8 Eylül 2022 Perşembe

Kitap Alışverişim 5



 

 Bu yıl fırsat buldukça kitap alıyorum. :) Ne zamandır Tolkien'in kitaplarını okumak istiyordum. Şu ana kadar sadece Hobbit'i okumuştum. Yüzüklerin Efendisi film serisine bayılsam da kitaplarını henüz okumadım, onları daha sonra almayı düşünüyorum. Amazon'da bu üç kitabı indirimde görünce hemen aldım. Üçü 110 tl tuttu, aynı gün 120 tl kitap alana 40 tl indirim kampanyası başlamış, onu kaçırdım. Kitap alacaksınız aklınızda bulunsun. :)) 

  Kitapların resimli olduğunu bilmiyordum, görünce sürpriz oldu, çok güzel baskılar. Gondolin'in Düşüşü renkli baskılı, Hurin'in Çocukları renksiz baskılı. Silmarillion'un ise sayfadaki kenar boşlukları biraz fazla ama olsun. Tolkien fantastiğin babası gibidir. İthaki'den bu kitapları okuyacağım için mutluyum. :)






4 Eylül 2022 Pazar

BCP Ağustos- Masallar(Kitap)



 "Ama yetişkinlerin çok azı, bir zamanlar kendilerinin de çocuk olduğunu ve bir çocuğun nasıl yaşadığını, nasıl çalıştığını, nasıl oynadığını ve neyi sevip sevmediğini anımsar."


 Bu ayki yazım gecikti, okuma konusunda pek hızlı değilim bu aralar. Ağustos ayının teması Latin Amerika ya da seçkin yazarlar ve yönetmenler. Ben Nobel edebiyat ödüllü Hermann Hesse'nin Masallar adlı kitabını seçtim. 

 Kitap çok sayıda masaldan oluşuyor. Yazarın anlatımını ve çeviriyi beğendim. Birbirinden ilginç masallar insanı farklı dünyalara sürüklüyor adeta. Bazıları çok akıcı ve bir çırpıda okunurken bazıları fazla durağan geldi bana. İçlerinde pek sevemediğim birkaç masal olsa da çoğunu sevdim ve okuduğuma memnun oldum. Betimlemeler ve karakter tahlilleri çok iyiydi. Yeşil kapağı da kitabın doğanın bir parçası olduğunu düşündürdü hep bana. :)

 Buradaki masallar daha çok büyüklere hitap ediyor ve alışılmışın aksine pek de mutlu sonla bitmiyor. Okurken bazı karakterlerle ben de sürüklenip gittim. Yeri geldi çirkin cüceyle birlikte çaresizliği ve öfkeyi hissettim, yeri geldi Augustus'u tutup kendine gelmesi için silkelemek istedim. Başka bir gezegenin kralına barış için çözüm önermeye çalışan gençle birlikte içime hüzün düştü. Ozan Han Fook ile seslerin izinde kaybolup gittim. Iris'in Anselm'e verdiği naif görev gözlerimde bir ışıltının belirmesine sebep oldu. 

 Masallar her ne kadar hayali olsa da gerçekçi yanları da vardı, güzel mesajlar içeriyordu. Uzun zaman önce yazılmasına rağmen güncelliğini koruyor, zamanımızın pek çok sorununa değinmiş yazar. Masallara farklı bir bakış getiren, insanı düşler aleminde yolculuğa çıkaran bu kitabı herkese tavsiye ederim. :)


23 Ağustos 2022 Salı

Zaman Makinesi (Kitap)

 



"İnsanoğlu intihar etmişti. Kendine hedef olarak kararlılıkla rahatı ve kolayı, düstur olarak da güvenli ve istikrarlı dengeli bir toplumu seçmiş ve muradına ermişti- ama sonunda gele gele bu duruma gelmişti işte."


 Bilimkurgu edebiyatının tanınmış kitaplarından biridir Zaman Makinesi. Kısa olduğu için bir çırpıda okunuyor. Türü sevenlerin ilgisini çekecektir. 

 Zaman Gezgini, dostlarına bir zaman makinesi icat ettiğini söylediğinde kimse ona inanmaz. Sonrasında gezgin üstü başı dağınık halde karşılarına çıkar ve zamanda yolculuk yaptığını iddia ederek başından geçen her şeyi anlatır. Kitap boyunca Zaman Gezgini'nin bu anlattıklarını okuyoruz. Sekiz yüz iki bin yedi yüz bir yılına gittiğinde orada güzel, narin ve zayıf insanlarla karşılaşır. İnsanların hiçbir sorumluluğu olmadığını ve kavgadan uzak,  rahat yaşadıklarını düşünürken pek çok bilinmezlikle karşılaşır. Yukarıdünya ve yeraltıdünyasının farklılıklarını kavrar. Geleceğe dair olumlu düşünceleri gittikçe yok olur.

 Kitap akıcı şekilde başlıyor ve anlaşılır bir dille yazılmış. İlerledikçe bazı kısımların yüzeysel geçildiğini gördüm, daha fazla açıklama beklerdim. Zaman Gezgini bazı konularda çok çabuk kanıya varıyor ve gelecekteki tuhaf insanlarla hemen iletişime geçmeyi başarıyor. Tamamen farklı bir dünyaya gidince araştırma ve inceleme safhası bu kadar kısa olmaz gibi. Bir de gidilen yıl çok abartılı geldi bana. Bu gidişle dünya daha kaç yıl daha varlığını sürdürür bilemiyorum. Yazarın hayal gücü ve anlatımı güzeldi. Toplumsal konulara değinişi ve kitabı teknik terimlere boğmaması hoşuma gitti. Yazıldığı döneme göre güzel bence. Takıldığım birkaç detay dışında diyeceğim yok, kitap kısa zaten. 


22 Ağustos 2022 Pazartesi

Kitap Alışverişim 4

 


 Merhabalar, memlekette olduğum için bir süredir paylaşım yapmamıştım. Dün iki üç kitap alma niyetle Amazon'da dolaşırken Merve'nin bahsetmesi üzerine uygulamayı indirdim, 150 TL ve üstü alışverişte 50 TL indirim vardı. Zaten 5 kitap alınca da bir miktar indirim kazanıyorsunuz. Alışverişe başladım ve 150 TL civarına 7 kitabı tamamladım, indirimlerle 96 TL ödedim. Uygulamadan ilk kez alışveriş yapanlar için bu indirim geçerli sanırım, haberiniz olsun. 

 Arada sırada klasiklerden alıp okurum, Oblomov ve İki Şehrin Hikayesi ilgimi çekiyordu ne zamandır. Düşündüğümden kalınmış kitaplar, buna sevindim. 🙂

 Cengiz Aytmatov'dan sadece Beyaz Gemi'yi okumuştum. Kalemini sevdiğim bir yazar. Beğenilen bu kitabına geldi sıra. 

 Daha önce Koreli bir yazar okumamıştım sanırım, bu kitaptan başlamak istedim. Cezaevinde başlayan bir arkadaşlığı anlatan Mutlu Günlerimiz pek çok ödül almış, konusu ve kapağı hoşuma gitti. 

 Uzun süredir aklımdaydı, blog arkadaşlarımızdan İrem Can'ın kitabını da okumak için sabırsızlanıyorum. Kendisine buradan ulaşabilirsiniz. 😃

 Masallar kitabını İlkay'dan duymuştum ve çok ilgimi çekmişti. Daha okumadan sevdim diyebilirim. :)

 Altıncı Koğuş sepete son anda eklediğim bir kitap oldu, 150 TL üstüne çıkmak için sepete attım açıkçası. Tabi konusu da ilgimi çekiyordu, şimdi almasam sonra alırdım. :)) Şimdilik benden bu kadar, bayağı okunmamış kitabım birikti. Önümüzdeki aylarda bol bol okuma fırsatım olacak. Görüşmek üzere. 


29 Temmuz 2022 Cuma

Totsukuni no Shoujo-2022 (Anime)

 


 Geçenlerde animenin 10 dklık kısa versiyonundan bahsetmiştim. Bu sefer 1 saat 10 dklık bölüm yayınlandı ve öncekinin aksine diyalog vardı.

 Anime masalsı havasının yanında soyut ögeler de içeriyor. Bu yüzden konusuna kısaca değineceğim. İnsanların güven içinde yaşadığı İç Diyar ve karanlık yaratıkların olduğu Dış Diyar var. Lanetlenmemek için insanlar Dış Diyar'dan uzak durmak zorunda. Ancak diğerlerinden farklı kara varlıklardan biri ormanda bir kız çocuğu ile karşılaşır. Onu öylece savunmasız bırakamaz, yanına alır. Shiva'nın ihtiyaçlarını karşılar, ona yatacak yer verir, yemek yapar. Yanlışlıkla lanetlememek için kıza asla dokunmaz, onu diğerlerinden de korumaya çalışır. 

 Öncelikle çizimlere bayıldım, çok farklı bir teknik uygulamışlar. Sahneler tablolardan çıkmış gibiydi, sanki her ana özen göstermişler, geçişler harikaydı. Tüm bunlar animeyi soyut bir noktaya taşımış ve çok da güzel olmuş. İzlerken kendimi o dünyanın içine düşmüş gibi hissettim. Çizim konusunda bende bu hisleri uyandıran şu ana kadar bir Mushishi bir de bu anime oldu. Hayranlıkla izledim. Karakterler arasındaki zıtlık, canlı renklerin arasında bile mükemmel göze çarpıyordu. Karanlık ve aydınlığın bağı güzel aktarılmış. İkiliyi çok sevdim ben, aralarındaki dostluk çok güzeldi. Seslendirmenlerini de başarılı buldum. Çok tatlı, huzur verici bir animeydi.

 Manga uyarlaması olduğu için sadece belli kısmını izlemiş olduk. Devamını oldukça merak ettim, fırsat bulduğumda mangasını okuyacağım. 




27 Temmuz 2022 Çarşamba

Anı Sızıntısı (Hikaye)


 Bir süredir hikaye yazmıyordum. Bu hikayeyi de yarışma için yazmıştım, sonuç olumsuz olunca burada paylaşayım dedim. Yarışmalardaki belli kalıplar ileride yıkılır, hayal gücü ve farklı üsluplar da biraz değer görür umarım. İki öykü yazmıştım, diğerini paylaşmayacağım. Başka planlarım var onla ilgili, belki romana dönüştürürüm. Lafı biraz uzattım ama hayal kırıklığımı burada dökmezsem rahatlayamazdım. :) Yarışmalara bir daha katılmayı düşünmüyorum. 



Anı Sızıntısı


 Serin bir gecenin koynunda ateş böceklerinin dansını izliyorum. Uçuşan, minik ışık demetleri o kadar huzur verici ki umut etmekten kendimi alamıyorum. Puslu geçmişime rağmen mutlu bir gelecek hayali zaman zaman düşüncelerimde kendine yer bulabiliyor. Manzarayı nefes almadan izliyorum, bir rüzgâr çıkıyor, her şeyi savuruyor. Hayallerim paramparça...

 Oturduğum kütükten içim titreyerek kalktım. Geriye dönüp baktığımda bahçedeki çınar gözüme pek tekinsiz göründü. Yaprakların boğuk hışırtısı ve ay ışığının gövdeye düşürdüğü koyu gölgeler... Hışırtılar giderek yükseldi ve uğultuya dönüştü, rüzgâr şiddetini artırıyordu. Kararsız halde ayakta dikilirken ince belli bardaktaki çayın soğuduğunu fark ettim, çayı tazelemeliydim.

 İçeri geçerken her adımımda burukluğum arttı. Kapının kolunu çevirip eve adım attığımda rutubet kokusu karşıladı beni. Yanından geçerken gömme dolabın kırık boy aynası gözüme çarptı. Kapağın hafif açık kalışı ve yamuk duruşu hep gözüme batıyordu. Bir anlık sinirle kapağı sertçe ittim ve yansımama baktım. Aynadaki çatlaklar anılarımdaki boşluklar gibi karmaşık yollar çiziyordu. Kısa kesim saçlarımın arasında uzanan belirgin ameliyat izine tiksintiyle baktım. Saçlarımı neden uzatmıyordum bilmiyorum, beni engelleyen bir şey vardı. Ne zaman bu izi görsem geçmişimden önemli bir parça koparılmış gibi hissediyordum. Sonunda elimi çektiğimde kapak menteşesinden çıktı ve gürültüyle yere düştü. Etrafa saçılan cam kırıklarıyla sonra ilgilenmeye karar verdim, doğruca mutfağa geçtim.

 “Biliyor musun,  ilk karşılaştığımız o gün seni hiç gözüm tutmamıştı.”

“Hadi canım, buna inanmam. Bana nasıl baktığını hâlâ unutmadım.”

“Nasıl bakmışım beyefendi.”

“Asil bir leydi gibi önce beni dikkatle süzüp sonra nihayetinde yıllardır aradığın prense kavuşmuş gibi hayretle hayranlık arası bir ifadeyle...”

“Amma yaptın, hayal gücüne bir kez daha hayran kaldım.”

 Sohbeti kesen kahkahalar kulağıma çalınınca dayanamayıp kıkırdadım. Erkeğin sesini kendi sesime çok benzettiğim için gülümsemem bir süre sonra soldu. Gördüğüm ve duyduğum şeyler bana tanıdık geliyordu ama aynı zamanda yabancıydı da. Sanki bir filmin içindeki başroldüm. Ses benimdi, görüntü benimdi ama hiçbir şey gerçek değildi. Bunlar ancak kalbimde gizlediğim arzularımın, düşlerimin izdüşümü olabilirdi. Akıl sağlığımı sorgulamama neden olan bu hayaller peşimi bırakmıyordu.

 Buraya geldiğim andan öncesine dair pek az hatıram vardı. Neden kaçıyorum bilmiyorum ama buradan gitmek istemiyordum. Kendi ismimi bile anımsamakta zorlandığım oluyordu. Başıma almış olduğum darbenin bunda etkisi olduğunu varsayıyordum. Belki de hatırlamamak benim için en iyisiydi.

 Camın önündeki divana oturdum, çayımı yudumladım. Gaz lambasının alevi iyice küçülmüştü. Yalnız yaşadığım bu ev bazen üstüme üstüme geliyordu. Geçen yıl çıkan küçük yangından kalma isli duvar öylece duruyordu. Ormancı odayı beyaza boyamakta ısrar etse de kabul etmemiştim. Hayata temiz bir sayfa açamamışken karaya bürünmüş duvarları önemsediğim söylenemezdi.

 Yaşadığım bu ıssız yerde sadece birkaç tane komşum vardı. Onlar da sorularını inatla yanıtsız bırakmam üzerine pek yanıma gelmez olmuştu. Kafam bu kadar karışıkken ve hayatımda bir değişiklik istemiyorken başkalarının uzatacağı yardım elini nasıl kabul edebilirdim? Korkularımdan habersizdi onlar. Çoğu gece acı bir fren sesi eşlik ederdi kâbuslarıma. Bir şekilde hafızamda tüm taşlar yerine oturacak olursa neyle yüzleşmek zorunda kalacağımdan emin değildim. İçimdeki kötü sesi bir türlü bastıramıyordum.

 “Ah uyumuş bile. Ne kadar da masum görünüyor.”

 “Tıpkı melek gibi.”

“Yavaşça beşiğe yatırayım, bugün çok yoruldu.”

“Annesi gibi pek enerjik. Büyüyünce ele avuca sığmayacak anlaşılan.”

 Minicik eller, kahverengi saçlar gözümün önüne geldi. Dünyanın tüm dertlerinden habersiz, cennetteymiş gibi mışıl mışıl uyuyan bir bebek... Gülümsemek istedim ama ansızın burnum sızlamaya başladı. Çocuklar nedenini anlayamadığım bir şekilde kalbimde kanayan bir yaraya dokunuyor gibiydi. Hissettiğim şey suçluluk duygusuydu. Nemlenen gözlerimi silip pencereden yıldızlara baktım. Yorgun hissediyordum, karamsar düşünceler şakaklarıma ağrı olup yerleşmişti. Gökte bir yıldızın kaydığını görmemle yeni sesler işittim.

 “Nine, nine sen de gördün mü onu?”

“Dur çocuğum, çekiştirme eteğimi. İlk kez mi kayan yıldız görüyorsun?”

“Evet! Öykü kitabında resmini görmüştüm ama gerçekte görmek bambaşkaymış.”

“Tatlı kuzum benim. Kayıp giden sadece yıldızlar olsa keşke.”

“Hı? Ne demek istiyorsun?”

 Ağırlaşan göz kapaklarımı açık tutmak zorlaşmıştı. Meraklı çocuğa yanıt vermek isterken içim geçti. Sıkıntılı düşler eşliğinde sabahı zor ettim. Her tarafım tutulmuştu, yüzüme vuran gün ışığından rahatsız olarak elimi gözlerime siper ettim. Güneşe rağmen hava serindi, üstüm açık uyuduğumdan üşümüştüm. Kalkıp hemen sobayı yaktım, üzerine demliği koydum. Sabahları bir demliği bitirmeden kendime gelemezdim. Çıtırdayan odunlar yavaş yavaş odanın soğuğunu kırıyordu. Mevsim, sıcağı yanında getirmeyi unutmuş gibiydi; nisan ayına girmiştik halbuki. Ben sade bir kahvaltı sofrası hazırlarken çay da demini aldı. Dumanı tüten tavşan kanı çayı bardağa doldurdum. Sobada kızaran ekmeklerin kokusu odayı sardı. Üzerine bir parça yağ sürdüğüm ekmekten bir lokma aldım. Tam bardağa uzanmıştım ki bir gürültü kopunca sıçradım. Gök gürültüsünü sağanak yağmur izledi. Gök delinmiş gibiydi, yağmur durmak bilmiyordu. İçimi bir sıkıntı kapladı, böyle anlar felaket getirirdi burada. Yine de kahvaltımı yapmayı sürdürdüm. Dakikalar boyunca hızını azaltmadı yağmur.

 İri damlalar olanca şiddetiyle camları dövüyordu. Pencereye yöneldim, elimle camdaki buharı silerken karşıdaki yamacın kaydığını gördüm. Dehşet içinde heyelanın, önüne çıkan evi yıkışını izledim. “Aman Allah’ım!” Her şey birkaç saniye içinde olup bitmişti. Hızla kulübeden çıktım ve kimsenin zarar görmemiş olmasını umarak aşağı doğru koştum. Çamurlaşmış zeminde düşe kalka ilerledim, sırılsıklam olmuştum. En yakında ben olduğum için durumu henüz fark eden olmamıştı. Ormancının birkaç kilometre ötedeki evine baktım ama görünürde kimse yoktu. Bir an önce enkaza ulaşmalıydım, kalbim deli gibi atıyordu.

 Sesimi duyurabilecek kadar yaklaştığımda bağırdım. “Kimse var mı?” Tökezleyip yuvarlandım ve evin büyük kısmı çökmüş olan taş duvarlarının dibinde durabildim. Elim ayağıma dolanmıştı, kaldırabildiğim ağırlıkları kenara çekmeye başladım. Acı bir manzara ile karşılaşmaktan korkuyordum. O sırada birinin feryat ettiğini işittim. Hakan’ın sesiydi bu. Onun evde olmamasına sevinmiştim ama tepkisinden karısının göçük altında kaldığını anlamıştım. Beni görünce yanıma koştu, şoka girmiş bir haldeydi. “Ne oldu böyle? Hasibe'ye bir şey olursa yaşayamam.”

 “Sakin ol, kurtaracağız onu!”

 Bakışları normale döndü ve el birliği ile enkazı kaldırmaya başladık. Bir süre sonra çöken çatının altında kadını bulduk. Baygındı ama oluşan boşluk sayesinde ağır yara almaktan kurtulmuştu. Sıkışan bacaklarını çıkarmak için çok uğraşmamız gerekti. Tırnaklarımın kanadığını parmak uçlarım sızlamaya başladığında fark etmiştim. Bu sırada birtakım görüntüler zihnimde belirince anda kalmak için mücadele etmem gerekti. Şimdi hiç zamanı değildi. Hakan bütün gücüyle çabalıyordu, o da iyi durumda sayılmazdı.

 Devrilen bir arabadan duman çıkıyordu. Sızan mazot yerde ince bir çizgi çizerek toprağa karışıyordu. Arabada sıkışmış bir kadın ve canhıraş halde onu çıkarmaya çalışan biri vardı. Ters dönmüş aracın dikiz aynasında kendi görüntümü görünce hayrete düştüm. O anda bir şeyler kafama dank etti. Geçmişte o kazayı yapan bendim, kurtarmaya çalıştığım kişi karımdı. Dehşete kapılmış halde etrafa bakarken bebeğimizi gördüm. Birkaç metre ötede kımıldamadan yatıyordu. Telaşla ona doğru koştum, yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordum. İyi olması için dua ederek onu kucağıma aldığım sırada araç patladı. Başıma çarpan cisimle gözlerim karardı, sıcak kanın alnımdan çeneme doğru akışını hissediyordum. Sonra yer ayaklarımın altından kaydı.

 Bunca yıl sonra gün yüzüne çıkan bu anı beni gafil avlamıştı. Kendimi kaybetmiş halde feryat etmeye başladım. “Hayır! Olamaz!” Hakan endişe içinde sorgularcasına bana baktı, delirdiğimi düşünüyor olmalıydı. Hatırlamıştım yitirdiklerimi, neden hayata küstüğümü, neden buraya kaçtığımı. Derin bir nefes alıp tekrar gücümü topladım. Sonunda Hasibe’yi sıkıştığı yerden kurtardığımızda gözümden dinmezcesine yaşlar akmaya başladı. Halime anlam veremeyen Hakan telaşla konuştu. “Senin araban vardı değil mi? Onu hemen hastaneye götürmeliyiz.”

  Yıllardır araba kullanmıyordum ki kullanamazdım. Başımı telaşla iki yana salladım. “Anahtarı vereyim, sen kullan.” Şaşırdı ama bir şey demedi, başını sallamakla yetindi. Anahtarları getirmek üzere hızla oradan ayrıldığımda kafam tamamen başka yerdeydi. Bunca zaman zihnimde beliren tüm o kesitler kendi anılarımdan ibaretmiş. Belleğimde oluşan koruyucu bariyerdeki çatlaklar gittikçe büyümüş sonunda parçalanmıştı. Düşe kalka eve girip çekmeceden anahtarları aldım. Acımla baş başa kalmak, kendi kabuğuma çekilmek istiyordum ama Hakan’ı o vaziyette bırakamazdım. Ben bahçeye çıktığımda o da kollarında karısını taşıyordu. Aceleyle kadını arka koltuğa yatırdık. Yola düştüğümüzde arabanın silecekleri yağmura yetişmiyordu.

 “Delirmiş bunlar, bizden ne istiyorlar? Korkuyorum!”

“Bela arayan serseriler işte. Az önce yolda makas atmalarına izin vermedim diye akıllarınca gözümü korkutacaklar.”

“Şunlara uyma demedim mi sana, çekilseydin yoldan. Başımıza iş açıldı durduk yere. Ben hemen polisi arıyorum!”

“Nereden bilebilirdim böyle olacağını. Atlatacağım onları bir şekilde.”

“Olacak iş değil. Arkada uyuyan kızımızı unutmadın herhalde. Dikkatli sür!”

 Peşimizdeki iki arabayı atlatmak için gaza bastım. Büyük ihtimalle alkollüydüler ve işi inada bindirmişlerdi. Son sürat dar, toprak yola saptım. Araçlardan biri yolu ıskalayıp düz devam etti ama diğer araç tam arkamdaydı. Neredeyse çarpacak kadar tampona yanaşmıştı. Ben ağzıma geleni sayarken onun durmaya niyeti yoktu. Kaçış devam ederken birden direksiyonun hakimiyetini kaybettim. Araba defalarca takla atıp şarampole yuvarlandı.

 Bu anı tekrar yaşamak canımı yakıyordu. Ailemin kaybına ben sebep olmuştum. Meğer acıya katlanamayıp hissettiğim suçluluk duygusu ile anılarımı bastırmışım. Aynada kendime baktığında mavi gözlerimin etrafındaki kırışıklıkların biraz daha arttığını fark ettim. On beş yıl olmuştu. Ellerimin titremesini önleyemiyordum, sonunda ellerimi kucağımda birleştirdim. Hakan gaza bastıkça kanım çekiliyor gibi oluyordu.

 Bir saat sonra hastane koridorunda ameliyathanenin önünde bekliyorduk. Sandalyeye kendimi zor atmıştım. Hakan çaresiz halde volta atıyordu. Bir personel bana yaklaşıp konuşunca dikkatimi zar zor ona verebildim. Ellerimi işaret etti. “Siz de yaralanmışsınız. Muayene odasına alalım sizi, isminiz neydi?”

  “Hamit Çelik.”

 Ellerimi bir yere sürmemeye çalışarak yerimden kalktım ve personelin gösterdiği odaya geçtim. Duvarlar bembeyazdı, içerisi rahatsız edici derecede aydınlıktı. Cama bakınca yağmurun durmuş olduğunu fark ettim. Üşüyordum, çökmüştüm ve kendimi doğrultacak gücüm yoktu. Zamanı geri alma imkanım olmadığına göre buna katlanmak zorundaydım. Nasıl unutabilmiştim olanları? Hiçbir şey olmamış gibi nasıl amaçsız, gamsız yaşayabilmiştim? Şu an oltaya takılmış bir balık gibiydim, hala suda olan ama hızla yukarıya çekildiği için hiçbir umudu kalmamış... O an sol yanıma şiddetli bir ağrı girince kalbimden yakalandığımı anladım. Nefes almakta zorlanıyordum, göğüs kafesim daralmış gibiydi. Sesimi duyurmaya çalışırken yere kapaklandım. Kalkmak için uğraşırken birinin odaya girip bana doğru koştuğunu gördüm. “Kalp krizi geçiriyor, doktor beyi çağırın hemen!” Kısa süre sonra sesler uzaklaştı, her şey karardı.

4 Temmuz 2022 Pazartesi

Solmayan Ümit (Kitap Tanıtım)

 


 Blog arkadaşlarımızdan Sevgili Sibel'in kitabını oldukça merak ediyordum. Kendisi hem sevdiğimiz biri olduğu hem de yazılarının kalitesini bildiğim için kitabını okuma fırsatı bulduğuma sevindim. İçinizden bazılarının kitabı okuduğunu biliyorum ama ben de bir şeyler karalamak istiyorum. :)

 Kitap çeşitli hikayelerden oluşuyor. Dram, zorlu koşullar, hayat mücadelesi, hayal kırıklıkları gibi konuların yanında güldüren ve güldürürken düşündüren öyküler de vardı. Sibel'in kelimeleri kullanmaktaki gücüne ve insanın içine işleyen anlatımına hayran kaldım. Hikayeleri genel olarak ders verici nitelikte. Bazılarının sonu biraz klasik gelse de şaşırdıklarım da oldu. Karakterleri başarıyla yansıttığını düşünüyorum. Kitapta en sevdiğim öyküler Dilek Kutusu, Solmayan Ümit ve Kırık Ayna oldu. Hatta bunlar roman olsa da karakterleri daha uzun uzun okusam ne güzel olurdu diye geçirdim içimden. :))


Altını çizdiklerim:

 "Mehmet sunturlu bir tokat yemiş gibiydi. Şaşkınlığını ve üzüntüsünü yatıştırdıktan sonra kendini topladı ve yere düşüp kırılan kristal bardakların parçalarını toplamak istercesine etrafa saçılan kelime kırıklarını nasıl toparlayacağını düşünmeye başladı."


 "İnsan kendi sorunları ile meşgulken en büyük derdin kendisinde olduğuna dair büyük bir yanılgıya kapılabiliyormuş, yüzdeki acı sadece doğuştan gelerek olmuyormuş, gam ve keder de yüzde kocaman görünmez bir lekeye dönüşebiliyormuş, bazı insanlar yaşamaya devam ederken bazıları da ölmeye devam ediyormuş meğer."


 "Cümle kümecikleri içinden, ayıklanıp atılabilse sert ifadeler, yumuşak ve nazik olanlara daha fazla yer açılsa. Kelime kırıkları toplansa yerden, tek bir harf bile zayi olmasa, hiçbir can yanmasa."


 Sibel'in bloguna buradan ulaşabilirsiniz. Kendisine hayatta başarılar diliyor, sevgilerimi yolluyorum. 😊😊🌺💐🌷


26 Haziran 2022 Pazar

BCP Haziran - Drizzt Efsanesi 4. Kitap-Kristal Parçası

 Blogları Canlandırma Projesinde bu ayın teması Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi ya da fantastik. Fantastiği çok seven biri olarak bu ay çok şey izlemek istesem de fırsat bulamadım, o yüzden sadece Drizzt serisinden bir kitap okuyabildim. Önümüzdeki ay pek aktif olamayabilirim, son ayı iyi değerlendirmeliyim, az kaldı sınava. 

 


"Başka birinin ölümüne, drowların çoğunluğu gibi sadece bir eğlence gözüyle bakmıyordu. Buna bir ad veremiyordu çünkü drow lisanında böyle bir şeyi tanımlayan hiçbir söze rastlamamıştı. Ama Drizzt'in sonradan tanıştığı yüzey sakinleri buna "vicdan" diyordu."


 Drizzt Efsanesi'nin dördüncü kitabı Kristal Parçası ilk üç kitaptan biraz daha farklı. İlk üç kitapta daha çok Drizzt'e ve onun iç dünyasına odaklanılmıştı. Drizzt yaşadığı karanlık yeraltını terk etmiş, yüzeye çıkmış ve çeşitli sorunlarla mücadele etmişti. Bu kitapta On Kasaba halkının yaşadığı buzlarla kaplı diyarı kendine yurt edinen Drizzt ve dostlarının maceralarına yer verilmiş.

 Asırlar öncesinde yapılmış büyülü bir antika olan kristal parçası, varoluş düzlemlerine fırlatılır ve dünyaya düşen parça karlı vadide sessizce beklemeye koyulur. O, avını uzun yıllar bekleyecek kadar sabırlıdır. Günün birinde bir çırak, Akar Kessell, kendisine güç teklif edildiği için ustasına suikast düzenler. Ancak işler beklediği gibi gitmez, kendisini ölüme terk edilmiş bir halde bulur ve hayattan umudunu kestiği sırada karlar altında yatan kristal parçasının çekimine kapılır. Akar Kessell bu sayede büyük bir güç elde eder. Artık tek istediği kendini küçük görenlere inat pek çok ırkı kontrolü altına alıp savaş başlatmaktır. Tabi kristal de büyük ölçüde onun düşüncelerini idare etmektedir.

 Bu süreçte yaklaşan büyük tehlike karşısında On Kasaba halkının birbirine kenetlenmesine ve düşmana karşı koymasına şahit oluyoruz. Ekonomik koşullar nedeniyle arada sırada rekabet yaşayan halklar sonunda tüm anlaşmazlıkları geride bırakıp bir olmak zorunda kalırlar. 

 Savaş stratejilerini, çaresizlik anında karakterlerin en küçük umut kıvılcımına tutunmasını, her seferinde dört ayak üstüne düşmeyi başaranları ilgiyle okudum. Zayıf karakterli birinin eline sınırsız denebilecek bir güç geçtiğinde nasıl da ruhsuz bir caniye dönüşebileceğini gördük. Doyumsuz bir galibiyet hırsı Kessell'in gözünü kör ediyor adeta. Fazla özgüvenli oluşu beraberinde küçük açıklar meydana getiriyor ve o, bu açıkların birleşip kendisine karşı çığa dönüşmesine engel olamıyor.

 Macera kitap boyunca devam ediyor. Bu kez çok fazla karakter olduğu için Drizzt, önceki kitaplara göre biraz daha geri planda kalmış gibi. O yüzden ilk üç kitabı daha çok sevmiştim. Yine de kitapta Drizzt'in dostlarına olan bağlılığı, gerektiğinde karşısındaki insana sert dersler vermesi ve doğru olduğuna inandığı şeyden vazgeçmemesi gibi özellikleri üzerinde durulmasını sevdim. Drizzt dışında da pek çok sağlam karakter vardı ve üstlerine düşeni fazlasıyla yerine getirmişlerdi. Onları tanımak da güzeldi. Kitabın sonunda Drizzt ve dostları yeni bir maceraya çıkıyor. Sonraki kitabı okuduğumda bu maceranın detaylarını anlatırım artık. :) 

 

14 Haziran 2022 Salı

Mushishi Zoku Shou (Anime Tanıtım)




"Bu dünyanın tamamı senin ait olduğun yer."

"Demek dağlara bile dönemedin."


 Mushishi'nin ikinci sezonunu izledim. Daha önce ilk sezon için tanıtım yazısı yazmıştım. Mushiler ilkel yaşam formlarıdır ve dünyada serbestçe dolaşmaktadır. Mushishiler de bir bakıma mushi uzmanları, onları araştırıp, onların sebep olduğu sorunları gidermeye çalışıyorlar.

 Bu sezon ilk sezon kadar ürpertici ve merak uyandırıcı değildi. Yine de Ginko karakterini daha yakından tanıdığımız ve harika doğa manzaralarını bol bol gördüğümüz için sevdim. İlk sezonda genelde garip olaylar yaşanıyor ve Ginko sonradan dahil oluyordu, bu sezonda ise daha çok Ginko'nun etrafında olup bitenleri görüyoruz. Ginko'yu daha bir sevdim çünkü insani yanını ve endişelerini daha iyi görebildik. "Burada kötü şeyler olacak, dikkat edin," tarzında hep felaket tellallığı yapsa da soğukkanlılığını kaybetmeden, insanların kendisine inanmamasına aldırmadan yine de yardım için elinden geleni yapan biri. Aslında o kadar değişik biri ki bazen mushileri insanlardan fazla sevdiğini düşündüğüm anlar oldu. :) Her şeyi bir bakışta anlama yeteneği ona bilgelik katmış, yaşına göre çok olgun, düşündüğünü söylemekten de çekinmez. Yukarıda yazdığım sözü de beni çok etkilemişti. "Demek dağlara bile dönemedin." İnsanları yargılamaya çalışmaz ama doğru bildiğini de hep söyler. Soğukkanlı oluşunu, düşünce yapısını, değişmeyen kararlılığını çok seviyorum. Sadece kendi olmaya çalışan, çok doğal biri. Zor bir çocukluk geçirmiş belli, buna rağmen gayet sade ve sakin bir hayat yaşıyor. Malesef bir yere bağlı kalmadan yaşamak zorunda. Onun ait olduğu yer dünyanın tamamı. Ne harika söylemiş ona bunu diyen karakter. :)

 Bölümler yine farklı karakterler ve hikayeler üzerinden ilerliyor. Sevdiğim bölümler: tutulmadan sonra gölgede kalan güneş, avcının ava dönüşmesi, ıslık çalmanın getirdiği yıkım, suya derinden bağlı çocuk, yıldırımı üzerine çeken sevgisiz büyümüş çocuk, üzerine ölümün kokusu bulaşan adam. Ve bir bölümde kendine göz diken kızdan Ginko'nun apar topar kaçışı ise gülmeme sebep olmuştu. 😆

 Anime neredeyse her bölümde ders verici nitelikte. İnsanların yalnızlığı, hırsları, öfkesi, bencilliği gibi konular başarıyla ele alınmış. (Gifler: tumgir.com)









 Animenin insanı dinginleştiren yapısını seviyorum. Konular yavaş ama vurucu şekilde işleniyor. Müzikleri zaten çok güzel, en sevdiğim müziğini de koyayım. :)




 Böyle güzel bir anime niye az tanınıyor onu bile bilmiyorum. Fragman da yok. İkinci sezon görüntülerinden oluşan video paylaşım bari. Müzik pek uymamış ama görsel olarak iyi. :)
  


10 Haziran 2022 Cuma

Kitap Alışverişim 3



 Birkaç gün önce Kitapyurdu'nda indirim günleri vardı ve kargo bedavaydı. Almayı düşündüğüm ve beklettiğim kitaplar olduğundan sipariş verdim. Aslında diğer sitelere göre pek de indirimli sayılmaz ama kargo ücretinin olmaması iyiydi. 

 İlkay sayesinde haberim olan yazar Natsume Sōseki'den bir kitap okumak istiyordum ama Amazon'da kitapları daha pahalı olunca geçenki siparişimde sepete eklememiştim. Yazarın esas almak istediğim kitabı Cam Kapının Ardı'nı Kitapyurdu'nda bulamayınca ben de Gönül'ü aldım. Yazar, Japon edebiyatının sevilen bir ismi olduğu için merak ediyorum kitabı, umarım severim. :)

 Geçenlerde Eren, İthaki'nin karanlık kitaplık serisinden bahsetmişti. Kitaplar zaten ince, uygun fiyatlı da olunca iki kitap aldım. Sarı Duvar Kağıdı'nı Merve özellikle önerdi, diğerini de yazarın dilini çok merak ettiğim için aldım. Korku öykülerini severim, bu yüzden kitapları Blogları Canlandırma Projesi'nin birkaç ay sonraki gotik teması için seçtim. :) 

3 Haziran 2022 Cuma

Zorkan'ın İlkeleri (Kelime Oyunu 79)

 Bir süredir kelime oyununa katılamamıştım. Kısa da olsa bir şeyler yazmak istedim. Zorkan'ın romanda yazdığımdan önceki bir dönemine yer verdim bu kez. Bu haftanın kelimeleri: gemi, toprak, nefes, kral, hücre



 Sabaha karşı şiddetlenen tipiyle birlikte buz kaplı toprakların üzerine kalın bir kar tabakası daha serildi. Şehir her zamanki gibi sessizliğe bürünmüştü. Dışarıdan bakınca evlerde herhangi birinin yaşadığına dair belirti yoktu. Ancak gün doğumundan sonra hayat başlardı burada. Kar yılın her ayında adeta krallığını ilan ediyor, hakimiyetini sürüyordu. Sert doğa koşullarına insanlar uyum sağlamayı öğrenmişti. 

 Taş sarayda gözcüler hariç kimse ayakta değildi. Kolay kolay Dazzap’a bir düşman sızamazdı, dışarıdan gelip de kimse böyle bir ülkede yaşamak istemezdi zaten. Soğuk hava nefes kesiciydi.

  Sert yatağında düşlere dalmış olan Lider Zorkan bir zaman sonra kan ter içinde uyandı. Pencereyi aralayıp buz gibi ayazın kendisine saldırmasına izin verdi. Uzaklara dalmıştı, pek bir şey hissetmiyordu. Rüyasında kanlı, karanlık bir savaşın içinde kalmıştı. Öfke doluydu ve geri adım atmaya niyeti yoktu. Aldığı darbeler öyle acı doluydu ki bu önceki hiçbir dövüşüne benzemiyordu. Rüya olmasına rağmen bedeni acı karşısında kasılmıştı.

 Lider, bir süre rüyanın etkisinden çıkamadı. Gerçek gibiydi, belki de haberci bir rüyaydı. Günün birinde o anın geleceğini düşündü. “Ne olursa olsun o an geldiğinde hazır olacağım. Çıktığım yolda tereddüt etmem, sonuna kadar giderim, ölümle sonuçlanacak dahi olsa.” Yüzüne vuran kar taneleri ona halkını anımsatıyordu. Dazzap’ta yaşam hiç kolay değildi ve çocuklar bile mücadele içinde büyürdü. Zorkan'ın halkı ve kurtları için yapmayacağı şey yoktu. Ailesinin gözünde her ne kadar acımasız, kinci biri olarak kalsa da onu Zorkan yapan bu özellikleriydi. 

 Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kara haber saraya ulaştı. Yakınlarda bir köy tamamen çığ altında kalmıştı. Zorkan hiç düşünmeden savaşçılarıyla yola koyuldu. Kurdun üzerinde olabildiğince hızlı ilerlerken endişeliydi. Çığ felaketi başlarına gelebilecek en kötü şeydi ve tüm önlemlere rağmen her yıl kayıplar veriyorlardı. 

 Tipi durmuşsa da bir metrenin üstünde yağan karda ilerlemek güçtü. Kurtlar sessizce mücadeleyi sürdürüyordu. Çığ düşme riskinin olduğu anlarda asla ulumazlardı, iyi eğitimlilerdi. Zorkan daha bir ay önce ziyaret ettiği köyün yerinde bembeyaz örtüyü görünce içi sızladı. Verdiği emirle savaşçılar ve kurtlar dört bir yana dağıldı ve kurtarma çalışmalarına başladı. Kendisi de koşarak can pazarının yaşandığı yere daldı. Kazma ve küreklerle karı temizliyor, yıkılan evlere ulaşmaya çalışıyordu. Yıkılan taş duvara ulaştığında hızla taşları kenara çekmeye başladı. Buradan herhangi birinin sağ çıkması mümkün görünmüyordu. Yine de can havliyle çalışmaya devam etti. Bir süre sonra hareketsiz halde yan yana duran bir kadın ve çocuğa rastladı. Üzüntü içinde ikisini sıkıştığı yerden çıkardı ve kucağındaki çocuğu karlar içine yatırırken lider masmavi gözlerinden akan yaşlara hakim olamadı. Çocuğun minik bedeni üzerine ölümün soğuk beyazlığı çökmüştü. Çok ölüm görse de bu ayrı etkilemişti Zorkan’ı, hele de o sabah gördüğü rüyanın ardından.

 O gün saatler geçmek bilmedi, pek çok cenaze çıktı. Kurtulanlar ızdırabını bile sessiz yaşıyor, haykırarak dışarı vuramıyordu. Yeni bir çığın inmesinden korkuyorlardı. Yaralılardan biri kendine geldiğinde liderle görüşmek istedi. Haberi alan Zorkan henüz tedavisi süren adamın yanına gitti. Adam güçlükle konuştu. “Liderim, bu sıradan bir felaket değildi. Olaydan hemen önce ıslık sesi duydum, o kadar kuvvetliydi ki anında çığ başladı. O sırada herkes uyurken ben dışarıdaydım. Olanları görünce insanları uyarmaya çalıştım fakat yapabileceğim pek bir şey yoktu.”

 “Anlıyorum, zorlama kendini. Sen elinden geleni yaptın, verdiğin bu bilgi çok önemliydi. Ne olursa olsun bulacağım o kişiyi.”

 Savaşçılarını topladığında liderin gök mavisi gözleri öfkeyle yanıp tutuşuyordu. Masum insanlara bunu kim yaptıysa affetmeyecekti. “Onu bulun çabuk, cezasını kendi ellerimle vereceğim!” 

 En iyi iz sürücüler sayesinde günler süren bir takip başladı. İyice sabırsızlanan lider sonunda arayışa katıldı. Chitan, liderin sağ kolu, yanına gelip son durumu aktardı. “Efendim, aradığımız kaçağın hep bir adım gerisinde kalıyoruz. Bunu nasıl başarıyor bilmiyorum ama sürekli izini kaybettirmeyi başarıyor ve kaçıyor. Sanki doğaüstü bir güce sahip.”

 “Onu bulmadan bize rahat yok Chitan. Neye sahip olursa olsun yaşattıklarının bedelini ödeyecek. Gerekirse tüm ülkeyi karış karış arayacağız.” 

 “Haklısınız Efendim, muhakkak elimize geçecek. Kaçış güzergahı karışık olsa da deniz üzerinden gemiyle karşı kıtalara geçmeyi deneyebilir. Bu yüzden tüm çıkış noktalarına adamlarımızı yerleştirdim.”

 O sırada savaşçılardan birinin getirdiği haberle Zorkan kurduna atladı. Yön değiştiren avı yakalamak için önden gidecekti. Kurt ileri atılınca lider onun parlak, gür tüylerini kavradı. “Daha hızlı dostum! Yetişmeliyiz ona.” Kurt itaat ederek olanca hırçınlığı ile koşmaya başladı. Nefes kesici ayaza rağmen ikisi de avına odaklanmıştı. Dakikalar birbirini kovalarken Zorkan'ın içindeki ateş giderek büyüyordu. Günlerdir unutamadığı o manzaraların bedelini ödetecekti. Vadiyi kısa yoldan aşıp düzlüğe çıktıklarında atlı bir yabancıyla karşılaştılar. Ağaçların arasındaki kapüşonlu adam atını bağlamış, bir taşın üstünde oturuyordu.

 Zorkan kılıcını çıkarıp kurdun üstünden atladı. Kaçan biri yerine burada rahatça oturan bu adama rastlamak onu şaşırtmıştı. Aradığı adam gerçekten bu muydu? Ani kararla ona doğru koşup kılıcını doğrulttu. “Çığa sebep olan sen miydin söyle?”

 Yabancı, kafasını kaldırınca kapüşonu geriye düştü, gri saçları açığa çıktı. “Lider Zorkan, ben de seni bekliyordum, canını almak için.” Adamın sinir bozucu gülümsemesine saldırarak karşılık verdi lider. Oturan yabancı da anında kılıcını çekti ve dövüş başladı. Kurt hiddetli şekilde hırladı, tam saldırıya geçiş pozisyonu almıştı ki Zorkan sol eliyle durmasını işaret etti. Diğer eliyle olanca kuvvetiyle kılıcı indiriyordu. Hamlelerinin bir kısmı boşa çıkınca sabrı taştı. “Neden yaptın bunu?” diye gürledi.

 İki eliyle tuttuğu kılıcını savurdu adam. Zorkan’ın gücü karşısında tek elle dövüşmekte zorlanıyordu. “Sen on yıl önce babamı öldürdün! Kanyullu define avcısını hatırladın mı? Sana esas acıyı yaşatmaya geldim.”

 Liderin sert bakışlarında en küçük bir yumuşama olmadı. Saldırıyı sürdürürken konuştu. “Senin baban define avcılığı dışında bir de para için organ çalıyordu.”

 “Kes! Yalanlarına ihtiyacım yok.”

 “Baban buydu işte! Dazzap'ta bile kaç kişiyi öldürdü haberin var mı? Merhametsize merhamet edilmez. Teslim ol!”

 “Beni de öldürmen için mi teslim olayım, hiç sanmıyorum. Baba babadır, ölümünü asla kabullenemem. Yıllarca ben de çok acı çektim. Sen her şeyi mahvettin!”

 “Acı çektiğini söylediğin durumu sen başkalarına reva görmüşsen sadece nefretinin esiri olmuşsun demektir. Bir dön bak yaptıklarına, orada tam doksan beş kişinin ölümüne sebep oldun!”

 Yabancının elleri titriyordu, gözleri kızarmıştı. Delicesine bağırdı. “Yeter, sus! Seni öldürebilmem ve canını yakmam için birilerini yem etmem gerekiyordu.” 

 “Yem ha? Senin için söylemesi bu kadar kolay demek?” Zorkan yaşadığı ani öfke ile kılıcını indirdi. Ancak kulaklarına giren keskin bir ağrı yüzünden hedefini ıskaladı ve taşa çarpan kılıç ikiye bölündü. Bir çırpıda geriye sıçrayan rakibi tereddüt içinde ona doğru yürüdü.

 Liderin beyninde bir uğultu vardı sanki, görüşü bile bulanıklaşmaya başlamıştı. Kulaklarından kan sızınca dengesini kaybedip düştü. Sancısı dayanılmaz boyuttaydı. Yabancı, tamamen haklı olduğuna kendi inandırdı ve son vuruşu indirmeye hazırlanırken kurt üzerine atladı. 

  Kurt pençelerini ve dişlerini geçirmeye başladığında adam çığlıklar atıp kurdun elinden kurtulmaya çalıştı. Sancı birden kesilince Zorkan telaşla kalkıp kurdu durdurdu. “Sakin ol, geri çekil!” Liderin baskın ses tonu karşısında kurt kanlı pençelerini kara sürdü ve gergin şekilde uzaklaştı. Sırtındaki tüyler iyice kabarmıştı, ağzından kan damlıyordu. 

 Yabancı boynundan ve göğsünden derin yaralar almıştı. Zorkan sıkıntı içinde başını iki yana salladı, daha önce kurt izni dışında böyle bir şeye kalkışmamıştı. Adamın yarasına bastırdı ama durumu iyi görünmüyordu. Öteden atların ayak seslerini işitince hemen bağırdı. “Buradayız! Çabuk olun! Hemen saraya dönmeliyiz.”

  Savaşçılar, yaralıyı dikkatle taşıdılar ve hep birlikte saraya doğru yola çıktılar. Lider, adamın tedavisinin yapılmasını ve iyileştiğinde hücreye atılmasını emretti. Bu süreçte düşünmesi için çok vakti oldu. Gergin halde volta atıp duruyor, burnundan soluyordu. O adam affedilmeyecek bir suç işlemişti. Onun sözleri yüzünden zayıflık gösterirse hayatını kaybetmiş insanlara ihanet etmiş olurdu. Sert kuralları sayesinde ülkede güvenliği sağlayabiliyordu yoksa kuş uçmaz kervan geçmez bu yerlerde suçun, zulmün önünü alamazdı. 

 Bir süre sonra adamın aldığı yaralar yüzünden öldüğü haberi geldi. Zorkan seçim yapmaktan kurtulmuşsa da içi içini yemeye devam ediyordu. Adamın tedavi edildiği revire gitti. Lider yanlız kalmak istediğini belirtince sağlık ekibi oradan ayrıldı. Masadaki adamın boynundaki derin diş izleri göze çarpıyordu. Dökülen kanlar masanın ayaklarından aşağıya süzülüyordu. 

 Pencereye dönüp dışarıdaki karlı dağlara baktı lider. Yerli ya da yabancı bazı çevrelerce zalim lider olarak anıldığını biliyordu, asla abisi ve babası yumuşak başlı olamamıştı. Hayat siyah ya da beyazlardan oluşurdu onun için. Öfkeyle yumruklarını sıktı. “Ben ezilmişler için ezmeyi, vicdansızlara karşılık acımasızlığı, masumları korumak için kalbimi taşlaştırmayı seçtim. Zafiyet göstermek suça kapı aralamak olur. Ölümün bir kurdun elinden oldu. Gerçekten bir anlığına sana acıyacak gibi oldum ta ki sen o insanların yem olduğunu söyleyip hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeyene dek. Kararlılığımın kırılmasına bir daha asla izin vermeyeceğim.” Zorkan beyaz örtüyü adamın üstüne çekip kuvvetli adımlarla odadan ayrıldı. 


Pir-i Lezzet (Kitap)

  Kitap oldukça ilgimi çekti. Hikaye bir beyin konağında verilen ve saraydan önemli isimlerin teşrif ettiği bir ziyafetle başlıyor. Sofrada ...