30 Ağustos 2024 Cuma

Jane Eyre (Kitap)

 


 Jane kimsesiz bir çocuk olduğundan yengesi tarafından büyütülür. Ancak o evde hiç sevgi görmez, dışlanır. Sonunda yatılı okula gittiğinde oranın zor yaşam koşullarına uyum sağlamak zorunda kalır. Yıllar geçer büyür, bir ilan vererek mürebbiyeliğe başlar. Zengin bir beyin malikanesinde bir kız çocuğunu eğitmektedir. Jane işini severek yaparken bir yandan ilgisini çeken iş verenini daha yakından tanımaya çalışır. Mr. Rochester çok farklı bir kişiliğe sahip, gizemli biridir. Jane sonunda kaçınılmaz olan bir durumun içinde bulur kendini.

 Kitap oldukça akıcı ve güzel ilerliyor. Yazarın karakterleri böylesine derin işlemesini sevdim. Özellikle Jane ve Mr. Rochester arasındaki iletişim, konuşma şekli en dikkatimi çeken kısım oldu. İkisinin de kendine has ve beklenmedik yönleri bence kitaba oldukça renk katmış. Basmakalıp diyaloglardan uzak, merak uyandırıcı kurgusu ve azimli, dik başlı ana karakteri ile kitap şu ana kadar okuduklarım içinde en sevdiğim klasik oldu. İnsan ne kadar çabalasa da bazı şeylerin çekiminden kopamıyor ve kendine bir şekilde yol çiziyor. Jane'i sevdim ben, hareketleri, tavırları, düşünce yapısıyla çok başka biri. İnsanın hem düşüncelere sevk ediyor, hem insanın empati kurmasını sağlıyor. Sadece bazı yerler biraz klişe geldi, onun dışında çok severek okudum. İşte bu tarz aşk hikayelerini severim ben, çoğu kitaptaki gibi oldu bittiye gelen, seviyesiz, cıvık ilişkiler yoktu. Herkese tavsiye ederim.


Hele kadınların çoğunlukla pek sakin olduklarına inanılır, ama kadınlar da tıpkı erkekler gibi duygu sahibidir. Erkekler gibi onlar da zekalarını, yeteneklerini işletmek için bir uğraş, eylem alanına gereksinme duyarlar.

Geçmişin sayfasında yazılan öykü öylesine olağanüstü tatlı, öylesine hüzünlüydü ki tek bir satırını okumak bile cesaretimi kırıp beni güçten düşürmeye yeterdi. Geleceğin sayfası ise korkunç bir boşluktan ibaretti; yeryüzünün tufandan sonraki durumu gibi bir şey.

Sanki elimi kolumu bağlayan zincirler çözülmüş, o tutsak durumumdan geriye yalnız zincirlerinden yaptığı bereler kalmıştı ki bunu da ancak zaman iyileştirebilir...


26 Ağustos 2024 Pazartesi

Merhabalar

  


 Bu aralar kafam çok dolu, beklemekten başka çarem de yok gerçi. :)

 Biliyorsunuz ki her çift yıllarda Kpssye giriyorum. Bu yıl umudum yoktu, o yüzden doğru da çalışmadım. Hatta sınav çıkışında cevaplara da hiç bakmadım. Yakın zamanda sonuçlar açıklandı, ilk kez beklediğimin üstünde geldi sonuç. Önce şaşırdım ve bayağı sevindim. Çünkü önceki alımlara bakınca atanmam yüksek ihtimal görünüyordu ama bu yıl atamaların düşeceği açıklandığı için çok kişi fazla karamsar. Bu yüzden çok da umutlanmadan bekleyim bakayım diyorum. İster istemez birkaç gündür sürekli internette atamalar nasıl olur, puanlar kaça düşer araştırıp duruyorum. Tabii sayıları görmeden ne desek boş. Hakkımda hayırlısı bakalım. Hazır umutlanmışken bu kez hedefime ulaşırım İnşallah.

 Bölümüm olmazsa, 4001 düz memurluk da düşünüyorum ama kaça kadar iner acaba merkezi atamada? Tahmini, bilgisi, yorumu olan var mı? 


6 Ağustos 2024 Salı

Rüya Günlükleri 6 (Hikaye)


 Merhabalar. Şu sıralar blog çok durgun. Kitap okusam da paylaşasım gelmiyor. Ben de öykü yazayım bari dedim. Bu kez oldukça kısa, iyi okumalar. :) 



(Azer, ressam, 45 yaşında)


 Resimlerin dili vardır, konuşur sizinle. İçinde saklı sırları anlatır, tabii anlayacak kapasiteniz varsa. Okur, bunu doğrudan sana söylüyorum. Benim kim olduğumu mu merak ediyorsun? Beni tanımak için önce yaptığım tabloları görmelisin. Bak işte bunu bir rüyamdan yola çıkarak yaptım. Mor alevlerin içinde her şey yanıp, gri küle dönmüş. Dumanlar dalga dalga yükseliyor. Sadece ihtişamlı kule ayakta kalmayı başarmış. Hiçbir noktasına alev değmemiş, dimdik duruyor. Ne var bunda diyebilirsiniz elbette. Bu tabloda bir şey yok, olan şey rüyalarımda. Tabloyu yaptıktan sonra aynı rüyayı tekrar ve uzun versiyonu ile gördüm.

 Gecenin yarısı... Uzaktaki kurt ulumaları giderek yaklaşıyor, ürperiyorum. Bir merdivende duruyorum ve yukarıdan cılız bir ışık vuruyor. Aşağısı ise zifiri karanlık, yukarı doğru koşmaya başlıyorum. Kulenin tepesine çıkıp etrafa bakınıyorum. Gökyüzünü kara bulutlar sarmış. Göz alıcı mor alevlerin her şeyi küle çevirişini izliyorum. Yok oluşun bir mucizesi gibi manzara, gözümü bile kırpmıyorum. Kuleyle daha da yükseldiğimi hissediyorum. Sonra bir karga gelip omzuma konuyor. İçimi bir enerji kaplıyor. Ben de uçabilirim. Karga havalanıp gittiğinde ben de kuleden aşağı kendimi bırakıyorum. Uçmanın sırrına vakıf olduğumu biliyorum, atlarken hiç tereddüt etmedim. O anda iki yanımda kanatlar beliriyor ve özgürce uçuyorum.

  İşte sonraki tabloda da gökyüzünde uçarken kendimi resmettiğimi görebilirsiniz. O kadar güzel bir rüyaydı ki hâlâ gerçek gibi geliyor. Anlatması zor gerçekten. Rüyaların bana ilham vermesi inanılmaz bir şey. 

 Aradan günler geçti ve ben hiç rüya görmedim. Nasıl ıstırap çektiğimi anlayamazsınız. Resim yapmaya dair tüm hevesim yok olmuş durumda. Fırçayı elime bile alamıyorum. Tekrar o kuleyi rüyamda görmek, yine uçmak istiyorum. Devamını görmeliyim, buna ihtiyacım var. Rüyasızlık beni bunalıma sürüklüyor, terk edilmiş gibiyim. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, şimdilik uyumalıyım, serzenişlerime sonra devam edebilirim. 

 Gözlerimi merdivenlerde açtım. Tanıdık o manzara gözlerimin önünde. Yukarıdan cılız ışık vuruyor. Heyecanla ışığa doğru koşuyorum. Kulenin en tepesine varıp açık havayı soluduğumda şimdiden ferahlamış hissediyorum. Mor alevlerin ışıltısı her yana vuruyor. Her şeyin küle dönüşünü ilgiyle izliyorum, yine kule yanmıyor. Bir karga gelip omzuma konuyor ve onla birlikte aşağıya atlıyorum. Rüzgarı yüzümde hissederken adrenalinim giderek artıyor. Kanatlar nerede kaldı? Olamaz, kanatlarım çıkmıyor! Her şey o kadar gerçekçi ki aşağı hızla düşerken dehşete kapılıp bağırıyorum. Yere çarpıyorum, tüm kemiklerimin birbirine geçmiş olmalı. Derin bir acı içinde nefesim kesilirken gerçekten yüksekten düştüğümü idrak ediyorum. Hayal meyal anımsadım, uykulu halde balkona çıktığımı. Etraftan insanlar hayret nidaları atarak bana doğru koşuyorlar. Gözlerimi daha fazla açık tutamıyorum. 


31 Temmuz 2024 Çarşamba

Psycho Pass (Anime)

 


 Bu aralar ne izlesem diye düşünüp dururken bir süredir aklımda olan bu animeye başladım. Çok sürükleyiciydi, polisiye ve bilim kurgu türünde.

 Anime günümüzden farklı bir dünyada geçiyor. Suçları önlemek ve toplum refahını sağlamak adına farklı bir sistem geliştirilmiştir. Bu sistem sayesinde insanların suç potansiyelleri belirlenebiliyor ve ona göre önlem alınıyor. Kişilerin Psycho Passları bulanıklaşırsa işler ciddiye biniyor, sonraki aşamada suç katsayıları artıyor.

 Güvenliği sağlamak için müfettişler Hükümgah denen silahlar sayesinde suç potansiyeli fazla kişileri felç ederek yakalıyor ya da öldürüyorlar. Bu da kişinin o andaki sayısal değerlerine bağlı olarak değişiyor.

 Tabi dedektifler suçlularla mücadele ederken kendi ruh hallerinin bozulmaması, yani suç potansiyellerinin artmaması için İnfazcı denen hali hazırda suç potansiyeli belli seviyeyi aşmış kişileri kullanıyorlar. Kougami de bu infazcılardan biri ve zekası, dikkati, gücü ile animenin en ilgi çekici karakteriydi bence. Yeni atanan kadın müfettiş Akane ise diğerlerinin aksine infazcılara saygı duyuyor, onların fikirlerini dikkate alıyor. Akane'yi de kararları ve duruşu ile çok sevdim.

 Her ne kadar polisiye olsa da karakterlerin işlenişi ile sağlam bir anime. Felsefi bir yanı var ve farklı bir bakış açısı sunuyor. Olumsuz duyguları engellemenin kolay olmayacağı hayatta herkesin masum sınıfta kalması kolay değil. Bu da insanların kendilerini baskılamasına sebep oluyor.

 Peki bir sistemin dayattığı adalet gerçekte ne kadar adil olabilir? Suçsuz bir toplum oluşturulabilir mi? İyi ve kötü ayrımı keskin sınırlarla çizilebilir mi? Sadece aklından bir suç işlemek geçti diye kişi suçlu olarak damgalanabilir mi?

 Sistemin açığında kalan ve bunu kullanan biri ortaya çıktığında Kougami onla sonuna kadar mücadele etmeye niyetlenir. Ancak kanunlar elini kolunu bağlarken bu kolay olmaz. Her şeye rağmen mücadelesini sürdürmesini takdir ettim.

 Kurgusu, olay örgüsü ve karakterleri ile kendine bağlayan bir anime. Görünürde her şey kontrol altındayken arka planda insanların çektiği sıkıntıları görüyoruz. Bir yerden sonra buna başkaldıran birilerinin açığa çıkması da anormal değil. Alışılmışın dışına çıkabilen karakterler geleceği şekillendirmekte ve gelişimde önemli rol oynamakta. Animenin verdiği mesajlar güzeldi. Kimin tarafından baksan haklı bir yanı vardı. Olumsuz bazı sahneler olduğu için herkese hitap etmeyebilir. Animenin ilk sezonu başarılıydı, sonraki 2 sezonu da izleyeceğim. (gifler: tenor.com)






"Sizler benim günahlarımı ölçemezsiniz. Beni yargılayabilecek biri varsa o kişi yalnızca beni kendi iradesiyle öldürebilecek biridir."


27 Temmuz 2024 Cumartesi

Tutunamayanlar (Kitap)

 


 Okuması çok vakit alan Tutunamayanlar'ı sonunda bitirdim. :)

 Turgut arkadaşı Selim'in kaybı üzerine değişken bir ruh haline girer. Sık sık onu düşünür, kafasında hep onunla konuşur. Öyle ki bir süre sonra ailesinden, çevresinden soyutlanmaya başlar. Selim'e dair anıları kitap boyunca okuyoruz. Turgut her şeyde, herkeste ondan bir iz buluyor. Selim'i anlama çabası biz okurlara da geçiyor bir yerden sonra.

 Yazarı ilk kez okudum, kendine has üslubu dikkat çekici. Yazarın kafasında sanki birbirine dolaşmış düşünceler yumağı var. Birbirinden çok farklı kesitler okumuşum da kitap kafamda bir bütünlük oluşturmamış gibi hissettim. Dolayısıyla bazen çok sıkılıp bıraktım. Anlatım çok güçlü olsa da kopup durdum ben. Selim'e dair kısımlar daha ilgimi çekti. Onun diğer karakterlerle olan ilişkisi, düşünce yapısı bayağı farklıydı. Bu karakteri okudukça daha merak ediyorsunuz.

 Herkese hitap edebilecek bir kitap değil. Psikolojik açıdan derin ve okuması dikkat gerektiren bir kitap. İçerikteki bazı kısımlardan hoşlanmadım. Yine de insanı düşüncelere iten ve ilham veren bir kitaptı. Yazarın o konudan başka konuya geçişinde bile bir ahenk vardı. Kitaba bu kadar bilginin, düşüncenin, fikrin sığdırılması büyük başarı. Okuyacaklara kolaylıklar dilerim. :) 

 

Hayat, düşünceleri tutan bir hapisanedir.

"Oldu, evet, anlaştık. Dolmakalemimize kan doldurup yazacağız bu satırları. Ve ben, bir avuç toz olduktan sonra bile, senin destanın ağızlarda dolaşacak..."

Elbette, çok gelişmiş milletler, kötülükten de bir şeyler çıkarıp, onu az gelişmiş milletlere ihraç etmek yolunu bilmektedirler.

Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.


14 Temmuz 2024 Pazar

İbrahim'in Kaybettiğini Bulmasıdır (Kitap)

 


 İbrahim hayatına normal şekilde devam ederken bir gün elinde lekeler belirmeye başladı, buna aldırmamaya çalıştı. Sonra evinden çıkamaz oldu, sanki görünmez bir duvar vardı da onu aşamıyordu. Sesini de duyan yoktu. Sonunda bir bekçi ile karşılaştı, adam İbrahim'e ne yapması gerektiğini söyledi ama İbrahim bundan bir anlam çıkaramadı.

 Garip şeyler olmaya devam ediyordu, İbrahim sonra da evini bulamaz oldu, sokaktan sokağa savruldu. Rastladığı herkes aynı anlamsızlığa sürüklüyordu İbrahim'i. Sonunda onların sözünü dinlerken buldu kendini.

 Kaybedilen hayatlar kolayca bulunamazdı. Önce insanın hayatını kaybettiğini idrak etmesi gerekiyordu ki çözüm bulabilsin. İbrahim de böylece yollara düştü. Çok yürüdü, belki bir ömür.

 Yazarın anlatımını seviyorum, farklı ve beklenmedik şekilde yazıyor. Bazen güldürüyor bazen düşündürüyor. Bazen de 'ya bu laf nereden geldi aklına' diyorum. 😀 Kitap durağan görünse de gizemli ve ilgi çekici yanı var. Sanki karakterle birlikte siz de durumun içine hapsoluyorsunuz. Yazar bu bakımdan okuyucuyu hikayeye çekmeyi başarıyor. Hızlı okunacak bir kitap değil, ben de o yüzden ara vere vere okudum. 

 Karakterin arayış süreci dolu dolu, derin şekilde ele alınmış. Hikayenin çarpıcı detayları vardı ve finali de güzel etki bıraktı bende. Aslında bu kitap anlatılmaz, okunur. O yüzden okuyun diyerek alıntılara geçiyorum. :) (Neredeyse her sayfada altı çizilecek cümleler vardı, seçmek zor oldu.)


Düşünsenize, hayatınızı kaybetmenizin sonuçlarının farkına varmazsanız, hayatınızı kaybettiğinizin farkına nasıl varacaksınız? Ama siz bu hayatınızı kaybetmenizin sonucunu sorun haline getirdiğinize göre özel bir insan olmalısınız.

İbrahim henüz bilmiyordu, acının abartılı ifadesi, insanın kendisine duyduğu merhamettendir.

İnsan ne yaşasa oldum der, nereden dönse geldim der, oysa her şeyi ol diyerek olduran, olanı ve olmayanı kendine döndüren vardır.

Hani insan yaşaya yaşaya yaşamaya körleşir. O kadar hayat düşkünü olur ki, hayat mayat kalmaz artık ortada.

Buraya, yazarlardan başkası gelemez İbrahim, dedi, yazar. Hâlâ inkar edeceksen, açalım senin kitabını.

İşin aslı... ben bir gün kendimle karşılaştım. Ama baktım ki bu, çileye talip olmayı gerektiriyor. Bilirsin ya: aşk çiledir, kalp yaradır. Ama görmezden gelirsen onu... Boş verip kaçtım.


8 Temmuz 2024 Pazartesi

Blue Lock (Anime)

 

"Dünyanın en iyi forveti sadece futbolun en çarpıcı olduğu yerde belirir."



 Bayıldım, bu kadar seveceğimi tahmin etmiyordum. Çocukken Tsubasa'yı da severdim ama bu anime teknikler, karakterlerin ruh hali ve görsel açıdan çok iyiydi. Burada en azından  sahanın bir ucundan diğer ucuna koşmak iki saat sürmüyor. 😅 Ben aslında nette gördüğüm Rin karakteri ilgimi çekti diye başladım fakat ana karakter İsagi'yi görünce onu Rin sandım ve uzun süre ikisinin farklı kişi olduğunu anlamadım. Rin geç girdi çünkü. 😅

 İsagi okulun futbol takımında oynuyordu. Ancak elendiklerinde yıkılır, milli takım hayali suya düşer. Bir gün bir davetiye alır ve gittiğinde ülke çapındaki pekçok forvetin çağırıldığını öğrenir. Burada 300 kişi hapis gibidir, dışarı çıkamazlar. Blue Lock'da kurallar baştan yazılır. Kazanacak tek kişi dünyanın en iyi forveti olacaktır ve geri kalan herkes futboldan mahrum kalacaktır. Adeta bir kumar, seçim şansı verilir.

 Artık takım çalışmasından çok bireysel başarı, ego kıymetlidir. Eğitimci hep bunun üzerinde durur ve gençleri kışkırtır. Çünkü en iyi forvet olabilmenin yolu kendini de aşmak, risk almak ve cesur davranmaktır. Kaybetmekten korkanlar yenilmekten kurtulamazlar.

 İsagi zamanla durumun ciddiyetini kavrar ve en son sıralardan yavaş yavaş yükselişe geçer. Öğretilen tüm dersleri iyi özümser, sürekli analiz yapar. Hırsı, cesareti giderek artar ve gözleri üzerine çeker. Şimdi en sevdiğim karakterleri paylaşayım. (Gifler: tenor.com)



Saha hakimiyeti iyi, gelişine vuruşların kralı, analizci, azimli İsagi 👊



Öngörülemez, zeki, müthiş top kontrolü olan Nagi 😎

Enerjik, çılgın, iyi top süren, sevimli Bachira 👻


Kıza benzediği için kendisine bayan lakabı takılan, zincirlerinden kurtulmasına çok sevindiğim, hızlı Chigiri 🌺



 Başta sevmedim ama sonra ısındım, sahaların kötü adamı, tek başına mücadele canavarı, agresif Barou 💀

 

Vee son olarak egoist, müthiş oyun kurucu, yenilmez, kusursuz forvet Rin 🤯

 (Bu arada Blue Lock yazarı Attack on Titan'daki Eren ve Mikasa'yı çok sevdiği için ikisinin çocukları olsa nasıl olurdu diye Rin'i tasarlamış. Gerçekten de iki karakteri andırıyor.) 


 Animede karakterlerin ruh hali, gözü dönmüşlüğü çok iyi yansıtılmıştı. İzlerken heyecanlandım bayağı. Gençler birinci olabilmek için her şeyi yapıyor ve sürekli beklenmedik durumlar yaşanıyor. Ana karakterimiz İsagi favorimdi. Her ne kadar bir duruşu olsa da oyun esnasında gözü en fazla dönenlerden. Çıkışları, golleri harikaydı. Maçlar strateji oyunlarına dönüştü, bildiğimiz futboldan çok daha farklı ilerliyor her şey. Köşeye sıkıştıran, kişiyi karar almaya zorlayan, çarpıcı eğitimler de cabası. Ve kimse sonraki aşamaya geçtiğinde gerçek gücünün nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağının farkında değil. Çünkü burası tam bir savaş alanı. Eğitmenin amacı da futbolcuların sınırlarını olabildiğince zorlayıp yeteneksizleri dökmek. İnsan kendinden düşük seviyedekilerle oynarsa gerçek kapasitesini göstermez, göstermek zorunda kalmaz. Her güçlü rakip kişinin yükselişindeki basamaktır. Bu bana Madara'nın (Naruto karakteri) bir sözünü anımsattı. Kendisine neden daha önce bize gerçek gücünü göstermedin diye sorulduğunda yanıtı şu olmuştu: "Sen hiç çocuğa tüm gücüyle vuran bir yetişkin gördün mü?" 

 Her ne kadar bu sistem acımasızca görünse de bir yandan mantıklı geldi. Mesela okullarda grup ödevi verildiğinde işin çoğunu bir iki kişi yapar. Diğerleri daha az çaba harcar ve daha çalışkan olana bel bağlarlar. Buna rağmen gün sonunda gruptaki herkes aynı başarıyı paylaşmış olur. Futbolda da durumun benzer olduğunu düşünüyorum. O yüzden forvetlerin eğitiminin sert olması ve kendilerinin tek başına mücadele yeteneği kazanması gerektiği iyi düşünülmüş. Çünkü maçlarda her ne yaparsan yap sonuç önemli. Bir anlık ikilem ve tedirginlik ön saftaki oyuncuları aşağı çeker. O yüzden animeyi heyecanla izleyip kimin,  nerede, nasıl davranacağını sabırsızlıkla bekledim. İnsan izlerken fena gaza geliyor ve futbola başlamak istiyor. 😅🤗 Harikaydı, tavsiye ederim. 😀 Henüz anime bitmedi, 2.sezonu bekleyeceğiz mecbur. Ayrıca geçenlerde sinemada filmi vardı, animeyi henüz bilmediğim için gitmemiştim, kaçırdığıma üzüldüm şimdi. 😪


4 Temmuz 2024 Perşembe

Rüya Günlükleri 5 (Hikaye)



 Merhabalar, serinin devamı geldi. Bir süredir yazamadım. Umarım bunu da keyifle okursunuz. 😊


(Tufan, 29 yaşında, işsiz)


Selam günlük,

Bugün ilk kez günlük tutuyorum, neden? Çünkü bir arkadaşla iddiaya girmiş bulundum, kaybedince de iş başa düştü. Ne yazılır ki günlüğe, aman neyse önemli olan bir şeyler karalamış olmak. Peki, arkadaş gelip kontrol edecek mi, ne gibi mecburiyetim var günlük tutmaya? Olsun ben verdiğim sözü tutarım, içim rahat etmez yoksa. Başlamışken dün gördüğüm rüyayı anlatayım. Garip bir iş teklifi alıyorum. Beni kurak, çöl kumlarıyla kaplı bir beldeye götürüp bırakıyorlar. Burada ne yapacağımı soruyorum, bekle diyorlar, sadece bekle. Ne kadar beklemeliyim diyorum, burası yeşerene kadar diyorlar. Sonra uyandım, bu kadar. İlginç değil mi?

Günlüğü kapatıp kitaplığa koydum. Eğer uyanmasam rüyanın devamında ne göreceğimi merak ettim. Ürkütücü bir yanı da vardı ama merak işte. Masadaki kum saatine takıldı gözlerim. Zamanın ne kadar daraldığını anımsatıyordu bana, boğucuydu. Bir anlık sinirle kum saatini alıp çöpe attım. İşte şimdi rahatlamıştım. Vakit gece yarısını geçiyordu, ben önceki rüyayı düşünerek uykuya daldım.

Gözlerimi araladım, çöldeyim. Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum, kavurucu güneşin altında berbat haldeyim. Susuzluktan boğazım kurumuş, yanımda hiç su yok. Birilerine rastlama umuduyla yürüyorum. Yorucu yürüyüş o kadar uzadı ki yere düşüp kaldım. Alışkın değilim ben bunlara. Sonra ötedeki kuyuyu fark ettim. Gözlerimi kırpsam kaybolmasından korkuyordum, yavaşça kalkıp kuyuya doğru ilerledim.

Sabaha karşı uyandığımda boğazım o kadar kurumuştu ki mutfağa koşup soğuk su içtim. Hava mı çok sıcaktı bana mı öyle geliyordu? Henüz yaz mevsiminde bile değildik. Elimi yüzümü yıkayıp serinlemeye çalıştım. Uykum kaçmıştı artık, neden bu rüyaları görüp duruyordum?

Tüm gün sokakta aylak aylak dolaştım. Kahveye gidip bir iki arkadaşla çay içtim. Kahve sahibi pos bıyığının altından gülerek takıldı bana. “Tufan daha iş bulamadın mı?”

“Arıyor muyum ki bulayım?” Sinirimi bozmuştu koca adam.

“Kızma hemen. Zengin muhitten biri güvenilir bir adam arıyormuş, seni önerdim.”

“Güvenilir mi, ben mi? Sen sokakta görsen beni dönüp bakmazsın. Ne işiymiş ki bu?”

“Sana da iyilik yaramıyor, ettiğin lafa bak. Neyse, adamın çok büyük bahçesi varmış. Ne olduysa bir gün her şey kuruyup gitmiş.”

“Eee bahçıvana benzer halim mi var abi?”

“Dur bir dinle gerisini. Bahçeyi tekrar hayata döndürmek istiyor ama başında biri beklemeliymiş, bekçi gibi yani.”

“Ne saçma iş o öyle. Bahçe olduğuna emin misin abi?” Beklemek konusu kafama takıldı. Rüyadan sonra bir de gerçek hayatta böyle bir teklif almak... Neler oluyor? “Tamam ya, görüşeyim şu adamla.”

Ertesi gün sabah erkenden verilen adrese gidecektim. Kahveden ayrılıp doğruca eve gittim, bizimkilere iş görüşmesine gideceğimi söyleyince bir sevindiler bir sevindiler. Annem tüm gün dua edip durdu. Bense biraz gergindim. Olanlarda bir anlam bulamıyordum. Gece çökünce uzandığım kanepede uyuyakalmışım.

Çölde, bir kuyunun dibindeyim. Başımı aşağıya uzatınca dipte biraz su olduğunu gördüm, sevinçten yere çöküp şükrettim. Kenardaki kovayı aşağı sarkıttım, içi dolunca yukarı çekmeye çalıştım. Acele ettim, susuzluktan ölecek gibiydim. Ancak bir tuhaflık vardı. Ben kovayı çektikçe kuyudan sular dökülmeye, taşmaya başladı. Kısa sürede ayaklarımın altında su birikti. Sanki bir boru patlamış gibi kuyudan su geldikçe geliyordu. Sonunda oluşan sele kapılıp gittim ben de.

İyi geceler günlük,

Bugün yazmayı unutmuşum. Yine benzer bir rüya gördüm. Kafam çok karışık. Yarınki işle ilgili bir işaret mi acaba bu? Şimdi vaktim yok, sonra uğrarım.

Sabah güzelce giyindim, adrese gittim. Gerçekten de kale gibi devasa duvarları olan bir yerdi. İçeriyi görmek mümkün değildi. Kapıyı çalınca bir görevli beni içeri aldı. Gördüğüm manzara karşısında şaşkındım. Bahçe çok büyüktü ama çölden farksız görünüyordu. Tek bir ot bile yoktu. Ortada dımdızlak kalmış lüks evden şık bir adam çıktı. “Tufan Bey, ben de sizi bekliyordum. Bana ancak siz yardım edebilirsiniz.”

“Neden ben?” dedim şaşkınlıkla.

“Size ulaşmak için çok çabaladım. Kahveciyi zor ikna ettim. İş teklifi demesem gelmezdiniz. Durum daha karışık.”

“Beni kandırdınız mı yani? Derdiniz ne sizin?” Gerçekten sinirlenmiştim. İnsanlar başkalarının duygularıyla ne kolay oynuyordu. Tamam, benim olmasa da annemin duygularıyla oynanmıştı. 

“Bu bahçenin ilacı sizde. Kaderiniz isminizde gizli. Ruhunuz suyu çağırıyor, değdiniz yerde kuraklık son buluyor. Tabii aşırıya kaçmak felaket getirir.”

Adamın anlamsız sözleri karşısında gülmemek için kendimi zor tuttum. “Bu kadar saçmalık yeter. Aklınızı kaçırmış olmalısınız. Ben de durmuş sizi dinliyorum.” Çekip gitmeye niyetliydim ki kolumu tuttu. Söylediği karşısında donup kaldım. Duymadığımı sanarak bir daha tekrarladı.

“Hatırlayın! Siz rüyalarınız aracılığıyla bunu hep yapıyorsunuz zaten. Dün çöldeydiniz, kendinizi fazla kaptırınca orayı sel bastı. Bakın, o çöldeki ani su baskını haberlere de yansımış,” diyerek telefonunu çıkarıp gösterdi. Yutkundum, kalp atışı hızlandı. Bu nasıl bir oyundu? Adamı itip kaçtım oradan. Arkamdan bağırıyordu. “Tufan Bey yüz yüze konuşmanın size böyle şoka uğratacağını bilseydim ben de rüyalarınıza gelirdim. Yine görüşürüz.”


1 Temmuz 2024 Pazartesi

Satranç (Kitap)

 


 Yazarın tek merak ettiğim kitabı bu olduğu için sonunda okudum. :) Akıcı ve ince bir kitap olduğu için çabucak bitti.

 Yolcu gemisinde dünya satranç şampiyonu Czentovic'in seyahat ediyor olması pek çok kişinin ilgisini çekiyordu. Hakkında çeşitli söylentiler vardı. İnsanlarla doğru düzgün iletişim kuramadığı, satrançtan başka şeyden anlamadığı konuşuluyordu.

 Meraklılardan biri ona satranç oynama önerisinde bulununca Czentovic para karşılığı oynamayı kabul etti. Her zamanki gibi kibirli şekilde galibiyete yaklaşmışken bir yabancının oyuna dahil olması ile işler değişir. Bu kez gözler bu dahi yabancıya çevrilir. Herkes onun ve şampiyonun bir sonraki maçını merakla bekler.

 İki karakter de birbirinden ilginçti. İkisi de saplantılı şekilde satrançla ilgiliyken tamamen farklı açıdan oyuna yaklaşıyorlardı. Şampiyonun aksine yabancı kafasındaki soyutluğun içinde taşları oynatmaya alışkındı. Onun bu noktadaki travmasını da öğreniyoruz. Acı çekerek geldiği nokta onu bir bilinmezliğe sürüklemiş. İlgi ve merakla okudum, ikisinin arasındaki gerilim hissediliyordu, sonu güzel ve etkileyiciydi. Yazarın anlatımını sevdim. 


Bu köylü gencin dünyaya kapalı olan beynindeki tek şey, aylardan beri tek bir satranç oyununu bile kaybetmemiş olmasıdır ve dolayısıyla bizim dünyamızda satranç ve paranın dışında başka değerlerin de olduğunu bilmediğinden, kendi kendine hayranlık duymak için her türlü sebebi vardır.

Her yerde ve sürekli olarak insanın çevresinde hiçlik, tam anlamıyla mekansız ve zamansız bir boşluk vardı. 

Yani iyileşse bile bir kez satranç zehirlenmesi geçiren kimsenin, satranç tahtasının yakınından bile geçmemesi kesinlikle yeğdir...


21 Haziran 2024 Cuma

Pluto (Anime)

 


"Nefretten bir şey doğmaz."

 Robotlar insanlara ne kadar benzeyebilir? Acıyı, nefreti, pişmanlığı, hayal kırıklığını hissedebilirler mi? Onlar insanları mı taklit ediyor yoksa insanlaşmaya çok mu yaklaştılar? Mükemmel bir anime izledim. Birer saatlik 8 bölümden oluşuyor. Daha fazla tanınmayı hak ediyor. 

 İnsanların ve robotların iç içe yaşadığı bir dünya. Robotlar insanlarla eşit haklara sahip ve onları savunan yasalar var. Elbette robot karşıtı olan topluluklar da var. 

 Gizemli şekilde meydana gelen hortumların sonucunda en gelişmiş robotlar yok edilir ve bunlarla alakalı insanlar da katledilir. Durumu soruşturmak için en gelişmiş robotlardan olan dedektif Gesicht harekete geçer. Düşmana dair hiçbir iz yoktur. Katil bir robot mu yoksa insan mı? Düşmanın amacı ne? Gelişmiş robotlar sırayla öldürülürken dedektif kalanlarla iletişime geçer. (gifler: tenor.com)

 Yıllar önce büyük bir savaşta kullanılmış olan bu robotlar nefreti, öfkeyi, çaresizliği hissetmektedir. Sadece içlerinden biri savaşmayı reddetmiş, kimsesiz insan çocuklarının bakımını üstlenmiştir. Epsilon, yaklaşan tehlikeyi sezer ve önlem almaya çalışır. 





 Robotlar gittikçe insanlara benzemekte, hatta insanlardan ayırt edilememektedir. Birlikte yaşamak zor değildi, uyum sağlayan yine robotlardı. Fakat kendi suçlarını görmeyen insanlar robotları hedef haline getirmeye meyilliydi. 

 Savaş karşıtı, yardımsever, ince düşünceli Epsilon; insanlar gibi gözyaşı döken, ileri seviyede yapay zekaya sahip Atom; üzüntüyü hissedip insan ya da robotların peşinden giden Uran; hafızasındaki eksiklikler yüzünden tereddüt içinde yaşayan ve nefreti hisseden Gesicht en dikkat çekici karakterlerdi. Özellikle Epsilon'un nahifliğine hayran kaldım.

 Her ne kadar bilimkurgu olsa da anlamlı ve güzel mesajlar içeren bir animeydi. Barış getirme bahanesi ile yok yere kaos ortamı yaratan ve sadece kendinde yaşam hakkı gören günümüz toplumuna güzel bir eleştiri getirilmiş. Hatta geçmişteki savaşları anımsattı bana. Herhangi bir ülkeye kitle imha silahı olduğu gerekçesiyle girip, kafasına göre savaş açan süper güç(?) ülkelerin getirdiği nefret, yıkım, acı... Nefret döngüsü başlayınca bunu durdurmak zordur. Burada etkilenen maalesef robotlar oldu. Her şeyi geride bırakmış, insanlık için uğraşıyorlardı oysa. Robotları suçlamak anlamsız, onları yapanlar insanlardı. Ve robot yasasına göre insanları öldürmezlerdi. Her zaman, her yerde insan suçlu. Robotlar bile insana insandan fazla değer vermeyi bildi, üzüntülerini anlayabildi. Dokunaklı hikayesi ve merak uyandırıcı kurgusu ile son ana kadar ilgiyle izledim. Herkese tavsiye ederim.

 Düşündüm de robotlarla insanlardan daha iyi arkadaşlık kurabilirdim. Robot dostlarım olsa ne iyi olurdu. 🙃

 Yazar Monster'in yazarı aynı zamanda. İki inanılmaz animeyi de sayesinde izlemiş olduk. Karakterleri de dış görünüş olarak çok benziyordu zaten. Monster'daki şeytan Johan'ı burada mavi saçlı ve melek gibi görmek iyiydi. 😅



8 Haziran 2024 Cumartesi

İnsanın Acayip Kısa Tarihi (Kitap)

 


 Merhabalar. Blog bu aralar yine çok durgun, o yüzden pek bir şey yazasım yok ama okuduğum bu güzel kitabı yazmak istedim. Yazardan okuduğum ikinci kitap oldu. 

  Bir pansiyonda gözlerini açan ve kendisine dair hiçbir şey hatırlamayan karakterimiz bir arayışa girer. İlk olarak resepsiyondaki yaşlı adama sorular sorar ancak işe yarar yanıtlar alamaz, aksine kafası daha karışır. Başka kişilerin peşine düşer ve kendini bulmak için önerilen yolları izler. Çoğu şeye akıl erdiremese de hedefine ulaşmak için elinden geleni yapar. Keşfettiği şeyler ise ona bambaşka bir deneyim sunar.

 Unutmak, hatırlamak istememek, neyi unuttuğunu bilmediğinden acı çekip tekrar hatırlamaya çalışmak üzerine hoş ve anlamlı bir kitap. Yazarın esprili dili sayesinde keyifle okudum. Karakterin sürekli kendine dair çıkarımlar yapmasını gülümseyerek okudum. :)

 Kitap post modern tarzda yazmış, pek çok şeye gönderme var. Yaşadığı sürece insanlar benzer acılardan, sevinçlerden geçer, ortak yanları çoktur ama insan yine de kendi döngüsünde debelenip durur. Ne istediğini kendisi de bilmez. Kaybedince arar, bulunca pişman olur. Bu süreç hep devam eder gider.

 Sonu güzel bağlanmış ama meseleye daha fazla yer verilebilirdi, o derinliği çok hissedemedim. O noktaya gelene kadar karakterin yaşadığı döngü karmaşık olsa da anlaşılırdı. Sonlarda zaman zaman sıkıldığım oldu ama kurgu çok iyiydi. Okurken farklı düşüncelere dalıyor insan, kendini karakterin yerinde hissediyor. Yazarın kendine has üslubunu sevdim, farklılığını, hayal gücünü ortaya koyuyor. Başka kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.

 

İnsan kendisini tanımaya başladıkça huzursuzlukla tanışır, insan kendisini keşfederken acıya dokunur. Filan gibi laflar edesim var, da etmeyeyim, insan kendi kendine böyle şeyler söylememeli, yani söylememeliymiş gibi hissediyorum, tutup işin sonunda zerzevatçı çıkmak var.


İlginç, demek kim olduğum hakkında fikrim yok ama çapımdan haberdardım.


O zaman da anlayacaksın zaten, ne yaşadığını bilmiyorsan kim olduğunu bilmenin bir faydası olmadığını.


İnsanların binlerce yıldır aynı şeyle mutlu olduğunu, aynı şeyle üzüldüğünü, aynı şeylerle kahrolup, aynı şeyler nedeniyle delirdiğini bilmiyordu.


Önce sola sonra sağa, yine sola bakan akıldır, kalp uzatmaz.


Pir-i Lezzet (Kitap)

  Kitap oldukça ilgimi çekti. Hikaye bir beyin konağında verilen ve saraydan önemli isimlerin teşrif ettiği bir ziyafetle başlıyor. Sofrada ...