diye sordu Elarin sakin bir ses tonuyla.

“Bilemiyorum. Baksana yakamızı bırakacak gibi görünmüyor ve zararsız birine benziyor. Saklı Mekân’ a varmadan bir yerde bırakırız onu,” dedi Benay.

Podal neşeli bir ıslık çalınca Benay kulübeye döndü. Ağzı şaşkınlıktan açık kaldı. Bermalt sırtında bir çuval, bir elinde bavul, diğer elinde birkaç bıçakla çıkageldi.

“Vay be adama bak. Uzun zamandır bu anı bekliyor olmalı,” dedi Podal sırıtarak.

“O bıçaklar da neyin nesi?” dedi Creyn.

“Savaş aletim olmadığı için bunların işe yarayacağını düşündüm. Gerçi bir baltam vardı ama geçenlerde kırıldı.” Bermalt izin bile istemeden eşyalarını at arabasına yığdı.

“Bir ekmek, bir tane kemik sıyırma, bir tane de et bıçağı… Harika görünüyor,” dedi Podal.

“Teşekkürler,” dedi Bermalt onun sesindeki alayı anlamayarak.

Herkes at arabasına yerleşmiş, Benay ve Elarin öne oturmuştu. Benay arkadaki adama doğru seslendi. “Uslu durmazsan seni aşağıya atarım!”

“Emirlerinize uyacağıma emin olabilirsiniz!”

Benay geç de olsa yaptığı hatanın farkına vardı. Adam o kadar meraklıydı ki soru sormadan duramıyordu. “Yeteneklerinden söz eder misin? Herkes öyle kolayca savaşçı olmaz herhalde,” dedi Bermalt Podal’ ı süzerek.

“Benim yeteneklerim saymakla bitmez. Anlatmayım da bir dövüşüme şahit olduğunda kendi gözlerinle görürsün,” dedi Podal, sözleri ciddiyetten çok uzaktı.

“Peki, saçlarını bu şekilde boyaman da bir dövüş taktiği mi?”

Podal derin bir nefes aldı. “Taktik mi?” dedi kaşlarını kaldırarak. “Şaka mısın dostum?”

Bermalt bu kez Creyn’ e döndü. “Hep savaşçıların yaşamını merak etmişimdir. Zor olmalı. Daha önce hiç ağır bir yara aldın mı?”

Creyn Podal’ a göre daha sabırlıydı ve daha ciddi cevaplar veriyordu. “Tam beş yıl önce üç kişi ile dövüşmek zorunda kaldım,” dedi. Bermalt ilgiyle onu dinliyordu. “Hepsi de çok iyi kılıç kullanıyordu. Uzun süre dirensem de yara almaktan kurtulamadım. Aslında ölümcül olmayan darbeler aldım, rakiplerim öldürmektense acı çektirmek istiyorlardı.”

“Gerçekten acımasızlarmış. Sonra ne oldu peki?”

“Sonrasında ayakta zorlukla durmama rağmen birini yaralamayı başardım. Arkadaşları yere yığılınca diğer ikisi üstüme çullandı. Son bir çabayla kendimi savunmaya çalışırken karnıma giren kılıçla donakaldım.”

Bermalt’ ın gözleri duyduklarına inanamıyormuşçasına açıldı. Podal bile Creyn’ in hikâyesini dinlemeye başlamıştı.

“Acı tüm bedenime yayılmıştı. Artık kurtulamayacağımı düşünmeye başlamıştım ki birisi çıkageldi. Elindeki oklarla iki adamı vurdu. Ve beni atına bindirip şehre kadar taşıdı. Onun sayesinde kurtulmuş oldum.”

“Kimdi o peki?” diye sordu Bermalt heyecan içinde.

“O da benim gibi bir savaşçıydı. Ve gelecekteki eşim olacak kişi Yusan’ dı.”

“İnanılmaz bir aşk hikâyesi,” dedi Bermalt gülümseyerek.

Bu kez Podal da şaşırdı. Creyn’ in bahsettiği kişi sarayda gördüğü ve Dazzap grubuna katılan kadından başkası olamazdı. Creyn’ i o kadının yanında gördüğünü hatırlıyordu.

“Yusan’ ın eşin olduğundan hiç bahsetmemiştin,” dedi Podal.

“Sırası gelmediği içindir.”

“Gerçekten iyi bir çift olmuşsunuz,” dedi Podal içtenlikle. Creyn de ona gülümsedi.

“Peki, şimdiki göreviniz ne?” diye araya girdi Bermalt.

“Niye bu kadar çok soru soruyorsun?” dedi Podal ona ters ters bakarak.

“Sadece anlamaya çalışıyorum,” dedi Bermalt masum bir ifade takınarak.

“Neyi?” dedi iyice sabırsızlanan Podal.

“Bir savaşçının yaşayış şeklini, hislerini, maceralarını…”

“O zaman sen niye bir savaşçı olmadın?” dedi Podal daha sakin bir şekilde. Bermalt' ın suratı asıldı, konuşmayı bıraktı.

Akşam olmak üzereyken göl kenarına vardılar. Gölün etrafı ağaçlarla kaplıydı. İki tane tekne kenardaki kazıklara halatlarla bağlanmıştı. Bir süre etrafı gözlediklerinde gölün çevresinde kimsenin bulunmadığını anladılar. Bu yüzden bir süre burada kalmaya karar verdiler.

“Ben balık avlayabilirim,” dedi Bermalt.

“Peki, o halde hava kararmadan işinizi bitirmiş olun,” dedi Benay.

Benay Bermalt’ la birlikte Creyn’ i de yolladı. Geri kalanlar da çadırları kurmaya başladı. Bermalt ve Creyn ayakkabılarını çıkartıp, paçalarını sıvayıp göle girdi. Balık bulana kadar iç kesime doğru ilerlediler. Gölün tabanı çok net görünüyordu. Fazla olmasa da belli aralıklarla çeşitli balıklar yüzerek ve sıçrayarak geçiyordu. Bermalt iyice yoğunlaştıktan sonra hızla bıçağını fırlattı ve bir alabalık yakaladı. Elindeki torbaya balığı koydu ve tekrar ayaklarının dibinden geçen balıklara döndü. Birkaç balık daha avladı.

Creyn de aynı şekilde atış yaptı fakat hiçbir balığı vuramadı. Balıklar sanki onun aklını okuyormuşçasına hızlıca hareket edip kurtuluyordu.

“Balıklar seni sevmedi sanırım,” dedi Bermalt gülümseyerek.

Creyn tam cevap verecekti ki ilginç bir şeyler olmaya başladı. Aniden ortaya çıkan piranalar ayaklarını kemirmeye başladı. İkisi şok olmuş halde sıçramaya başladı. Bermalt dengesini kaybedip suya düştü. Onların telaşla sudan çıkmalarını izleyen diğerleri ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Karaya ayak basan Creyn soluk soluğa kalmıştı. Ayaklarına baktığında en küçük bir sıyrık bile göremedi. Halbuki canı yanmıştı ve ayaklarının kanadığını hatırlıyordu. Bermalt da aynı şekilde şaşkındı: “Biz ne yaşadık az önce?”

Olanları açıkladıklarında Benay başını iki yana salladı. “Artık hiçbir şeye şaşırmıyorum. Ne desem bilmiyorum.”

Bir saat kadar sonra balıklar pişti. Hava karardığında hepsi ateşin başına kurulmuş yemeğin tadını çıkarıyordu. Bir ara herkes sessizce ateşi izlemeye koyuldu.

Ateş rüzgârın etkisi ile biraz güçlendi. Sanki körüklenmişçesine büyüdü de büyüdü. Her taraf kızıla büründüğünde Creyn ve Elarin donup kalırken, diğerleri kendilerini geriye attı. Herkes az önce gördüğünün hayal olduğuna dair kanıt bulmak maksadıyla birbirine baktı. Ancak herkesin yüzünde şaşkınlık ve endişe vardı.

“Az önce aynı şeyi mi gördük?” dedi ilk konuşan Podal.

“Alevler sanki bir anda her yeri kaplamıştı ama şu an normal görünüyor,” dedi Bermalt yavaşça önündeki ateşe yaklaşarak.

“Ne tür bir oyunun içindeyiz merak ediyorum,” diye söylendi Benay.

Elarin endişe ile etrafına baktı. Her an kötü bir şey olacakmış gibi gergindi. Bir yerden birilerinin ortaya çıkıp saldırabileceğini düşünüyordu.

“Neler oluyor burada cidden?” Creyn çileden çıkmak üzereydi.

“Off, bu ne? Hepimiz aynı anda delirmiş olamayız değil mi?” diye söylendi Podal.

“Tüm bunlar göz yanılması gibi,” dedi Elarin. “Ama sebebi ne anlamıyorum. Kafam çok karışık.”

“Evet, gerçek olmadığı kesin. Sanki birileri burayı terk etmemizi istiyor,” dedi Creyn.

Benay' ın canı iyiden iyiye sıkıldı. “Burada daha fazla kalamayız. Bermalt üzgünüm fakat seni en kısa zamanda bir yerleşim yerine bırakmalı ve olabildiğince hızlı şekilde yolumuza devam etmeliyiz.”

“Neden ama? Size ayak bağı olmam ben,” dedi Bermalt hüzünlü bir şekilde.

“Üzgünüm, yapabileceğim başka bir şey yok.”

“İstersen yapamayacağın şey yoktur.”

“Anlamıyorsun. Bizimle olursan senin de canın tehlikeye girer. O yüzden dediğimi yap.”

“Sizinle kalmakta inat edersem bir şansım olur mu peki?”

“En başından beri inat ediyorsun zaten! Düş yakamızdan,” diye çıkıştı Benay.

Bermalt üzgün bir şekilde gözlerini yere indirdi. Artık yapabileceği bir şey kalmamıştı. Creyn onun gitmesini istemese de bir şey demedi. Bermalt at arabasına doğru yürüdü ve eşyalarını toparlamaya başladı. Çuvalını ve bavulunu yüklendi, bıçaklarını eline aldı. Benay bir şey diyecek oldu ama adam hiç oralı olmadı. Son bir veda edercesine gruba dönüp baktı ve karanlığa doğru ilerledi. “Acaba şimdi nereye gidebilirim? İstenmediğim bir yerde bu kadar kalmamalıydım,” diye düşündü.

Bermalt gözden kaybolunca Creyn suçlarcasına Benay’ a baktı. Podal bile üzgün görünüyordu. “Bu, biraz sert olmadı mı?” dedi Podal.

“Onu en başında aramıza almam hataydı. Şehre kadar bırakabilirdik ama şimdi ayrılmak istiyorsa bırakalım gitsin,” dedi Benay soğuk bir ses tonuyla.

“Hadi üzülmeyin artık. Böylece daha güvende olmuş olacak. Kendi yolunu çizebilmeli,” dedi Elarin.

“Başına bir şey gelmez umarım,” dedi Creyn. Hâlâ Bermalt' ın gözden kaybolduğu noktaya bakıyordu.

 

25 Mayıs 2021 Salı

Savaş Çığırtkanı- 13.Bölüm (Roman)


 

BÖLÜM 13

 

Vadideki Gerginlik-Melmor

 

Okyanusta yol alan grup gorpa saldırısından başka bir macera yaşamadı. Uzun yolculuk sonunda Melmor' a vardıklarında buna en çok sevinen Farak oldu. Gemi kıyıya yanaştıktan sonra diğerleri eşyalarını toplamakla uğraşırken Farak çoktan kendini kıyıya attı. Liman tüccarlarla ve balıkçı tekneleriyle doluydu. İnsan kalabalığını aşıp ilerlemek zordu.

İyice sabırsızlanan Farak bağırarak elini kolunu sallamaya başladı. “Çok yavaşsınız, acele edin biraz. Yapacak çok işimiz var daha.”

“Ne yaptığını sanıyor bu? Tüm dikkatleri üzerimize çekiyor,” diye söylendi Yenira. Sonra gözlerini Farak’ a dikerek elini boynuna götürdü ve ‘sen öldün’ dercesine bir hareket yaptı. Bunun üzerine Farak sessiz sedasız beklemeye başladı.

“Uğraşma şu çocukla,” diye güldü Berzab, bir yandan da taşıdığı bavulla cebelleşiyordu.

Ceddil sırtına attığı çantayla hemen Farak' ın yanına vardı. Diğerleri de onlara yetiştiğinde Farak Yenira ile göz temasında bulunmaktan kaçındı, onun korkutucu bir yanı olduğunu düşünüyordu. Her ne kadar deli gözüyle bakılsa da Ceddil Tiran' dan sonra en iyi anlaştığı kişiydi.

Saraydan at arabası ile ayrılmışlardı fakat gemiye binmeden önce at arabasını geride bırakmışlardı. O yüzden bir süre limanın çevresinde dolanıp satın alabilecekleri bir at arabası aradılar. Mallarını satıp da köyüne dönecek olan orta yaşlı bir adamla karşılaşınca onu ikna edip atını satın aldılar. Neyse ki at arabası herkesi alabilecek büyüklükteydi. Hemen eşyaları yükleyip yola düştüler.

Limanın kalabalığını aştıktan sonra sakin bir yola girdiler. Yolun sağ tarafında küçük kayalıklar yükseliyor, sol tarafında ise yeşil bir düzlük uzanıyordu. Sessizliğe bürünen Tiran Farak’ ın gözünden kaçmadı. “Böyle kara kara ne düşünüyorsun?”

“Şu an bunu söylemem doğru mu bilmiyorum ama içimde kötü bir his var.” Farak kolunu Tiran' ın omzuna koydu. “Hadi ama yapma böyle. İlk defa evinden bu kadar uzağa geldiğin içindir.”

“Belki öyledir,” dedi Tiran, gülümsemeye çalıştı.

Ceddil dirseğiyle Farak' ı dürttü. “Hey, duyduğuma göre gideceğimiz şehirde dövüş müsabakaları başlamış. Zorlu rakipler olacağına eminim.”

“Vayy, gerçekten mi? Biz de katılmalıyız.” Farak kendini kaptırıp ayağa kalktı. “Ortalığın tozunu attıralım!” Ceddil de ayağa kalktı, havaya yumruklar atıyordu. “Kesinlikle yapacağız. Gücümüzü gösterelim.”

Atı süren Yenira daha fazla kendini tutamadı: “Oturun be! Siz ikiniz ne saçmalıyorsunuz?” İkili sessizce oturunca Tiran gülmeye başladı, neşesi yerine gelmişti.

Herkes acıkmaya başladığında şehrin girişindeki ilk handa durdular. Hanın önünde bir kaç at arabası vardı. Atlar yalaktan su içip saman yiyordu. Başlarında bekleyen on beş yaşlarında bir çocuk vardı. Çocuk Yenira ve diğerlerini görünce koşturarak yanlarına geldi.

“Hoş geldiniz efendim. Hanımız oldukça büyüktür. Çok rahat edeceğinize eminim. Atınız ile ben ilgilenirim.”

“Peki, at sana emanet. Fakat bir aksilik çıkarsa kendini ölmüş bil,” dedi Yenira soğuk bir sesle.

Çocuğun yüzündeki gülümseme anında soldu. İtaat edercesine başını hızlıca salladı. “Elbette efendim, çok dikkatli olacağım.”

Adamları içeriye buyur ettikten sonra çocuk koşarak atın yanına gitti. Yenira kocaman elleriyle ahşap kapıyı itti. Kapı açılır açılmaz içerinin tüm gürültüsü adeta dışarı taştı. Berzab yüzünü buruşturarak içeriye adım attı. Kuru gürültüden hiç hoşlanmazdı. Han gerçekten de çok büyüktü. Masaların üstünde güzel bir örtü vardı. Han sahiplerinin temizlik konusunda hassas oldukları belliydi. Masadaki cam sürahiler ve bardaklar parlıyordu. Birkaç kişi iştahla yemek yiyordu. Han sahibi kollarından yağ akıtarak yemek yiyenlere dik dik baksa da çenesini kapalı tutuyordu. Sonunda kapıda beliren yeni müşterileri fark edince hemen onları karşıladı.

“Buyurun, ne istersiniz? Çeşitli yiyeceklerimiz ve çok sayıda boş odamız var.”

“Odaya ihtiyacımız yok. Yemeklerinin tadına bakmaya geldik. Bakalım övüldüğü kadar var mıymış?” dedi Berzab.

Han sahibi buna gülümseyerek karşılık verdi. Sonra büyük masalardan birini onlara gösterdi. Adam uzaklaştıktan sonra genç bir oğlan gelip siparişleri aldı.

“Demek çok övülen yemeklerden yemeye geldin?” dedi Boratak dalga geçerek.

“Ne yapalım. Şu an çok açım ve eğer adam en güzel yemeklerini karşıma koymazsa çileden çıkabilirim,” dedi Berzab gülümseyerek.

“Zaten sadece acıktığında bu kadar haşin oluyorsun.”

Tezgahın yan kısmındaki sahnede birkaç kişi enstrüman çalıyordu. Arada bir müzik sesini bastıran kahkahalar yükseliyordu masalardan. Farak ise kendini müziğin ritmine kaptırmış çevresinde olanlardan habersizdi.

İskemleye oturmuş, ortadaki kadın keman çalıyordu. İnsanın içini titretecek bir melodi yayılıyordu etrafa. Onun sol tarafındaki delikanlı zaman zaman yükselen bir tonda piyano çalıyordu. Gözleri kapalı halde parmakları tuşlar üstünde gelip gidiyordu. Sağ tarafındaki genç ise tambur çalarak diğer ikisine eşlik ediyordu. Müzik bittiğinde Farak coşkuyla alkışlamış ve tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Tiran' ın içten gülümsemesi, diğerlerinin alaycı bakışları karşısında yüzü kızardı. Bir anlığına başını sahneye çevirdiğinde ise kadının kendisine gülümsediğini gördü. Daha da kızararak yüzünü başka tarafa çevirdi.

Buharı üstünde tüten, mis kokulu yemekler gelince Berzab ve Ceddil hızla yemeye başladı. Keçi eti yahnisi, kuzu çevirme, güveçte pişmiş hindiye özel olarak hazırlanmış acı ve baharatlı soslar eşlik ediyordu. Buz gibi acı şalgam eşliğinde herkes tıka basa yedi.

“Vay be, saraydan sonra hiçbir yerde bu kadar leziz yemekler yememiştim,” dedi Berzab.

“Al benden de o kadar,” dedi Ceddil.

“Hadi, yavaştan toparlanalım da yola koyulalım bir an önce,” dedi Yenira.

Yemeğin ardından ellerini yüzlerini iyice yıkadılar. Sonrasında ücreti ödeyip handan ayrıldılar. Kapıdan çıktıkları anda az önceki çocuk yanlarında bitti. “Efendim atınıza su ve yem verdim. Hiç bir aksilik çıkmadı,” dedi aceleyle.

“Aferin çocuk,” dedi Yenira ve elindeki bakır parayı ona uzattı.

Çocuğun yüzünde büyük bir gülümseme belirdi. Yenira' ya teşekkür etti. Grup tekrar yollara düştü. Büyükçe bir şehre vardılar. Şehrin çok kalabalık olması gözlerini korkutmuştu. Çeşit çeşit malzemelerin satıldığı dükkânlar şehir sokaklarını kaplıyordu. Şehirdeki savaş okulu görkemli yapısı ile dikkatleri çekiyordu. Etrafı kalın ve yüksek duvarlarla çevrili olmasına rağmen içeriden kılıç çarpışmalarının sesi geliyordu.

Biraz ileride bir kalabalık toplanmıştı. Lider Saraç’ ı suçlayan bazı kişiler onun tahttan inmesi gerektiğini haykırıyordu. Her an bir kavga patlak verecek gibiydi. İçlerinden biri bağırdı. “Bir toplantıyı bile doğru düzgün idare edemeyen biri liderimiz olamaz!” İtirazlar da yükseldi hemen. Yenira atı durdurup izlemeye başladı.

“Burada işler oldukça karışmış. Biz bile Lider Saraç’ ı suçlayamazken bunlar nasıl bu kadar suçluyor anlamıyorum,” dedi Tiran.

“İnsanlar böyle işte. Aralarına bir kıvılcım atman yeter. Bu onları koca bir şehri bile yakabilecek bir yangına dönüştürür,” dedi Berzab sıkkın bir halde.

“Burada sinirler iyice gerilmiş anlaşılan, gevşetmek gerek değil mi Ceddil?” dedi Farak Ceddil’ e göz kırparak.

Ancak Berzab’ ın öfkeli bakışları Farak’ ın hemen çenesini kapatmasına neden oldu. Berzab bu iki deliyle buraya kadar bile gelebildiklerine hayret ediyordu. Acaba görevi tamamlayabilecekler miydi? Başını iki yana sallayarak “çok zor,” diye mırıldandı.

Yenira düşünceli halde olanları izliyordu. Meydandaki karmaşa iyice büyüdü. İnsanlar birbirine saldırmaya başladı. Sandalyeler, masalar havada uçuşuyordu. Adamlardan birinin rastgele fırlattığı taş Ceddil’ in başının dibinden geçti. Siniri hemen tepesine çıkan Ceddil adamlara dalmak üzere harekete geçecekti ki Berzab kolundan yakalad.

“Bu işe bulaşma sakın. Hemen şimdi buradan gidiyoruz.”

“Ama adamları görmüyor musun?”

“Boş ver onları. Gidiyoruz dedim, o kadar.”

Ceddil öfkeli bakışlarını bir süre Berzab’ a dikti. Yenira grubun lideri olarak gizli görevin önemini herkese hatırlatmak zorunda hissetti kendini. Ceddil' i bir kenara çekti.

“Seninle ne yapacağız biz böyle? Yapacağın hiç bir şeyin sonunu düşünmeden hareket ediyorsun.”

“Herkes hak ettiğini yaşamalı,” dedi Ceddil.

“Öyle mi beyefendi? Peki, kimin neyi hak ettiğine sen mi karar vereceksin?”

Ceddil bir şey demeyince Yenira sözlerini sürdürdü. “Lütfen biraz sakin kalabilmeyi dene. Neden bu kadar hırçınsın bilmiyorum ama gücünü gerçek dövüşlere sakla. Sen iyi bir savaşçısın.”

Ceddil sessizliğini korudu. İtaat etmek hoşuna gitmese de Yenira' nın haklı olduğunu biliyordu.

Her şeyi geride bırakarak at arabasına bindiler. Yenira kısa süre sonra bir dükkânın önünde durdu. Attan aşağıya atlayınca dükkân sahibi kapıda belirdi.

“İçeri buyurun efendim. Her çeşit silah bulunmaktadır dükkânımızda,” dedi adam yapmacık bir neşeyle.

Yenira hiçbir şey demeden dükkâna adım attı. Diğerleri de arkasından içeriye girdi. Yenira duvarda asılı kılıçlara yöneldi. Bazılarını eline alıp inceledi. Kimisi çok uzundu, kimisi çok hafifti, kimisinin de kabzası daha kolay kavrayabilmek için kıvrımlıydı. Farak bir köşede sıralanmış mızrakları inceliyordu. Dükkân sahibi mızraklar hakkında ona bilgi verdi.

“Bu son model bir mızraktır. Daha çok hasar vermek amacıyla yapıldı. Ucunun ne kadar sivri ve uzun olduğunu görüyor musunuz?” dedi adam mızrağı Farak' ın burnunun ucuna tutarak. Farak kafasını geriye doğru çekip anladığını belirtti.

Yenira eline aldığı bir kılıca etkilenmiş gibi bakıyordu. Kılıcı uzun süre elinde evirip çevirdi. Kılıç çok keskindi ve kabzasındaki küçük düğme dikkatini çekti.

“Bu düğme de neyin nesi?”

“O düğme sayesinde kabzadan zehirli iğneler fırlar. Rakibi öldürmez fakat bayıltır,” dedi satıcı.

Yenira bir süre daha inceledi kılıcı. Kabzasının iç tarafında, metalin hemen üst kısmında küçük bir delik vardı. Anlaşılan zehirli iğneler buradan çıkıyordu.

“Anlıyorum. O halde onu satın alıyorum.”

Satıcı yedek iğne ve zehir de verdi. Adam elindeki en iyi kılıçlardan birini sattığı için memnundu. Farak da yeni bir ok takımı aldı. Dükkân sahibi neşe içinde onları uğurladı.

Aradan geçen bir saatin ardından yemyeşil bir vadiye vardılar. İki tarafta kıvrılarak uzanan yeşil tepelerin arasındaki dar bir geçitte ilerliyorlardı. Çeşit çeşit ağaçlar tepeleri süslüyordu. Uzaklardan su sesi işitiliyordu. Birkaç kartal havada süzüldükten sonra gözden kayboldu. At arabasını bu kez Boratak kullanıyordu ve Berzab da yanına oturuyordu. Farak arabanın arkasında ayaklarını aşağıya sarkıtmış, ellerini başının altında kenetlemiş yatıyor, Ceddil ve Tiran sohbet ediyordu. Farak' ın yanında oturan Yenira' nın gözleri ise çok uzaklara dalmıştı. Kollarını dizlerinin üstüne koymuş kıpırtısız bir halde duruyordu. At aniden kişneyerek durunca Yenira’ nın bakışları Boratak' a kaydı.

“Eşkıyalar, yanlış yerde avlanıyorlar,” dedi Berzab arkada oturanlara dönerek.

On kişilik bir grup yan yana sıralanıp yolu kapatmıştı. Hepsinin de yüzünde siyah peçe vardı. Kimisi balta, kimisi kırbaç, kimisi kılıç taşıyordu. Tehditkâr bir şekilde at arabasının karşısında dikiliyorlardı. Bol pantolonlarının paçaları siyah çizmelerinin içine sokuşturulmuştu. Dizlerine kadar uzanan mavi entarileri bel hizasından siyah kuşaklarla bağlanmıştı. Bileklerinden dirseklerine kadar uzanan siyah kollukları vardı.

“Anlaşılan bunlar yanlış kişilere çattıklarının farkında değiller,” dedi Yenira at arabasından aşağıya atlayarak.

“Tam on kuş avucumuza düştü,” dedi Ceddil gözlerini kısarak.

Şimdi hepsi aşağıya inmiş ve silahlarına sarılmıştı. Farak rakiplerin kalabalık olması yüzünden yayını kullanmaya karar verdi. Ne kadar kısa sürede onlara zarar verebilirse durum lehlerine dönerdi. Peçeli adamlar at arabasına doğru ilerledi. Sanki ayakları ile yeri delecekmiş gibi bir havada yürüyorlardı. Berzab sessizce onları izlerken, Ceddil bir an önce saldırıya geçmek için dişlerini sıkıyordu. Peçelilerden en önde olanı konuşmaya başladı.

“Mallarınız ve canlarınızı bize bırakmadan buradan geçemezsiniz,” dedi alaycı bir sesle.

Sesi ne kadar alaycı çıksa da gözleri bunun tam tersini anlatıyordu. Ölümü çağıran bakışları vardı ve kolay bir rakip olmadığını gösteriyordu herkese. Farak işin ciddi olduğunu biliyordu. Yayını gerip hazır vaziyette beklemeye başladı. Kara peçeli adam onu görmezden gelip konuşmasına devam etti.

“Tabii, eğer korkup kaçmayı seçmezseniz,” diye devam ettiğinde ses tonu daha kalın ve yırtıcı çıkıyordu.

Peçeli adamın ten rengi hafif esmerdi. İri, kara gözleri zalimce parlıyordu. Zift karası dağınık saçlarının bir tutamı alnına düşüyordu. Adamların tek isteklerinin ölümcül bir dövüş olduğu belliydi. Ancak karşı taraf da geri adım atmamakta kararlıydı. Çünkü alttan almaya çalışsalar bile peçelilerin dövüşten vazgeçmeyeceğine emindiler.

“Ben de aynı şeyi sizlere söyleyecektim. Eğer aklınız varsa hemen buradan toz olursunuz. Karşımıza çıkma cesaretini gösterdiğinize göre sizi temin ederim ki kaçınılmaz bir son sizi bulacak,” dedi Yenira.

Peçeli adam ürkütücü bir kahkaha attı. Yanındakiler ise daha şimdiden çıkacak olan büyük dövüşe odaklanmış gibi sessizce bekliyordu.

“Seni sevdim yabancı. Şimdi daha da sabırsızlanmaya başladım. Uzun zamandır dişimize göre rakipler bulamadık. Bu vadiden geçmek de sizin kör talihiniz olsa gerek. Çünkü daha önce bizle dövüşme cesaretini gösteren kimseyi sağ bırakmadık.”

“Hadi başlayalım o halde,” diye bağırarak ileri atıldı daha fazla sabredemeyen Ceddil.

21 Mayıs 2021 Cuma

Savaş Çığırtkanı- 12. Bölüm (Roman)


 

BÖLÜM 12

 

Dostluk Bağı-Dazzap

 

Lider Zorkan en yakın dostunun öldürüldüğüne hâlâ inanamıyordu. Lider Canova’ ya saygısı büyüktü, daha da önemlisi ona bir can borcu vardı. Yıllar öncesinde aralarında başlayan kuvvetli bir bağ şimdi tamamen yok olmuştu. Bunun sorumlusu her kimse gerekeni yapacaktı. Toplantıda söylediklerinin sonuna kadar arkasındaydı, onlar öylesine göz korkutmak için edilmiş laflar değildi.

Katilin kim olabileceği günlerdir içini kemiriyordu. Tüm liderleri gözünün önüne getirdi ve aralarında tam olarak güvenebileceği kimse yoktu. Tüm bunları bir kenara bırakıp Canova ile ilk karşılaştığı ana odaklandı. O zamanlar on altı yaşındaydı.

 

26 yıl önce…

 

Canova, Butah’ ın lideri olan babasıyla birlikte Dazzap’ ı ziyaret etmek için hazırlıklarını tamamlamıştı. Henüz yirmi iki yaşında olan Canova ele avuca sığmaz bir gençti. Babası ve yardımcılarla birlikte Dazzap’ a adım attıkları sırada herkesi atlatıp izini kaybettirdi. Onun huyunu bilen babası yardımcılarının önerisini geri çevirdi.

“Bırakın ne yaparsa yapsın. Bu şekilde ortadan kaybolmayı göze alıyorsa kendi başının çaresine bakabilecek kadar kendisine güveniyor demektir. Nasıl olsa burada onu tanıyacak kimse yok,” dedi Lider Cansar gayet rahat bir şekilde.

Dazzap’ ın lideri Butahlı misafirlerini sarayın girişinde dostane bir şekilde karşılarken Canova çoktan halkın arasına karışmıştı. Dondurucu havayı iliklerinde hissetse de buna aldırmadı. Arada bir şiddetini artıran rüzgâr yerdeki karları havaya savuruyor ve göz gözü görmez oluyordu. Canova savaş okulundan çıkan çocuklarla antrenman yaptı bir süre. Gücünü fark eden çocuklar onu ilgiyle izledi. Daha sonra sokaktaki küçük çocuklarla kartopu savaşına girişti. Son olarak da yaşlı bir kadının çantasını kapıp kaçan birinin peşine düştü. Hırsız o kadar hızlıydı ki onu yakalamak imkânsız gibiydi. Pes etmeyen Canova ise onun peşini bırakmaya niyetli değildi.

O gün Zorkan savaş okuluna gitmedi, canı fena halde sıkkındı. Bir liderin oğlu olmak can sıkıcıydı. Babasının gözüne girmek ve onun gibi olmak için aşırı derecede çabalıyordu. Ancak bu durum babasını rahatsız ediyordu. Sebebini sorduğunda babası şu yanıtı vermişti.

“Lider olmak gözü kara ve çok güçlü olmak demek değildir. Lider olmak halkına bağlı olmak ve bunu yüreğinin en derinliklerinde hissederek yaşamına yön vermek demektir. Daha bu yaşta hırsının esiri olan sen söyler misin bana, halkın için ne yapabileceksin? Halkına canından fazla değer verebilecek misin?”

Babasının bu sözleri Zorkan’ ın içine oturmuştu. Babasına söyleyecek bir şey bulamadığı için öfke içinde yanından ayrılmıştı. Kendisinin neler yapabileceğini, neler hissettiğini babası nereden bilebilirdi ki? Günün birinde kendini ona kanıtlayacak ve  dünyaya nasıl bir lider olduğunu gösterecekti.

Zorkan bembeyaz bir kurdun üstünde dağ yoluna doğru hızla ilerliyordu. Yaşıtlarına göre daha iri bir cüssesi vardı ve kurdun çevik hareketlerine rağmen sabit durabilmeyi başarıyordu. Ayaz nedeniyle yüzü buz kesmişti ama o bunun farkında değildi. İçindeki öfkeyi bastırmaya, sakinleşmeye çalışıyordu. Savaş okulunun şu ana kadarki en başarılı öğrencisiydi. Her geçen gün gücüne güç katıyordu ve kendinden büyüklerle baş edebilecek seviyeye gelmişti. Daha şimdiden diğer savaşçılar gibi göreve çıkıyordu. Son görevinde uzun süredir aranan, onlarca kişiyi katletmiş bir adamı yakalamış ve saraya teslim etmek yerine adamı elleriyle öldürmüştü. İşte o andan sonra babası ile arasındaki mesafe giderek açıldı.

“Hâlbuki o pislik bunu fazlasıyla hak etmişti. Öldürmeyip ne yapacaktım?” diye söylendi. Tüm bunları düşünürken kurdu durdurup aşağı indi. Zorkan’ ın masmavi gözleri kurdun gözlerine kenetlenmişti. Kurt yavaşça Zorkan’ a yaklaştı ve burnunu onun yanağına değdirdi. Zorkan’ ın canı ne zaman sıkkın olsa bunu yapardı. Zorkan gülümsedi ve iri kurdun boynuna sarıldı.

“Hadi git artık. Benim için endişelenmene gerek yok.”

Kurt bunun üzerine dağa doğru koşmaya başladı. Vahşi doğa yaşamından kopmaması için Zorkan onu sık sık serbest bırakırdı ve genellikle dağ yoluna kadar kurduna eşlik ederdi. Kurt gözden kaybolana kadar onu izledi. O sırada etrafta bir hareketlilik sezip dikkat kesildi. Görüş alanına giren yedi silahlı kişi vardı. Çember içine alınan Zorkan iki kılıcını birden çıkarıp savunma pozisyonuna geçti.

“Derdiniz ne sizin?” diye bağırdı Zorkan.

“Sen bize lazımsın,” dedi sarışın adam.

“Ne demek oluyor bu?”

“Liderden bir takım isteklerimiz var. Sen elimizde olursan bizi reddedemeyecektir,” dedi esmer adam sinsi bir şekilde sırıtarak.

Zorkan bir an gülümsedi. “Hıh, ben olsam o kadar emin olmazdım. O adam öleceğimi bilse yanlış bir şey yapmaz. Dahası siz kim oluyorsunuz da beni alıkoyabileceğinizi sanıyorsunuz?” Öfkeden köpürerek adamların üstüne atıldı Zorkan.

Bu tepkiyi beklemeyen adamlar ise şaşkınlıktan birkaç saniye kalakaldı. Zorkan iki elindeki kılıçla arasından geçtiği iki adamı bacaklarından yaraladı. Adamlar acı içinde çökünce kılıçlarını bu kez onların karnına sapladı. Her şey birkaç saniyede olmuştu ve durumun ciddiyetini anlayan diğer beş adam Zorkan’ ın üstüne çullandı.

Sarışın adam kılıcını savurduğunda Zorkan elindeki kılıçları önünde çapraz halde tutarak onu durdurdu. Tüm gücüyle adamı geriye itip dövüşe devam etti. Dört bir yanından saldırıyordu adamlar. Zorkan sert tekmesi ile birini geriye fırlattı. Üzerine atılan adamı da kolundan tuttuğu gibi diğerlerinin üzerine savurdu.

Sarışın adam Zorkan’ ın bu kadar kuvvetli çıkmasına şaşırmıştı. Dikkatsizlik edip rahat davrandıkları için dağılmışlardı adeta. Ancak Zorkan’ ı kaçırma niyetinden vazgeçemezdi. Dazzap’ ın lideri ile aralarındaki sorun gittikçe büyüyordu ve lider onlarla anlaşma yapmaya yanaşmıyordu. Kurdukları taşımacılık şirketi liderin katı kuralları yüzünden batmak üzereydi. Maddi kayıpları çok büyüktü. Şimdi Zorkan' ı kaçırırlarsa liderin geri adım atacağını düşünüyorlardı. Zorkan' ın bu kadar direnmesi sinirlerini bozmuştu. Hiç de sandığı gibi dövüş olmayacaktı.

Zorkan iyiden iyiye yorulmuştu. Dövüş uzamaya başladığında bir kılıçla baldırından yaralandı. Başka bir adam tarafından da hançerlenmek üzereyken adamı son anda elinden yakaladı. Adam kuvvetle hançeri iterken Zorkan direndi ama eli yavaşça kayıyordu. Bir anda omzuna girdi hançerin ucu. Kesik fazla açılmadan tekmeleyerek adamı geri püskürttü. Zorkan baldırını tutarak acı içinde dizinin üstüne çöktü.

Sarışın adam rakibinin diğerleri ile dövüşmesinden yararlanıp geriden sinsice saldırmaya karar verdi. Zorkan’ ın sırtını hedef alıp uzun kılıcını tüm gücüyle indirdi. O anda Zorkan hemen arkasında bir inleme sesi işitti. Hızla geriye döndüğünde sırtı kendisine dönük bir genç gördü.

Canova hırsızı elinden kaçırmış geri dönerken olanlara tesadüfen şahit olmuştu. Genç bir delikanlının bu şekilde kıstırılmış olmasını içine sindirememişti. Sarışın adamın saldırısını engellemek için son anda kılıcın önüne atmıştı kendini. Anlık bir refleksle ellerini göğsüne doğru siper ederek araya girince kılıç iki elini yarıp bedenine saplanmıştı. Kılıç Canova’ nın düşündüğünden de derine saplanmış ve ağır yara almıştı.

“Sen? Sen ne yaptın?” dedi dehşete düşen Zorkan ve düşmemesi için hemen Canova’ yı yakaladı.

“Kaybetmene izin veremezdim,” dedi Canova gülümsemeye çalışarak.

O anda Canova kan kusmaya başladı. Durumu hiç iyi görünmediğinden Zorkan telaşlanmıştı. Çılgına dönmüş halde Canova’ yı sırt üstü yere yatırıp ayağa fırladı. “Sizi mahvedeceğim!” diye adamlara dönerken hiç olmadığı kadar ciddiydi. Mavi gözlerindeki nefret o kadar gerçekçiydi ki sarışın adam korkuya kapıldı. O sırada yakınlarda bir kurt uluması duyuldu. Geri dönen kurt Zorkan’ ın öfkesini hissetmişçesine hırlayarak ileri atıldı. İkisi birlikte  saldırganları etkisiz hale getirmeye başladı.                          

Kaçmaya çalışan sarışın adam kurdun keskin dişlerinden kurtulamadı. Boğazından yakalayan kurt adamı sağa sola sallayıp iyice hırpaladı. Sonra adamı cansız bir şekilde yere bıraktı. Sonunda tüm adamları yere serdiklerinde Zorkan Canova’ nın yanına koştu. O hala yaşıyordu ve onu kurtarmak için bir şansı vardı. Kılıcı yavaşça saplandığı yerden çıkardı ve bildiği kadarıyla ilk yardım yapmaya çalıştı. Zorkan’ ın yanı başından ayrılmayan kurt da yardım etmek istercesine Canova’nın yaralı ellerini yaladı. Kanamayı biraz olsun durdurabilen Zorkan Canova’ nın ellerini de sardı.

“Aferin sana dostum, tam zamanında yetiştin. Şimdi onu kurtarmamız gerek.”

Kurt tüm söylenenleri anlamışçasına yere eğildi. Zorkan zonklayan bacağının acısını unutmaya çalışarak Canova’ yı kolları arasına alıp kaldırdı ve kurdun sırtına yatırdı. Kendisi de kurdun üstüne bindi ve yola koyuldular. Canova’ nın aşağı sarkan ellerindeki sargılar ala boyanmıştı ve karın üstünde beliren kan damlaları arkalarında iz bırakıyordu.

“Kahretsin, kan kaybediyor. Yetişemeyeceğiz!” diye söylendi Zorkan.

Şiddetlenen tipi kurdun daha hızlı ilerlemesini engelliyordu. Zorkan bir yandan Canova’ yı tutarken bir yandan da kurdun yumuşak tüylerine sıkıca yapışmıştı. Kurt acele etmeye çalışıyor, karşılaştığı engellerin üzerinden atlayıp geçiyordu. Ancak avcılar tarafından hazırlanan tuzaklardan birine yakalandılar. Kurdun bir ayağı ağaçların arasına gerilmiş olan ipe değdiğinde nereden geldiği belli olmayan bir ok fırlayıp kurdun boynuna saplandı.

“Hayır!” diye acı içinde bağırdı Zorkan. Sesi adeta dört bir yanda yankılanmıştı. “Olamaz, olamaz!” diye tekrarladı şoka girmiş halde. Kurt birkaç saniye içinde yere yığılırken Zorkan çoktan onun üstünden atlamıştı. Canova’ yı kurdun üstünden çekip bir kenara yatırdı ve hemen kurda döndü.

“İyi olacaksın. Kurtaracağım seni,” dedi gözyaşlarına boğulan Zorkan.

Kurdun beyaz boynundan akan kan karın üstünde birikmeye başlamıştı. Kurt acısını belli etmemek istercesine inlemedi bile. Sadece Zorkan’ a bakarken gözlerinden yaş akmasına engel olamadı. “Bu lanet tuzağı kim kurduysa buraya onu doğduğuna pişman edeceğim,” dedi Zorkan içi sızlayarak. Bir yandan da kurdun başını okşuyordu. Kurt hafifçe başını çevirip Canova’ ya baktı. Sanki Zorkan’ ın dikkatini ona çekmeye çalışıyor, onu kurtarması gerektiğini hatırlatmaya çalışıyordu. Zorkan ne yapacağını bilemez haldeydi. Gözlerini silerek doğruldu ve kurda seslendi.

“Senin için yardım getireceğim, bekle,” dedi ve Canova’ yı sırtına alıp en yakındaki yola doğru koşmaya başladı. Zorkan’ ın bacağındaki yara gittikçe açılırken o canı pahasına koşmaya devam etti. Yaralı genci de kurdunu da kurtaracaktı, yavaşlamasının imkânı yoktu. O kadar koştu ki artık zorlukla nefes alıyordu. Nefes almanın bu kadar zorlaşabileceğini hiç tahmin etmemişti. Daha önce hiç bu kadar çaresiz bir duruma düşmemişti. Tüm enerjisi hızla çekiliyor gibiydi.

Sonunda yola çıktığında oradan geçmekte olan at arabasının önüne atladı. Neyse ki babasının yardımcılarından biri ile karşılaştı.

“Navon yardım et!” diye bağırdı zorlukla. Adam şaşkınlık ve dehşeti bir arada yaşarken hemen aşağı atladı ve Zorkan’ ın yanına koştu. Navon' un kardeşi de onu izledi.

“Zorkan Bey bu nasıl oldu? Siz de kötü yaralanmışsınız,” dedi Navon şok içinde.

Zorkan’ da açıklama yapacak hal kalmamıştı. Navon ve kardeşi Canova’ yı dikkatle arabaya taşırken Zorkan ise öylece kalakaldı. Nefes alırken boğuluyormuşçasına hırıltılar çıkarıyordu, göğsü hızla inip kalkıyordu. Bu soğukta bile yüzünden ter akıyordu. Navon Zorkan’ a yardım etmek için geri döndü. Daha önce onu hiç bu halde görmemişti.

“Kurt Koçar Bölgesi civarında yaralandı. Hemen kurtarın onu,” diye emir verdi Zorkan zor anlaşılır bir sesle.

“Tamam, ben giderim hemen,” dedi Navon' un kardeşi. At arabasından tıbbi malzemeleri alıp koşarak gitti. Navon’ un kardeşi kurtların bakımıyla özel olarak ilgilenen saray görevlisiydi ve kurdu kurtarabilecek yeteneğe sahipti. Ona rastladığı için kendini şanslı hissetti Zorkan ve biraz olsun morali düzeldi. Ancak daha fazla ayakta duramayacaktı ve her an yıkılacak gibi bir hali vardı.

“Dinlenmeniz gerekiyor, çok zorlamışsınız kendinizi. Kolunuza gireyim.” Navon' un koluna girip ilerledi Zorkan.

At arabasının arkasına yatırılan Canova’ nın yanına uzandı. Hiç bu kadar yorulduğunu hatırlayamıyordu ve her yanı uyuşmuş gibiydi. Buna rağmen yol boyunca belli aralıklarla Canova’ nın yaşayıp yaşamadığını kontrol etti. Kendisi de kan kaybettiğinden bir süre sonra gözleri karardı ve bilinci kapandı. Kendine geldiğinde ilk olarak kurdun ve Canova’ nın durumunu sormuş ve ikisinin de hayati tehlikeyi atlattığını öğrenince rahat bir nefes almıştı.

Zorkan o günden sonra Canova’ nın yaptığı hareketi unutmadı. Onun Butahlı liderin oğlu olduğunu öğrendiğinde ise daha da sevinmişti. Çünkü o da kendisi gibiydi ve aynı zorlu yollardan geçiyordu. Yirmi altı yıla sığacak dostluk bu şekilde başlamıştı.

Lider Zorkan anıları hatırladıkça yerinde duramıyordu. Saraydakiler onun gerginliğini fazlasıyla üzerinde hissediyordu. Çünkü o daima katı bir lider olmuştu ve diğerlerinin aksine kimseyi kolay bir şekilde affetmezdi. Zamanında babası ile olan sert tartışmalarına şahit olanlar Lider Zorkan’ ın doğru bildiğinden şaşmayan ve yalakalıktan nefret eden biri olduğunu bilirlerdi. Lider Zorkan’ ın bu bağlılığının nedenini bilmeyenler ise onun Lider Canova’ nın ölümünü çok abarttığını düşünüyordu.

“Çok üzgünüm dostum. O gün beni kurtardığın gibi ben de seni kurtarmalıydım. Yapamadım ama unutma ki intikamını alacağım gün gelecek,” dedi Lider Zorkan öfke içinde volta atarken.

19 Mayıs 2021 Çarşamba

Gün Doğumunu Beklerdik (Kelime Oyunu 25)


Kaynak: Pixabay


Uzun süredir katılmadığım için bu hafta kısa bir şeyler yazmak istedim. :) Haftanın kelimelerini sevgili İlkay seçti: bahar, anı, senaryo, ilham, sohbet


Bir anıyla düşüncelerime hapsoldun yine.

Bahardaki kiraz çiçekleri gibi,

Kısa anlarına tanık olunan,

Umut verici, kayan bir yıldızdın sen.

Büyük senaryolara ilham olabilecek,

Masalsı düşlerin baş kahramanıydın sen.

Sohbet ederdik sabahlara dek,

Dalgaların vurduğu sahilde,

Gün doğumunu beklerdik.

Ufkun ötesine erişirdi bakışlarımız,

Ruhumuz özgür,

Beraber dünyayı dolaşırdık.

17 Mayıs 2021 Pazartesi

Beyaz Gemi (Kitap Tanıtımı)

 


Geçenlerde bu kitabı görünce hemen aldım. Cengiz Aytmatov' un henüz hiçbir kitabını okumamıştım. Kitap durağan başlayıp yavaşça insanı içine çekiyor. İlk elli sayfadan sonra daha ilgiyle okumaya başladım.

Akrabalarıyla yaşayan çocuğun hayal dünyası, dedesine ve onun anlattığı boynuzlu maral hikayelerine olan bağlılığı içinize işliyor. Çocuk o kadar masum ki balık olup uzaklara gitmek istiyor. Yazar çocuğun içindeki özlemi farklı şekillerde çok güzel aktarıyor okuyucuya. Dede Mümin hep hor görülen biri. Kızı (çocuğun teyzesi) kısır olduğu için içkici damadının zorbalıklarına katlanmak zorunda kalması iç burkucu.

Kitap boyunca güçlü olanın zayıfı ezmeye çalışması, zayıfın çeşitli gerekçelerle ses çıkaramaması, anlayışsız ve çıkarcı insanların çıkardığı sorunlara şahit oluyoruz. Bunlardan en çok çocuk etkileniyor, kalbi parçalanıyor adeta. Tüm olanlardan kaçmak istiyor.

Yazarın dili akıcı ve üslubu etkileyici. Kitabın sonunda daha buruklaşıyor insan. O insanların hepsine sinir oldum okurken. Boş sohbetlerine, anlamsız kahkahalarına, arsızlıklarına... Romanın sonunda yer alan, yazarın kitap hakkındaki açıklamaları da çok değerliydi. En azından kitabı hangi hislerle yazdığını daha iyi anlıyoruz. Herkese okumasını tavsiye ederim.

16 Mayıs 2021 Pazar

Savaş Çığırtkanı- 11.Bölüm (Roman)


 

BÖLÜM 11

 

Alev Soluyanlar-Libmons

 

Yolculuğun kalan kısmında ya geniş vadiden geçeceklerdi ya da dağ eteğinden. Boş arazide ilerleyip hedef olmamak için dağ yolunu tercih ettiler. Dağın eteklerine vardıklarında, ormanın içine yerleştiler. Ağaçlar birkaç metre uzunluğunda ve kalın gövdeliydi. Yerlere kadar sarkan dallar yemyeşil örtüyle kaplıydı. Toprak kokusu dört bir yanı sarmıştı. Ormanda dikkat çekici bir sessizlik hâkimdi. Kısa sürede çadırlar kuruldu, ateş yakıldı, şehirden alınan yiyecekler pişirildi.

Serenay kütüphaneden aldığı kitapları okumak için sabırsızlansa da karanlık buna pek izin vermiyordu. Kitaplar çok eski olduğundan kapakları yıpranmış, sayfalarının bir kısmı kopmuş ve yazılar yer yer silinmişti.

“Artık uyku vakti geldi. İçinizden nöbet tutmak isteyen biri varsa söylesin yoksa ben seçeceğim,” dedi Janef.

“Benim uykum yok. İlk nöbeti ben alıyorum,” dedi Elbruz.

“Peki, öyleyse bir şey olursa bizi uyandırırsın,” dedi Janef.

Elbruz fazla uyumadığından nöbetlerin çoğunu tutardı. Kütüphanede saatlerce kitapları karıştırdığı için gözleri iyice yorulan Serenay’ ın ise feci derecede uykusu gelmişti. Yazel ve Serenay Elbruz’ a iyi geceler dileyip onu geceyle baş başa bıraktılar.

Diğerleri uykuya daldığında Elbruz ormanı dinliyordu. Bu orman diğerlerine nazaran daha karanlıktı. Zaten bu karanlıkta yaklaşan birini fark etmesi de zor olacaktı. O yüzden hiç kımıldamadan seslere odaklanmıştı. Birisi yaklaşırsa en azından küçük bir çıtırtıyı bile duyabilirdi.

Gecenin ilerleyen saatlerinde bir takım sesler işitti. Sanki birileri tartışıyordu. Meraklanan Elbruz seslerin kaynağını araştırmak üzere yavaşça yerinden kalktı. Çadırdakilere gittiğini haber vermeyi düşündü fakat vazgeçti. Durduk yere onları uykularından etmek ve endişelendirmek istemiyordu. Nasıl olsa hemen bir bakıp dönecekti. Ses çıkarmadan ormanın derinliklerine doğru yürüdü. Sonra ağaçların arasından bir ışık sızdığını fark etti. Işığa doğru ilerlediğinde boş bir alanda üst üste dizilmiş kütüklerin yandığını gördü. Beş kişi ateşin etrafında oturuyorken, dört kişi de ayakta durmuş hararetli bir şekilde tartışıyordu. Sesleri çok kalın ve çatallı çıktığı için ne dediklerini pek anlamıyordu.

Geniş gövdeli ağaçlardan birinin arkasına saklanıp onları izlemeye başladı. Hepsi de siyah pelerinler içindeydi ve bulunduğu noktadan yüzlerini seçemiyordu. Pelerinin kapüşonları adamların yüzlerini kapatıyordu. Silahlı olmaları Elbruz' u germişti. Gerçi bu görünümdeki insanlardan silah taşımamalarını beklemek saçmalıktı.

Adamlardan biri sohbeti kesip yana doğru bir adım attı. Sanki daha önce fark etmesi gereken bir şeyi fark edememiş gibi sinirlenmiş, dikkat kesilmişti. Diğerleri ise onun ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. Adam iki metre uzunluğundaki kalın, sivri mızrağı kaldırıp ani bir hareketle fırlattı. Mızrak Elbruz' un ardına saklandığı ağacın gövdesine çarpıp ağacı yardı. Elbruz bir anlık refleksle geriye doğru sıçradı ve yere düştü. Beklemediği bu hamle karşısında donup kalmıştı. Fark edilmiş olması imkânsızdı. Ne yapacağını bilemeyerek birkaç saniye öylece kalp atışlarının yavaşlamasını bekledi.

Mızrağı fırlatan adam Elbruz' un yanında belirdi ve onu kolundan yakaladı. “Burada ne arıyorsun? Neyse ki seni ilk fark eden ben oldum. Diğerleri fark etseydi şimdiye ölmüştün,” dedi boğuk bir sesle.

“Benim kötü bir niyetim yoktu. Burada birilerinin olduğunu fark edince bakmaya geldim.”

Şimdi diğer adamlar da yanlarına gelmiş, tehditkâr bir şekilde Elbruz' u süzüyorlardı. Elbruz sayıca bu kadar üstün olan topluluğun karşısında hiç şansı olmadığını biliyordu. Onları kızdıracak bir şey yapmamalı ve bir an önce diğerlerini uyarmanın bir yolunu bulmalıydı. Kolunu sımsıkı tutan adam tekrar aynı soruyu sordu.

“Burada ne arıyorsun? Sen kimsin?”

Elbruz başını kaldırıp kendisine dik dik bakan adamın yüzünü sonunda gördü. Bembeyaz bir ten ve tamamı kapkara gözler… Bir an irkilse de bunu belli etmemeye çalıştı. Daha önce böyle bir şey görmemişti. Neyle karşı karşıya olduğunu merak ediyordu. Ne kadar tehditkâr davranışlar sergileseler de onlarla anlaşmanın bir yolunu bulmalıydı.

“Ben Elbruz.  Arkadaşlarımla bir araştırma gezisine çıkmıştık ve hava kararınca bu ormanda gecelemeye karar verdik.”

“Demek burada başkaları da var?” dedi adam gözlerini kısarak.

Elbruz dikkatsizlik sonucu arkadaşlarından bahsettiğine pişman oldu. Boş bulunup da nasıl böyle bir hata yapabilmişti? Birkaç saniye sonra adamın kolunu tutan eli gevşedi. Elbruz’ un kolu hemen kızarmıştı. Şimdi kara kara ne yapması gerektiğini düşünüyordu.

“Hadi arkadaşlarının yanına gidelim. Eğer doğruyu söylüyorsan sizi serbest bırakırız.”

“Yalan söylüyorsa onu bana bırakabilirsiniz efendim,” dedi adamlardan en kısa olanı. Elbruz’ u öldürmek için can attığı belli oluyordu.

“Başka derdin yok mu senin? Liderimize karışma,” dedi uzun olan.

Liderleri ise bir el işareti ile onları susturdu. Diğerlerinin üzerinde güçlü bir hâkimiyete sahip olduğu belliydi. Elbruz’ un tahminine göre gruptaki en güçlü kişiydi. Bu yüzden diğerleri de ona itaat etmek zorundaydı.

“Gidip göreceğiz bakalım. Ne yapacağımıza sonra karar veririz,” dedi adam.

Elbruz' un korktuğu başına gelmişti. Adamları atlatmak imkânsız gibi bir şeydi. Onları arkadaşlarının yanına götürmeye karar verdi. Eğer dediklerini yapmazsa zaten bu adamlar kısa sürede diğerlerinin yerini tespit ederdi.

“Peki, sizi götüreceğim. Fakat merak ettiğim bir şey var. Siz kimsiniz?”  Elbruz bunu sormakla önemli bir hata yapıp yapmadığını düşündü. Sorusu üzerine adam gülümsedi. “Öncelikle kendimi tanıtayım, ben Barsuk. Bizi tanıyan kişi sayısı azdır. İnsanlardan uzaklarda, küçük topluluklar halinde yaşarız. Fakat az da olsa belli dönemlerde sıradan insanlarla yaşamışızdır. Anlayacağın dış görünüşümüz haricinde sizlerden pek farklı sayılmayız.”

“Tabi bir de özel gücümüz dışında…” diye araya girdi liderin hemen yanındaki adam.

Lider başını çevirip ters ters lafını bölen adama baktı. Adam sessizliğe bürününce konuşmasını sürdürdü. “Biz alevlerin efendisi, ateşin hâkimiyiz. Bizi tanıyanlar ise bize Alev Soluyanlar diye hitap eder.”

Elbruz işittikleri karşısında şaşırıp kaldı. Alev Soluyanları daha önce hiç işitmemişti. Ayrıca az önce sözü kesilen adam özel güç derken ne demek istemişti? Aşağı yukarı güçlerinin alevle ilgili olduğunu kestirebiliyordu fakat bu vakte kadar nasıl onlardan bir haberi olmamıştı. Elbruz' un şaşkınlığını fark eden adam onun etrafında tur atarak konuşmasını sürdürdü.

“Neden şaşırdın bu kadar? Bilmediğiniz, görmediğiniz şeylere inanmama gibi huyunuz var sizlerin. Daha nice özel güçlere sahip insanlar var aramızda. Gerçi bir kısmı geçmişte yok olup gitti. Günümüze kadar ulaşan toplulukların sayısı azdır ve biz rahatsız edilmek istemediğimiz için herkesten uzak durmayı tercih ederiz. Bir bakıma karşımıza çıkan herkesi düşmanımız olarak görürüz, ta ki onlar güvenimizi kazanana dek,” dedi adam son kelimeleri vurgulu söyleyerek.

Adam şimdi Elbruz’ un karşısında durmuş onun gözlerinin içine bakıyordu. Elbruz gözlerini kaçırmamak için zor tuttu kendini. Adamın kara gözlerine baktığında dipsiz kuyuya çekiliyormuş gibi hissediyordu ama onun samimi konuşması Elbruz' u biraz olsun rahatlattı. Fakat herkesi düşmanı olarak gördüğünü söylemesi ise ona güvenmesini engelliyordu. Arkadaşlarının canını tehlikeye atmaktan korkuyordu.

Serenay uykusunda dönüp duruyordu. Kâbuslarla boğuşurken sıçrayarak uyandı. O sırada dışarıdan gelen ayak seslerini duydu. Sadece Elbruz’ un ayakta olması gerekiyordu. Duyduğu sesler ise çok daha fazla kişiye aitti. Merak içinde çadırın fermuarını indirip dışarıya adım attı.

Elbruz’ un yanında pelerinli adamları görünce ilk şoku atlatması birkaç saniyesini aldı. Adamların fiziksel görünüşü, özellikle zift karası gözleri onu korkutmuştu. Sorarcasına Elbruz' un gözlerine baktı. Elbruz, etrafı adamlarla çevrili olduğundan konuşmamayı tercih etti. Fakat bakışlarından bir şeylerin ters gittiği anlaşılıyordu.

“Şimdi herkesi buraya toplayın,” dedi Barsuk.

Serenay ne yapacağına karar veremese de Elbruz başını sallayınca beti benzi atmış bir halde çadıra girip ikizleri uyandırdı. Elbruz da aceleyle diğerlerini kaldırdı. İki dakika sonra herkes çadırların önünde toplandığında Serenay' ın az önce yaşadığı şoku yaşadılar. İkizler birbirlerine korku dolu gözlerle bakarken Yazel de merak içinde gizemli adamları süzüyordu. Janef' in yüzü gerilmiş, kaşları çatılmıştı. Akbar' ın yüz ifadesinden ise hiçbir şey anlaşılmıyordu.

Benay şaşırmamış gibi görünmeye çalışıyor, gözlerini bir an olsun yabancılardan ayırmıyordu. Podal hoş bir sürprizle karşılaşmışçasına şaşkın ve rahat görünüyordu. Zaten hayatı pek de ciddiye aldığı söylenemezdi. Elarin ve Creyn ise ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Orman o kadar sessizleşmişti ki biri kımıldasa sanki tüm sessizlik bozulacaktı.

“Burada ne arıyorsunuz? Gizlice bizi mi izliyorsunuz? Sizden bir açıklama bekliyorum ve yanlış bir hareket yaparsanız mızraklarımızın tadına bakarsınız,” dedi Barsuk.

Elbruz az önce bu mızrağın ağacı bile yardığına şahit olduğu için adamların çok güçlü ve iyi nişancı olduklarını biliyordu. Öyle ki karanlıkta bile hedeflerini vurabilecek kadar yetenekliydiler.

“Ben Janef. Biz bir araştırma için bu bölgeye geldik. Günlerdir yoldayız ve geceleri ormanlara sığınıyoruz. Sizin buradaki varlığınıza dair hiç bir bilgimiz yoktu. Sizi rahatsız etmek istemezdik.”

Az önce çadırda Elbruz’ un onu uyarması sayesinde bu yalanı uydurmuştu. Yoksa ikisi farklı şeyleri söylemiş olsaydı başları ciddi şekilde derde girecekti.

“Ne araştırıyorsunuz ki?”

Janef bir an diğerleri ile göz göze geldi. Hemen bir şey uydurmalıydı. Düşünecek vakti yoktu. Adamları ikna edemezse bir saldırı ile karşı karşıya kalacaklarını biliyordu. Janef geçmişteki pek çok durum hakkında bilgi sahibiydi. Karşısındaki insanları daha önce duymuştu. Aksi ve güvenilmez varlıklardı ve pek zeki oldukları söylenemezdi. Birçok insanı bir anda öldürebilecek hız ve kuvvete sahiptiler.

“Bizler buraya doğal yaşam ve yeni bitki türleri hakkında bilgi toplamaya geldik.”

Grup üyeleri şaşkınlık içinde birbirlerinin yüzüne baktı. Janef’ in böyle bir yalanı söylemesini beklemiyorlardı. Daha doğrusu çok rahat bir şekilde yalan söylemesine şaşırmışlardı. Barsuk arkadaşlarına döndü.

“Sizce ona inanmalı mıyız dostlarım?”

“Bence yalan söylüyorlar, gerekeni yapalım,” dedi içlerinden biri.

“Yalan söylediklerinin bir kanıtı yok. O yüzden onları serbest bırakmalıyız,” dedi uzun olan.

Bir süre düşünen Barsuk kararını açıkladı. “Güneş doğar doğmaz buradan gitmeniz koşulu ile sizi bırakıyorum. Bir daha karşımıza çıkmayın.”

Herkes rahat bir nefes aldı. Alev Soluyanlar arkalarını dönüp giderken bir süre onları izlediler. “Nöbeti ben devralayım. Sabaha çok kalmadı zaten,” dedi Geyul. Kimse itiraz etmedi. Gerilimli bir gecenin ardından uykuya dalmak zordu. Akbar’ ın içindeki sıkıntı geçmiyordu. Dışarı çıktığında Geyul' un ortalarda olmadığını fark etti. Arkadan gelen bir çıtırtının ardından aniden alevler yükseldi. O tarafa döndüğünde Geyul' u kaçarken gördü.

“Kahretsin!”

Yangın hızla etraflarını sararken Akbar herkesi kaldırdı. Sanki benzin dökülmüşçesine bir anda büyüdü alevler.

Serenay şok içindeki kardeşine sarıldı. “Korkma, kurtulacağız.” Buna kendisi de inanmıyor, korkulu gözlerle yanan ağaçları izliyordu.

“Bunu o yabancılar mı yaptı? Onlara güvenmemeliydik,” dedi Benay. Dumandan öksürmeye başlamıştı. Janef ve Elbruz ellerine geçirdikleri örtülerle yangına müdahale etmeye çalışıyordu ama nafile. Herkes oradan oraya koşuyor bir çıkış yolu arıyordu. Atlar korkuyla kişniyordu. Serenay sonlarının geldiğini düşündü. Alevler arasında kapana kısılmışlardı. Ne yapacağını bilemez haldeydi, nefes almakta zorlanıyordu. Verda ve Elarin yoğun dumandan yere yığıldı. Cehennem gibi bir sıcak yayılıyordu.

O sırada alevlerin gerisinde birer birer Alev Soluyanlar belirdi. Neredeyse dokunacak kadar alevlerin yakınına geldiler. Serenay şaşkınlık içinde onları izliyordu. “Bunlar yanmak mı istiyor? Ne yapmaya çalışıyorlar?”

O anda Barsuk kapüşonunu geriye attı.  Esniyormuşçasına ağzını açıp havayı içine çekti. Alevler denizin ortasındaki girdaba doğru sürüklenir gibi daireler çizerek onun ağzından içeriye çekildi. Adamları da onu izledi. Herkes bu manzarayı nefesini tutmuş izlerken kısa sürede alevler tükendi. Ateş pelerinlileri yakmıyor, onları daha güçlü kılıyordu. Geriye sadece yanmış ot ve ağaçlar kaldı.

“Hayatımızı kurtardınız,” dedi Janef. Hâlâ şaşkınlık içindeydi.

“Böyle bir yangını fark etmememiz imkânsızdı. Ne oldu burada?” Barsuk şüphe içinde Janef' i süzüyordu.

“Açıklamayı ben yapayım,” diye araya giren Akbar. “Geyul' un o yangını çıkarıp kaçtığını gördüm. Bakın şimdi aramızda da değil kendisi. Bizi öldürmeyi planladığı çok açık.”

Yaşanan kargaşadan sonra gerçekten de kimse Geyul' un orada bulunmadığını fark edememişti. “Bu nasıl olur? Neden böyle bir şey yapsın,” dedi Janef şaşkınlık içinde.

Yaklaşan iki yabancı üzerine sohbet sonlandı. Adamlar Geyul’ u yakalamış, sürüklüyorlardı. Beti benzi atmıştı Geyul' un. Barsuk onu ensesinden tutup sarstı. Sesi tıslar gibi çıkıyordu. Çok öfkeliydi.

“Yangını sen mi çıkardın?”

“Be-ben sadece size yardım etmek istedim. Efendim, onlar size yalan söyledi. Niyetleri Alev Soluyanları yakalamak ve üzerlerinde incelemeler yapmaktı.”

“Ne dedin sen?” diye bağırdı Janef. O kadar sinirlenmişti ki Geyul' un boğazına yapıştı. İşlediği suç yetmiyor gibi bir de paçasını kurtarmak için iftira atıyordu.

Barsuk öfkeyle Geyul' u  yakasından tutup yukarı kaldırdı, onu Janef' in ellerinden kurtardı. “Tamam, geri çekil biraz.” Onun bir çocuğu kaldırıyormuş gibi koca adamı kolayca havaya kaldırmasını hayretle izledi Yazel. “Ne kadar problemlisiniz. Ben kime inanayım şimdi,” dedi Barsuk.

“Efendi Barsuk, bu adam bir suç işlemiş gibi kaçıyordu. Eğer dedikleri doğru olsa daha ilk karşılaştığımızda olanları bize anlatırdı. Yalan söylediği çok belli.”

Barsuk yakın adamını haklı buldu. Ekip arkadaşlarını öldürmeye çalışan birine güvenemezdi. Geyul' u sertçe yere fırlattı.

“Söyle bakalım, senin bizle derdin ne? Seni kim tuttu da üstümüze saldı?” diye bağırdı Janef.

Alev Soluyanlar hiç karışmadan öylece onları izliyordu. Geyul artık pes etmişti. “Görevde başarısız oldum. Maskeli efendim saraya sızmama ve aranıza katılmama yardım etti. Sizi yolunuzdan etmemi ve öldürmemi istedi benden.”

Janef adamın yakasına yapışıp öfkeyle bağırdı. “Kimmiş o efendin söyle. Nasıl böyle bir şey yaparsın? Bizi öldürecektin ha?” diye bağırdı Janef.

“O beni sefaletten çekip aldı, ölümden kurtardı beni. Yüzünü hiç görmedim. Onu tanımasam da ona itaat etmeyi seçtim. Zaten tanıyor olsam da onun sırrını açığa çıkarmazdım.”

“Akılsız, seni kullanmış görmüyor musun?”

Geyul yanıt vermedi. Alev Soluyanlar onu kolundan tutup kaldırdı. “Onun cezasını biz vereceğiz. Siz hemen burayı terk edin. Yeterince can sıkıcı bir gün oldu,” dedi Barsuk.

Herkes at arabaları ile yola koyulduğunda Geyul' un sessizliği yırtan çığlığı her yeri inletti. Serenay' ın tüyleri diken diken oldu.

“Ona ne yaptılar acaba?” dedi Yazel.

“Orasını boş ver sen. Onun yerinde biz de olabilirdik,” dedi Serenay.

“Sence bir daha onlarla karşılaşacak mıyız?” diye sordu Yazel.

“Şansımız yaver giderse karşılaşmayız.”

“Ama gerçekten çok güçlü görünüyorlardı, etkilendim,” dedi gülümseyen Yazel.

“Evet, hepimizi öldürebilecek kadar güçlü görünüyorlardı,” dedi Serenay ters ters bakarak.

Ön tarafta ilerleyen Janef de Elbruz ile konuşuyordu. “Geyul' un bahsettiği şu maskeli kim acaba? Bizden ne istiyor olabilir?”

“Çok şaşkınım, bilemiyorum.”

“Maskeli her kimse, yüzünü bile Geyul' a göstermediğine göre işini ciddi yapıyor demektir. Bence ya gizli görevlerimizi öğrenip diğer devletler tarafından tutulmuş birisi ya da Lider Canas' ı kabullenmeyen Butahlı bir haindir.”

“Bence haberci kuşlarla saraya bir mesaj yollamalıyız. Liderin bundan haberi olmalı,” dedi Elbruz.

“Bak, bu iyi fikir. En azından Lider Canas bu konuda bir önlem alabilir. Geyul' u göreve getiren her kimse saraya sızmış biri belli.”

Gün ağarmaya başlamıştı. Güneş gökyüzünü aydınlatarak, tepelerin ardından yüzünü gösterdi. Uykusuz ve yorucu geçen bir gecenin ardından kimsede dayanacak güç kalmamıştı. At arabalarının tekerinden çıkan gürültü bile ninni gibi geliyordu herkese. Yazel çoktan, bir kenara kıvrılıp uyumuştu. Bir kolu arabadan aşağıya sarkıyordu. Serenay' ın gözleri ise bir kapanıyor bir açılıyordu. Elbruz haritaya baktığında yakınlarda bir göl bulunduğunu söyledi Janef' e. Dinlenmek ve temizlenmek için güzel bir fırsattı.

Yaklaşık iki saat sonra göl kenarına vardılar. Civarda hiçbir kimse yoktu. Gölün biraz ilerisinde sisli tepeler uzanıyordu. Serenay eteğini toplayıp suya adım attı. Ayakları soğuk suya değdiğinde kendine geldi adeta. Sonra avucuna aldığı suyu yüzüne çarptı. Yorgundu ve başı biraz ağrıyordu.

Janef at arabasından kuş kafesini çıkardı. Kafeste bir tane haberci kuş vardı. Eğitimi zor olan bu kuşlar, çok sessiz ve gösterişli olurdu. Bembeyaz kanatları uzun, gagası sivriydi. Çok hızlı uçar ve gerektiğinde saldırırdı. Janef herkese danıştıktan sonra Geyul hakkında rapor niteliğinde, kısa bir yazı yazıp kuşun ayağına bağladı. Canını yakmamak için zarifçe tuttuğu kuşu öptü ve havaya saldı. Kuş birkaç kanat çırpışın ardından metrelerce yükseğe havalanıp gözden kayboldu. Günün sonunda iki grubun ayrılma vakti gelmişti. Birbirlerine şans dilediler ve Janef' in grubu Galnas' a gitmek üzere batıya doğru yol almaya başladı.

Kitap Alışverişim

  Ne zamandır kitap sipariş etmemiştim. Birden esince şu kitapları aldım. Üsttekiler Fırtınaışığı Arşivi Serisinin devam kitapları. İlk kita...