21 Haziran 2024 Cuma

Pluto (Anime)

 


"Nefretten bir şey doğmaz."

 Robotlar insanlara ne kadar benzeyebilir? Acıyı, nefreti, pişmanlığı, hayal kırıklığını hissedebilirler mi? Onlar insanları mı taklit ediyor yoksa insanlaşmaya çok mu yaklaştılar? Mükemmel bir anime izledim. Birer saatlik 8 bölümden oluşuyor. Daha fazla tanınmayı hak ediyor. 

 İnsanların ve robotların iç içe yaşadığı bir dünya. Robotlar insanlarla eşit haklara sahip ve onları savunan yasalar var. Elbette robot karşıtı olan topluluklar da var. 

 Gizemli şekilde meydana gelen hortumların sonucunda en gelişmiş robotlar yok edilir ve bunlarla alakalı insanlar da katledilir. Durumu soruşturmak için en gelişmiş robotlardan olan dedektif Gesicht harekete geçer. Düşmana dair hiçbir iz yoktur. Katil bir robot mu yoksa insan mı? Düşmanın amacı ne? Gelişmiş robotlar sırayla öldürülürken dedektif kalanlarla iletişime geçer. (gifler: tenor.com)

 Yıllar önce büyük bir savaşta kullanılmış olan bu robotlar nefreti, öfkeyi, çaresizliği hissetmektedir. Sadece içlerinden biri savaşmayı reddetmiş, kimsesiz insan çocuklarının bakımını üstlenmiştir. Epsilon, yaklaşan tehlikeyi sezer ve önlem almaya çalışır. 





 Robotlar gittikçe insanlara benzemekte, hatta insanlardan ayırt edilememektedir. Birlikte yaşamak zor değildi, uyum sağlayan yine robotlardı. Fakat kendi suçlarını görmeyen insanlar robotları hedef haline getirmeye meyilliydi. 

 Savaş karşıtı, yardımsever, ince düşünceli Epsilon; insanlar gibi gözyaşı döken, ileri seviyede yapay zekaya sahip Atom; üzüntüyü hissedip insan ya da robotların peşinden giden Uran; hafızasındaki eksiklikler yüzünden tereddüt içinde yaşayan ve nefreti hisseden Gesicht en dikkat çekici karakterlerdi. Özellikle Epsilon'un nahifliğine hayran kaldım.

 Her ne kadar bilimkurgu olsa da anlamlı ve güzel mesajlar içeren bir animeydi. Barış getirme bahanesi ile yok yere kaos ortamı yaratan ve sadece kendinde yaşam hakkı gören günümüz toplumuna güzel bir eleştiri getirilmiş. Hatta geçmişteki savaşları anımsattı bana. Herhangi bir ülkeye kitle imha silahı olduğu gerekçesiyle girip, kafasına göre savaş açan süper güç(?) ülkelerin getirdiği nefret, yıkım, acı... Nefret döngüsü başlayınca bunu durdurmak zordur. Burada etkilenen maalesef robotlar oldu. Her şeyi geride bırakmış, insanlık için uğraşıyorlardı oysa. Robotları suçlamak anlamsız, onları yapanlar insanlardı. Ve robot yasasına göre insanları öldürmezlerdi. Her zaman, her yerde insan suçlu. Robotlar bile insana insandan fazla değer vermeyi bildi, üzüntülerini anlayabildi. Dokunaklı hikayesi ve merak uyandırıcı kurgusu ile son ana kadar ilgiyle izledim. Herkese tavsiye ederim.

 Düşündüm de robotlarla insanlardan daha iyi arkadaşlık kurabilirdim. Robot dostlarım olsa ne iyi olurdu. 🙃

 Yazar Monster'in yazarı aynı zamanda. İki inanılmaz animeyi de sayesinde izlemiş olduk. Karakterleri de dış görünüş olarak çok benziyordu zaten. Monster'daki şeytan Johan'ı burada mavi saçlı ve melek gibi görmek iyiydi. 😅



8 Haziran 2024 Cumartesi

İnsanın Acayip Kısa Tarihi (Kitap)

 


 Merhabalar. Blog bu aralar yine çok durgun, o yüzden pek bir şey yazasım yok ama okuduğum bu güzel kitabı yazmak istedim. Yazardan okuduğum ikinci kitap oldu. 

  Bir pansiyonda gözlerini açan ve kendisine dair hiçbir şey hatırlamayan karakterimiz bir arayışa girer. İlk olarak resepsiyondaki yaşlı adama sorular sorar ancak işe yarar yanıtlar alamaz, aksine kafası daha karışır. Başka kişilerin peşine düşer ve kendini bulmak için önerilen yolları izler. Çoğu şeye akıl erdiremese de hedefine ulaşmak için elinden geleni yapar. Keşfettiği şeyler ise ona bambaşka bir deneyim sunar.

 Unutmak, hatırlamak istememek, neyi unuttuğunu bilmediğinden acı çekip tekrar hatırlamaya çalışmak üzerine hoş ve anlamlı bir kitap. Yazarın esprili dili sayesinde keyifle okudum. Karakterin sürekli kendine dair çıkarımlar yapmasını gülümseyerek okudum. :)

 Kitap post modern tarzda yazmış, pek çok şeye gönderme var. Yaşadığı sürece insanlar benzer acılardan, sevinçlerden geçer, ortak yanları çoktur ama insan yine de kendi döngüsünde debelenip durur. Ne istediğini kendisi de bilmez. Kaybedince arar, bulunca pişman olur. Bu süreç hep devam eder gider.

 Sonu güzel bağlanmış ama meseleye daha fazla yer verilebilirdi, o derinliği çok hissedemedim. O noktaya gelene kadar karakterin yaşadığı döngü karmaşık olsa da anlaşılırdı. Sonlarda zaman zaman sıkıldığım oldu ama kurgu çok iyiydi. Okurken farklı düşüncelere dalıyor insan, kendini karakterin yerinde hissediyor. Yazarın kendine has üslubunu sevdim, farklılığını, hayal gücünü ortaya koyuyor. Başka kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.

 

İnsan kendisini tanımaya başladıkça huzursuzlukla tanışır, insan kendisini keşfederken acıya dokunur. Filan gibi laflar edesim var, da etmeyeyim, insan kendi kendine böyle şeyler söylememeli, yani söylememeliymiş gibi hissediyorum, tutup işin sonunda zerzevatçı çıkmak var.


İlginç, demek kim olduğum hakkında fikrim yok ama çapımdan haberdardım.


O zaman da anlayacaksın zaten, ne yaşadığını bilmiyorsan kim olduğunu bilmenin bir faydası olmadığını.


İnsanların binlerce yıldır aynı şeyle mutlu olduğunu, aynı şeyle üzüldüğünü, aynı şeylerle kahrolup, aynı şeyler nedeniyle delirdiğini bilmiyordu.


Önce sola sonra sağa, yine sola bakan akıldır, kalp uzatmaz.


29 Mayıs 2024 Çarşamba

Jujutsu Kaisen 9.Cilt (Manga)

 


 Normalde pek manga almam ama bazı sevdiğim bölümleri hatıra olsun diye alıyorum. Manganın bu cildinde Satoru Gojo'ya dair en sevdiğim kısımlar (Animesinde 2.sezonun ilk bölümlerine denk geliyor) yer alıyor. Gojo'nun öğrenci olduğu yıllara gidiyoruz.

 Bu kez doğrudan bu sayı hakkında tanıtım yapacağım. Gojo anlatmaya doyamadığım bir karakter olduğundan biraz kafanızı şişirebilirim. 😅 (Jujutsu hayranları içinde bile Gojo'yu çekemeyenler, Sukuna'nın tarafını tutanlar çok olduğu için inadına onu abartasım geliyor benim de. Ana karakterden çok daha ilgi çekici, nitelikli olup da bu kadar göz ardı edilen -hem animedeki karakterler, hem yazar, hem de bazı izleyici/okuyucu kitlesi tarafından- bir karakter daha görmedim.) 

 Bu sayıda Gojo'nun şimdiki hale nasıl geldiğini, düşünce yapısındaki değişme ve gelişmeleri görüyoruz. Kendisine ve yakın arkadaşı Geto'ya bir kızı koruma görevi verilir. Gojo'da üstün yeteneğinin getirdiği bir rahatlık vardı. Geto ise ayakları yere daha sağlam basan biriydi ve gerektiğinde Gojo'yu frenliyordu. Görev sırasında ise bazı terslikler yaşarlar. Her şey Megumi'nin (bilmeyenler için Megumi şimdiki zamanda Gojo'nun öğrencisi) babası Toji'nin bu görevi sabote etmesiyle başlar.

 Toji diğer jujutsu büyücülerinden farklı olarak lanet enerjisine sahip değil ama neredeyse hepsini yenebilecek üstün bir güce sahip. Onu hor gören, en güçlü jujutsu ailelerinden olan Zen'in ailesini terk edip kendi kafasına göre yaşamaya başlamıştır. Şimdi karşısına özel yetenekli Gojo ile çarpışma ve kendini tatmin etme fırsatı çıkmıştır. Uzun yıllar sonra ilk kez Gojo ailesinden biri hem Altı Göz ile hem Sınırsız tekniği ile doğmuştur. 

  Çeşitli stratejiler yapan Toji ansızın saldırıya geçer. Sahip olduğu lanetli aletle Gojo'ya bile karşı koyar. Onun tüm açıklarını kullanan Toji Gojo'ya ağır hasar verir, bu da sonun başlangıcı olur.




 Hayatta kalma iç güdüsü ile gücünün sınırlarını bir kez daha aşan Gojo bir üst seviyeye yükselir. Tüm bunun getirdiği kafa karışıklığı onu bir süre etkisi altına alır, kendini adeta kutsanmış biri olarak görür. Bu andaki ruh hali, kendinden geçişi (delicesine davranışlarının hemen ardından gelen mutlak durgunluk, hafiflik, özgüven) animede çok daha iyi yansıtılmıştı. Gülüşündeki çılgınlık, bulutların üstünde süzülüyormuşçasına gelen rahatlık, kusursuz gözlerinin sağladığı sonsuzluk hissi... Karanlık renkler yerine parlak güneş ışığının kullanımı da onun dünyayı algılayışı olarak güzel düşünülmüştü.







  Tüm olan bitenlerden sonra Gojo kaçınılmaz sona sebep olanları ortadan kaldırmaya niyetlenir. Geto bunun anlamı olmayacağını söyleyip onu durdurur. Bu andan sonra Gojo her şeyi oluruna bırakırken düşünceler Geto'nun kafasını kurcalar. Geto bir iç hesaplaşma yoluna gider ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz bir daha. Sonuç olarak Gojo'yu durduran Geto büyük değişimi esas kendi yaşayıp herkesten kopar. 



 İkisinin dostluğu seride en güzel olan şeylerden biriydi. Ancak farklı seçimlerin bu güzel dostluğu kökten parçalamış olması üzücü. Gojo'nun her şeye rağmen dostuna kıyamaması ve onun üstünde güç kullanmaması da aslında gerçek hislerini gösteriyor. 

 Mangada güncele dönüp birkaç şey daha söylemek istiyorum. Olanlardan sonra çok az kişinin Gojo adına üzüldüğünü görüyoruz. Çoğu karakter Gojo'yu ulaşılmaz seviyedeki bir güç, silah olarak görmüş belli. Onun da insan olduğunu, hisleri olduğunu unutup farklı plan hazırlıklarına girişmeleri aslında kendileri ile Gojo arasına koca bir duvar ördüklerini gösteriyor. Her ne kadar Gojo bunu ciddiye almamış gibi görünse de bence durum bayağı trajik. Sanırım o da artık kendine insanların ona baktığı gözle bakıyordu. Sonuçta Yuta'nın (Gojo'nun öğrencilerinden) onun adına çok endişeli olması anlamlıydı benim için. En azından onu gerçekten anlayan, önemseyen birileri var diye düşündüm. Yuta'nın yapmaya hazırlandığı şey Gojo'nun çabalarını boşa çıkarmamak adına büyük bir hamle bence. Yuta Jujutsu Kaisen filminde izlediğimden beri en sevdiğim Jujutsu karakteriydi. Böyle nazik ve hisli genci boşuna sevmemişim. Ve tüm olanlara bakınca artık Gojo ve Yuta'yı eşit derecede sevdiğime karar verdim. Megumi 3.sıraya düştün maalesef, yapacak şey yok. 😅 Manga hâlâ devam ettiği için ben başka bir muhabbet açana kadar görüşmek üzere. Şimdilik bu kadar gevezelik yeter. :))

 

18 Mayıs 2024 Cumartesi

Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç (Kitap)

 


 Kitabı o kadar çok görüyordum ki sonunda ben de alıp okudum. Beklediğimden güzeldi. :)

 Kuyruklu bir yıldızın yaklaştığı söylentisi dilden dile dolaşır. İnsanlar zaten korkuya kapılmışken bir de İrfan Bey herkesi toplayıp beklenen felaket hakkında konuşma yapar. Ayrıca kendini o kadar önemli görüyordur ki küçümsediği kadınlar hakkında da yazılar yazar. Sonunda gizemli bir kadın ona mektup gönderir ve aralarında ilginç bir sohbet başlar.

 İrfan sadece yazdıklarından ötürü gönlünü kaptırdığı bu kadının kim olduğunu öğrenmeye kararlıdır. Ancak bu düşündüğü kadar olmayacaktır.

 Akıcı ve okuması keyifli bir kitaptı. Mahallelinin muhabbetleri, atışmaları komikti. İrfan ve meçhul kadının yazışmasını ilgiyle okudum. İkisinin de kendini ifade ediş tarzını, savunmalarını sevdim. Mektuplaşmanın sonunun nereye varacağını merak ederek okudum. Bazı kısımlar biraz abartılı gelse de finali de dahil hoş, anlamlı bir kitaptı. Zaten kısa olduğu için fazla detaya girmeyeceğim.

  Kitapta birbirinden farklı insanların hayat tarzları, herkesin kendi penceresinden gördüğü dünya iyi yansıtılmış. Başkalarını kolayca yargılayan İrfan'ın kendi düştüğü çıkmaz da dikkat çekiciydi. Kitabın hem güldüren hem düşündüren yanı vardı. Okuduğuma memnun kaldım.


Bu âna kadar şahit olduğumuz numunelere bakınca 'hak'kı kuvvetin doğurduğu anlaşılıyor. Kuvvetli olan haklı oluyor. O derecede ki acizlere, zayıflara hakkı en kuvvetli olan dağıtıyor. Kuvvetlinin görüşü hak oluyor.

Neden insan öldürmek tekniğinde en usta olan, savaş âletleri en mükemmel bulunan milletler en medeni, en gelişmiş sayılıyorlar?

Hayatımızı o derece benzer ve eş sayıyorum ki kalbimdeki şeyleri aynen sizin gönlünüzde de mevcut zannıyla hep bu satırları fazla ve faydasız görüyorum...


10 Mayıs 2024 Cuma

Sohbet Vakti

 


  Son zamanlarda plan yapmayı, çabalamayı azalttım. Bu bir bakıma iyi oldu, eskisi kadar stresli hissetmiyorum artık. Her şeyi oluruna bıraktım. Eve dönüş de rahatlamamda büyük etken oldu. Çünkü ait olduğum yer burasıydı. :)

 Kitapları dilediğim zaman okuyorum, sadece içimden gelince. Bir şeylerle meşgul oluyorum. Akşam üstü tek başıma yürüyüşe çıktığımda ferahlıyorum. Bizim mahalle yürümek için çok uygun bir yer. :) Bazen Avm'ye kadar gidip kitap bakıyorum. Eskiden yürümek vakit kaybı gibi gelirdi. Şimdi esas yarış atı gibi bir şeylerin peşinden koşmak anlamsız geliyor. Kısaca yavaşlamaya karar verdim, hatta durmaya. :)

 Eve dönüşüm kardeşimle aramda önce biraz gerilim oluştursa da (ikimiz de öfkeli tipleriz) kısa sürede çözdük. Yani o konuda hiç konuşmuyoruz, yok gibi yapınca sorun da kalmıyor. Kardeşimle pek ortak noktamız yok, öyle doya doya sohbet ettiğimiz hiç olmuyor ama birbirimizi destekleriz. O yüzden kardeşim olduğu için şanslı hissediyorum. İşte, ortak noktalarımızdan biri animelere bayılmak.

 Arada sırada birlikte izleriz. Kendisi birkaç yıldır başka şehirde çalışıyordu. O da yeni istifa edip döndü. Güzel anime var mı diyince Jujutsu Kaisen izleyelim mi dedim. Gerçi hiçbiri Naruto kadar olamaz ama izleyelim dedi. Tvye kablo bağlamıştı, animeyi tvden izlemeye başladık. Büyük ekranda (ve tekrar) izleyince daha önce fark etmediğim bazı detayları fark ettim. Artık kafamda bir bütün oluşturdu anime diyebilirim.

 Tabii ben çenemi kapalı tutabilir miyim, elime fırsat geçmiş, izledikçe kardeşime hemen karakterleri ve özelliklerini anlattım. Gelecek bölümlerle ilgili spoiler verdim. Kardeşim daha da meraklanmış oldu. Geceleri oturup 8 10 bölüm birden izliyoruz. Sanırım iki üç güne tüm seriyi bitirmiş olacağız. :) Ben yeri gelince ara ara mangadan okuduklarımı da aktaracağım. Şimdilik kardeşimin de en dikkatini çeken Gojo ve Lanetler Kralı Sukuna oldu. İkisinin dövüşü ne zaman olacak diye soruyor. 3. sezon gelse bile yetişmez sanırım, o dövüş 4.sezona sarkacak gibi. Biraz hayal kırıklığına uğradı tabi.

 Bu seri bitmeden Gojo hayranlığım sönmeyecek galiba. Zaten manga yazarı Gege'nin Gojo'ya yaptığı haksızlıktan sonra onun kalbimizdeki yeri (Gege'ye rağmen 😅) daha sağlamlaştı. Gojo içindeki çelişkilerden sıyrılıp, ardından gelebilecek gençleri yetiştirmeye odaklandığından beri önemli bir amaç vardı elinde. Bu yüzden dışarıdan egolu görünse de onun için yenilginin pek önemi yoktu. Düşman onu yenmek için her türlü olanağı kullanırken onun sadece durup beklemesi de bence bunu gösteriyor. Kendi gücünün dışında bir arayışa girmeye ihtiyaç duymadı, o neyse oydu. Kendi olarak savaştı hep. Burada övgülerimi sonlandırayım, yoksa uzayıp gidecek. 😄

 Yukarıdan Gojo'nun sesinden Aşkın Olayım şarkısını dinleyebilirsiniz. 😅

 


 

5 Mayıs 2024 Pazar

Rüya Günlükleri 4 (Hikaye)



 Merhabalar, seriye biraz ara vermiştim, devam edeyim dedim. İyi okumalar dilerim. 😊


(Selin, öğrenci, 14 yaşında)


 Ormanda yürüyorum, hava nemli, yakın zamanda yağmur yağmış. Önümde uzanıp giden ayak izleri dikkatimi çekiyor, sadece sol ayağa ait olan izler. Ansızın sağanak başladı ve yağmur izleri süpürüp gitti.

 Uyandığımda gökyüzü kara bulutlarla kaplanmıştı, uzakta şimşekler çakıyordu. Bir süre camın önünde dikilip puslu havaya baktım. Durgun hissediyordum, belki de gördüğüm rüya yüzündendi. Okula geç kalmamak için istemeden de olsa hazırlanıp evden çıktım.

 O gün sınıfa yeni bir öğrenci geldi, hocamız onu bizimle tanıştırdı. Gülümsemesine rağmen Begüm’ün gözlerinde bir hüzün vardı. Kendisine gösterilen yere oturdu, hareketleri temkinliydi. Bir ara bakışlarımız buluştu, tam gülümseyecektim ki rengi attı, donup kaldı. Sonra bir şey olmamış gibi önüne döndü ancak ellerinin titrediği gözümden kaçmadı. Tepkisine bir anlam verememiştim, şaşkındım. Sonraki günlerde Begüm biraz açıldı, arkadaşız diyemesem de sohbet etmeye başlamıştık. Bir gün ders arasında uyuyakaldım.

 Kalabalık bir meydandaydım. Gürültüye rağmen birinin bana seslendiğini işittim. Etrafa bakınınca Begüm’ü gördüm, ona doğru ilerledim. O ise öylece dikilmiş, hiç adım atmıyordu. Sonunda insanların aşıp ona ulaştığımda gördüğüm şey boğazımı düğümledi. Sağ ayağı yoktu, bileğinden aşağıya sızan kan yeri boyamıştı.

 İrkilerek uyandım. Korkunç bir manzaraydı. Daha korkunç olan Begüm’ün ifadesiz yüzüydü. İstemsizce dönüp ona baktım. Kalın kapaklı bir deftere bir şeyler yazmakla meşguldü. Yanına gittiğimde defteri hızlıca kapattı. Görmemi istememişti belli. Bu durum kafama çok takıldı, bir yolunu bulup ne yazdığını öğrenmeliydim. Sonraki arada bir bahane ile onu kantine yolladım, tereddüt etse de rahatsız olduğuma inanıp su almaya gitti. Diğer öğrencilere çaktırmadan Begüm’ün sırasına oturdum ve çantasından defteri aldım. Günlüğe benziyordu, son sayfaları açtım. Yazısı güzelmiş doğrusu. Mırıldanarak okumaya başladım. 

 “Bu kötü bir tesadüf ama yeni okulumda onu gördüm. İnanılacak gibi değil. Sık sık rüyalarıma giren o kız, adı Selinmiş. Eğer başına ne geleceğini söylesem yıkılırdı. Geleceği gördüğümden ona bahsedemem.” İyice meraklanmış tedirgin olmuştum, sonraki sayfaya geçtim. “Selin ile aramız iyi gibi ama onu ne zaman görsem aklıma o kaza geliyor. Fazla zaman kalmadı. Onu uyarsam bile değişen bir şey olmayacak, bunun için üzgünüm.”

 O anda zil çalınca Begüm’ün gelmek üzere olduğunu düşünüp defteri hemen yerine koydum. Kendi sırama geçtim. Boğazım kurumaya başlamıştı, ikimizin de birbirimizi görmesi bir rastlantı mıydı? Geleceği görmek mümkün müydü? Günlerce aklımı kurcaladı bu durum, paranoyak olmaya başlamıştım. Gerçekten bir kaza geçirecek miydim?

 Akşam ders yapmak üzere odama çekildim. Masa lambasının titrek ışığı dikkatimi dağıttı. Işığı kapattım, sokak lambası az da olsa içeriyi aydınlatıyordu. Soğuk balkona çıktım, o sırada markete giren Begüm’ü fark ettim. Evlerinin bu civarda olduğunu biliyordum, demek yakınlarda oturuyordu. Hemen ceketimi alıp dışarı çıktım. Beni görünce rengi soldu. “Biraz yürüyelim mi?” dedim. Boyun eğmişçesine başını salladı. Caddeden uzaklaşıp ara sokağa geçtik.

 “Günlüğüne yazdıklarını okudum. Rüyanda tam olarak ne gördün?” dedim. 

 Düşündüğümden daha sakin konuşabilmiştim. Begüm ise düşüncelere daldı, saatine baktı, sonra yavaşça konuştu. “Vakit geldi, olacaklar için üzgünüm. Birkaç hafta gözlerini açamayacaksın.” Başını çevirip boş sokağın diğer tarafına baktı. O anda büyük bir gürültü yükseldi. Freni patlamış bir kamyonet kornaya basa basa sokağa daldı. Donup kalmıştım, kaçacak yer aradım ama bir duvarın dibindeydik. Kendimi yana attıysam da gecenin içinde bir çarpışma sesi yankılandı. Savrulup yere düştüğümü ve her yerin toz toprak olduğunu anımsıyorum. Sonra keskin bir sancı tüm bedenimi sardı. Güçlükle nefes alırken birkaç metre ötede yatan, ayağı kanlar içindeki Begüm’ü gördüm. Ben nereden hasar almıştım bilmiyorum, kımıldayamıyordum, kemiklerim birbirine geçmiş gibiydi. İnsanlar koşuştururken bilincim yavaş yavaş kapanmaya başladı.


26 Nisan 2024 Cuma

Drizzt Efsanesi 13. Kitap (Kılıçlar Denizi)

 


 Drizzt Serisi'nin elimdeki son kitabını okudum. Bu bölümde yine bir yolculuğu okuyoruz. Drizzt ve diğerleri yakın dostları için bir korsanın peşine düşerler. Dostlarına ulaşmanın yolu o korsanı bulmaktan geçiyordur çünkü onun elinde dostlarına ait kuvvetli bir silah vardır.

 Bir kara elfin ve ünlü bir denizcinin gemisiyle peşinde olduğunu öğrenen kadın korsan ise sert çarpışma için hazırlıklara başlar. Kolay kolay yenilmeye niyeti yoktur.

 Son iki kitap bende öncekiler gibi heyecan uyandırmadı. Ben daha çok Drizzt'in iç dünyasına tanıklık etmeyi, onun zamanla şekillenen düşüncelerini okumayı sevmiştim. Aynı zamanda kiralık katil ile aralarındaki gerilimi ve defalarca yüzleşmelerini etkileyici bulmuştum. Seri ilerledikçe Drizzt sanki yan karaktermiş gibi geri plana itildi. Açıkçası diğer karakterler beni pek sarmadı. Hikaye uzasın diye çok da gerekli olmayan olay ve kişilere yer verilmiş gibi geldi bana. Bu da seriyi okurken duyduğum eski heyecanı bırakmadı.

 Drizzt daha çok arada bir dövüşen ve dostlarıyla hareket eden biri haline geldi. Sorunlar büyük ölçüde çözülüp de Drizzt'in içindeki karmaşa azalınca eski derinliğini hissedemedim. Serinin devamını sanırım almayacağım. Kiralık katil Entreri ile alakalı Kiralık Kılıçlar serisi var, alabilirsem o kitapları okumayı istiyorum. Çünkü Entreri olumlu anlamda gelişme göstermeye başlamıştı. :) Alıntılarla veda edeyim.


Muhtemel -ve sadece muhtemel- bir geleceğin yasını tutarken şimdiki zamanın akıp geçmişe karışmasına izin vermekle ne büyük aptallık etmişim.


"Öyleyse artık benim olmayan bir oğuldan onun olmayan bir kız çocuğu torunum var,"


Mutluluğa giden yol, kendine güvenme ve kendi değerini bilme duygusuyla, dünyayı daha iyi bir yer haline getirme veya güçlüklere rağmen inançlarımız için mücadele etme hissiyatıyla inşa edilmiştir.


Hayır, bana yolları ve tehlikeleri verin, doğru olanı yapma yolunda belli bir amaçla ilerleme umudunu verin, bana başarıya ulaşma hissini verin. Ancak öyle mutlu olabilirim.


16 Nisan 2024 Salı

Kış Bahçesi (Kitap)

  



 Bir süredir okuma konusunda yavaşım, Ramazan ve bayram derken günler çabuk geçmiş. Yazardan okuduğum ilk kitaptı bu, oldukça sevdim ben. :)

  Aziz kendi halinde, yalnız yaşayan ve bir süredir bir şey yazamayan bir yazar. Geçimini zor sağladığı bir dönemde gizemli bir telefon alır ve verilen adrese gider. Bir iş teklifi alır ama buna anlam veremez, bir genç kızı takip edip, gün içinde yaptığı şeyleri rapor etmesi istenir ondan. Başta karşı çıksa da kabul eder, kız gezer o gezer, notlar alır. Günler geçtikçe Aziz yaptıklarında bir anlam bulamaz ve işi bırakmaya karar verir. 

 Harun ise hayatın içinde oradan oraya savrulan biri. Ailesini terk etmiş, eski okul arkadaşlarının izini sürüyor. Umutsuzca onları ararken aslında bir amaca tutunabilmenin kendisine sarılıyor. Ailesiyle, geçmişiyle, kendisiyle bile barışık biri değil. Bir adım atsa da bazen devamını getiremiyor, yılmış sanki. 

 Aziz karakteri bana doğal ve samimi geldi. Detaylara çok takılması, kafasının içinde dönen düşünceler ve hayaller, düşündüklerini çoğunlukla bir süzgeçten geçirip de kendini daha yalın ifade etmesi bana biraz kendimi anımsattı. Karakterin kendine has bir duruşu var, okurken ondaki farklılığı hissedebiliyoruz. Biraz da belirsiz bir karakter olduğu için sonraki kararını, hamlesini merak ettim hep.

  Yazarın üslubunu çok beğendim. Cümlelerinin insanın içine dokunan bir yanı var. Kitap boyunca farklı bir tat aldım. Aziz ve Derya'nın sohbetleri çok ilgimi çekti. Birbirinden çok farklı iki insanın bir noktada kesişen yolları ve birbirlerinin hayatlarına olan etkilerini ilgiyle okudum. Özellikle Aziz'in yoğun iç dünyasının bu şekilde ön planda tutulmasını sevdim. Sayfalar ilerledikçe konunun nereye bağlanacağını merak ettim, beklenmedik ve etkileyici bir sonla karşılaştım. Artık yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum. :)


Kendimden sakladığım rahatsızlığım kendim tarafından fark edildi, sanırım dün gece, sanırım bu sebeple keyifsizim bugün, sanırım anlatmayacağım hemen.


Vakit önemli, artık tamamen kendisine ait de olsa, önemli. İnsan kendisine ait olana mı daha hoyrat davranır yoksa.


Yorgunluktan halının üzerine yığılmak üzereyken, saat sabaha doğruyu gösterirken ve gözlerim kızarmış, içim tıka basa yeni kelimeler üretemeyen bir kalbin kısırlığı ve üretme ihtimalinin umuduyla doluyken, seviyordum kendimi, katıksız, güvenle, merhametle.


Bazı insanların kalbi çatlaklarla doludur. Yaşananların pek önemi yoktur, o çatlakların kapanması için olması gerekenler olmadığı müddetçe, yaşanan her şey o çatlakları büyütür.


5 Nisan 2024 Cuma

Rüya Günlükleri 3 (Hikaye)

 


 Not: Serinin öncekilerden bağımsız 3. öyküsü. Mushishi animesindeki ışık nehrinden ilham alarak yazdım. Görsel de animeden bir sahne.


 (Eray, makinist, 37 yaşında) 


 Gün batmak üzereyken sıradaki istasyona yaklaştım. Bu şehre her geldiğimde tedirgin hissediyordum. Nedenini anlamasam da kötü bir şey olacağı hissi içimden çıkmıyordu ve buradan ayrılınca rahat bir nefes alabiliyordum.

 Gün sonunda yorgun halde eve döndüğümde çocukların uyumuş olduğunu gördüm. Eşim Hande ise sofranın başında bekliyordu, geç kalmama rağmen gülümsedi. Hemen yemeğe geçtik, ardından o meyve getirene kadar uzandığım kanepede uyuyakaldım.

 Gece karanlığında, rayların üstünde son sürat giderken telaşa kapılmış haldeydim. Beni huzursuz eden o istasyona hızla yaklaşıyordum ve treni hiçbir şekilde yavaşlatamıyordum. Koca trende yapayalnız olduğumu fark edince tedirginliğim daha da arttı, kimseyle iletişime de geçemiyordum, cihazlar çalışmıyordu. Soldaki tepe de geride kaldığına göre birkaç dakika içinde istasyona varacaktım.

 İyice elim ayağıma dolaşmıştı ki istasyona varmamla trenin aniden durması bir oldu. Hızımı alamayınca yere düşüp yuvarlandım. Telaşla dışarı çıktım ama ortalarda kimse görünmüyordu, terk edilmiş bir yere düşmüş gibiydim. Gecenin karanlığında uzaklardan vuran bir ışık huzmesi dikkatimi çekti. O yöne gitme konusunda dayanılmaz bir istek duydum. Merakım ağır basmıştı, istasyonu aşıp köşeyi döndüğümde bir ışık nehri ile karşılaştım. Nerede başladığı ve bittiği anlaşılmayan nehre büyülenmiş gibi baktım. Bu, dünyaya ait bir manzara olamazdı. Işık demetleri gözlerimi alıyordu ama başka yöne bakarsam nehri gözden kaybedebilirdim. İşte bunu göze alamıyordum.

 Birden uyandım, nerede olduğumu algılamaya çalıştım. Gözlerimde hafif sızı vardı, güneşe çok baktıktan sonra etrafı bir süre düzgün göremeyiz ya aynı şeyi yaşadım. Birkaç saniye gözlerimin ortama alışmasını bekledim. Hande de o sırada meyve tabakları ile çıkageldi. “Ne o, uyudun mu yoksa? Gözlerin de kızarmış, uykusuz kalmamaya dikkat et,” dedi.

 Gördüğüm rüya o kadar sıra dışıydı ki aklıma kazanmıştı. Bir yandan elma yerken telefonu elime aldım, hemen günlük uygulamasını açıp rüyayı detaylarıyla yazdım. Hande’ye rüyamdan bahsedince yorgun olduğum için öyle karmaşık şeyler görmüş olabileceğimi söyledi. Belki de haklıydı.

 Ertesi gün son sefere çıktığımda, o garip istasyona yaklaşmak bu kez beni germedi. Aksine içimde bir kıpırtı başladı, ışık nehri aklımdan çıkmıyordu. Dans edercesine kıvrılarak akan ışık demetleri ruhumu aydınlatıyor gibiydi. Sonra basit bir rüyanın bende böyle bir etki yapmasını yadırgadım. İstasyona yaklaştığımıza dair anons yapıldı ve yolcular her zamanki gibi inmek üzere hazırlanmaya başladılar.

 Treni durdurduğumda yolcularla birlikte inmemek için kendimi zor tutuyordum. Gidip bir baksam ne kaybederdim. İçimdeki sesi bastıramıyordum, dışarı çıkmak üzereydim ki yardımcı makinist nereye gittiğimi sordu. Bir yanıt vermeden geri döndüm, sorgularcasına yüzüme bakmayı sürdürdü. O an kararımı verdim, en azından izin günümde gelip burada rahatça dolaşabilirdim.

 O gece evde bizimkilerle bir süre vakit geçirdim. Çocuklar bugün oldukça hareketli ve neşeliydi. Sonunda onları yatağa yatırdığımızda esnemeye başladım. “Geç olmuş, hadi biz de yatalım,” dedi Hande.

 “Yarın izinliyim ama istersen birlikte film izleyelim. Ne zamandır diyordun.”

 Hande gülümseyip bana sarıldı. “Olsun, başka zaman izleriz. Yorgun görünüyorsun, çocuklar da rahat durmadı bugün.” Gerçekten de öyleydi, başımı yastığa koyar koymaz gözlerim ağırlaşmaya başladı.

 Işık nehrinin çok daha yakınındaydım. Nehrin derinliğini anlamak güçtü. Işıltı adeta başımı döndürüyordu, dünyanın geri kalanı silinip gitmiş gibiydi. Bakmaya doyamadığım manzarayı sadece gözlerimle değil adeta tüm duyularımla algılıyordum. Nehrin sesi yumuşacıktı, tamamen gevşemiştim, dünyevi dertler benden uzaklaşmıştı. Nehre daha da yaklaştım, ışığa dokunmak istiyordum. Belki yanardım ama buna değerdi. Bir dokunsam kopmaz bir bağla nehre bağlanacakmışım gibi geliyordu. Yavaşça ışıltılara dokundum, bir ferahlık kapladı içimi. Başımı eğip suya soktum, her yer bembeyazdı, sonra yavaşça başımı kaldırdığımda her şeyin karanlığa görüldüğünü fark ettim. Işık nehrine maruz kalmanın gözleri yiyip bitirdiği bilgisi zihnime aktı.

 Bağırarak uyandığımda gerçekten göremediğimi fark ettim. Her yer zifiri karanlıktı. Eşimin kalkıp telaşla ışığı yaktığını işittim ancak gözlerimdeki sancı devam ediyordu ve en ufak bir ışık dahi göremiyordum. “Eray gözlerin!” diye haykırdı Hande. “Gözlerin tamamen beyazlaşmış."


26 Mart 2024 Salı

Monte Cristo Kontu II (Kitap)

 


 Bu ikinci kitabı daha severek okudum. Belki de ilk kitapta giriş kısmı ve karakter tanıtımları uzun sürdüğü için biraz sıkılmıştım.

 Monte Cristo Kontu hedefine adım adım ulaşırken herkesin hayatına iyi ya da kötü dokunmaya devam ediyor. Tabii dillere destan zenginliği ve gizemli kişiliğiyle de insanlar arasında sıkça adından söz ettirmeyi sürdürüyor. Nereye gitse gözler onun üzerinde ve o soğukkanlılıkla insanların hayatına müdahale etmeyi sürdürüyor. Tesadüf gibi görünen çok şeyin arkasında o var.

 Savcı Villefort'un hanesinde gün geçtikçe kötü olaylar yaşanmaktadır. Savcı geçmişinden bir düşmanın varlığından şüphelense de kanıtı olmadığı için çaresiz kalmaktadır. Başına gelen musibetleri atlatmanın yollarını arar. Öte yandan sosyetenin ileri gelenlerinden Morcerf kontunun başı da geçmişi yüzünden derde girer. Kontun oğlu Albert babasını felakete sürükleyenin kim olduğunu öğrenmek için can atar. 

 Evlilikte ve sosyal hayatta servet en önemli konu olarak görüldüğü için insanların paradan başka şey düşünmemesi beni baydı biraz. Sürekli para mevzusu dönüyor. Kültürden kaynaklı olacak her şey gurur meselesi yapılıyor, düellolara fazla anlam yükleniyor. 

 Monte Cristo Kontunun intikam almak uğruna adım adım ilerleyişi nereye kadar sürecek bunu merak etmiştim. Düşündüğüm gibi sonlarda biraz bocalıyor ve farklı hislere bürünüyor. 

 Kitabı genel olarak sevdim. Sürükleyici ve merak uyandırıcıydı. Kont her ne kadar intikam alıyor olsa da onun geçmişiyle doğrudan bağlantısı olmayan kişilerin de bundan nasibini almış olması üzücüydü. Gerçi yine bir çoğu paragöz ve açgözlü olmanın kurbanı oldu. Kont zaman içinde, sahip olduğu güç ve ünün kölesi haline gelmiş gibiydi, bu yüzden kendini fazla kibirli bulduğumu da belirtmeliyim. Kendini yaratıcının elçisi olarak görecek boyutta körü körüne intikamına tutunmuştu. En ilgimi çeken Franz karakterinin kitapta bu kadar az yer alması ise kötüydü. 


 Ölü gibi solan Kont'un yüreğine hücum eden kan, ardından boğazına doğru yükseldi ve yanaklarına yayıldı ve gözleri kamaşmış gibi birkaç saniye boyunca etrafına kararsızlıkla baktı. 

 Belki de yüreğim başkalarından daha zayıf olduğu için onlardan daha çok acı çektim, hepsi bu.

 Düşünceler ölmez efendim, bazen uykuya dalarlar ama uyumadan öncekinden daha güçlü bir şekilde uyanırlar.

 Ahlâki yaraların gizlenseler de asla kapanmamak gibi bir özellikleri vardır; dokunulduklarında ağrımaya, kanamaya hazırdırlar; yürekte canlı ve açık beklerler.

 Sevinç, uzun süre acı çeken yüreklerde güneşten kavrulmuş toprağın üzerine düşen çiy gibi bir etki yaratır; yürek de toprak da üzerine damlayan bu iyiliksever yağmuru içine çekse de bunu hiç belli etmez.


18 Mart 2024 Pazartesi

Rüya Günlükleri 2 (Hikaye)

 


 Seriye öncekinden bağımsız 2. öykü ile devam ediyorum. Keyifli okumalar. 😊


(Masal, pastacı, 32 yaşında)


 Son günlerde çok yoğunum, siparişleri yetiştirmek için elimden geleni yapıyorum. Belki stres altında olduğum için dün gece tuhaf bir rüya gördüm. Şu an bunu günlüğüme yazma konusunda bile kararsızım. Sonunda yazmaya başladım.

 İşler içinden çıkılmaz bir hal almış, çıraklardan biri işi ansızın bırakmıştı. İki gün sonra yapılacak görkemli düğünün hazırlıkları fazla mesai gerektiriyordu. Elim ayağıma dolanmışken patronun gelip esip gürleyeceğini sanıyordum. Oysa o yeni bir pastacı çırağıyla çıkıp geldi. Bu kadar kısa sürede nasıl yeni bir eleman bulduğunu sorgulayacak durumda değildim. Adının Altuğ olduğunu öğrendiğim kişi pek genç sayılmazdı, konuşkan birine de benzemiyordu. Ancak koyu renk gözleriyle insanın içini okuyabiliyor gibiydi. Doğrudan o gözlere bakamadım, yapılacak işleri sıraladığımda onaylarcasına başını eğip çalışmaya başladı. Diğer çırak da bana yardım ediyordu, yeni elemana pek dikkat ettiği yoktu.

 Çalışırken ilginç şekilde Altuğ’un hareketlerine gözlerim takıldı. Seriydi ve uzun yıllardır bu işi yapıyor gibiydi ama sanki bambaşka bir alemde, yalnız başına çalışıyor gibiydi. Bir şey demeye, işini bölmeye çekindim adeta. Onun yerine her şeyi Sevil’den istedim. 

 “Bunu fırına atar mısın, vakti geldi.”

 Sevil tepsiyi kaptığı gibi arkadaki fırınlara doğru ilerledi. O anda arkamda bir gölge hissedince tereddütle başımı geriye çevirdim ve onla göz göze geldim. Az daha yerimden sıçrayacaktım. Soğuk görünümüne ek olarak yüzüne yapay bir gülümseme kondurunca gözüme gerçekten ürkütücü görünmüştü.

 “İşim bitti, şimdi sizin için ne yapabilirim? Bir süredir sadece ondan yardım istediniz,” dedi Sevil’i göstererek. Nedensiz bir şekilde sinirlendiğini hissettim.

 “Şey, pasta için küçük süslemeler yapabilir misin? Renkli çiçekler harika olurdu.”

 “Peki, yapacağım.” Diğer tezgaha doğru ilerleyip, malzemeleri çıkarmaya başladı. Neden boğazım kurumuş ve bu kadar gerilmiştim? Bakışlarım birkaç saniye ona takılıp kalınca Altuğ'un kendini kaptırıp hızla çalıştığını fark ettim. Mükemmel bir uyum içinde şiir gibi çalışıyordu, hareketlerinde belli bir ritim var gibiydi. Onu izledikçe hayranlığım artıyordu. Parlak siyah saçları bonenin kenarından dışarı taşmıştı. Uzun boylu ve zayıftı. Böyle birinin neden bu işte çalıştığını düşünmeye başlamıştım. Ansızın durup bana döndü. “Ama siz öyle bakıp dururken nasıl konsantre olmamı bekliyorsunuz?” Çarpık bir gülümseme vardı yüzünde. Şaşkınlıkla bir şeyler geveleyip önüme döndüm. Sonra elindeki kabı buzdolabına bırakmak üzere önümden geçerken yavaşça eğildi ve fısıldadı. “Çok mu merak ettiniz neden bu işi yaptığımı?”

 “Ha-hayır,” dedim donup kalarak.

 “Kötü bir yalancısınız, o halde yarın görüşelim.”

 “Ne?” dedim hayret içinde.

 İşte rüya tam burada sonlandı. Yanlış bir şey yapmış da yakalanmış gibi hissediyordum. Adam o kadar gerçekçiydi ki dünden beri huzursuzdum. Ne demişti? “O halde yarın görüşelim.” Bu anlamsız rüyaya fazla kafa yorduğum için kendime kızgındım. Şimdi güzelce uyumaya gidiyorum. Hiçbir şeyin huzurumu bozmasına izin veremem.

 Sabaha karşı sıçrayarak uyandım. Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Hemen kalkıp ışığı yaktım, yalnız olduğumu fark edince rahatladım. Perdeyi aralayıp dışarıyı kontrol ettim, şükür ki anormal bir durum yoktu. “Sadece bir rüya,” diye mırıldandım. Masaya, günlüğün başına oturdum. Belki olanları yazıya dökersem kaygılarımın nasıl da anlamsız olduğunun farkına varabilirdim.

 Gece vaktinde bir restorana doğru yürüyordum. Saatime baktım, vakit daralmıştı. Kızlarla sözleşmiştik, güzel bir yemek yiyecektik. Hafif topuklu ayakkabılar şimdiden ayağımı sıkmaya başlamıştı. Birkaç dakika sonra restorana vardım ve garson beni bir masaya götürdü. Masadaki sırtı dönük kişiye yaklaşırken neden kızlardan biri değil de bir adamın orada oturduğunu sorguluyordum. Garson oturacağım sandalyeyi çekince hayretle masadaki kişiye baktım, Altuğ'du. Soğukça gülümsedi, tabii buna ne kadar gülümseme denebilirse. “Gelmenize sevindim, oturun.”

 İtaat etmezsem kötü bir şey olabileceğini sezip yavaşça oturdum. “Ama ben arkadaşlarımla buluşacaktım,” dedim safça. Bakışları keskinleşti. “Ben olduğumu bilseydiniz gelmezdiniz değil mi?” Sorgulayan bakışları yutkunmama neden oldu. “Dün de dediğim gibi sizle görüşmek istedim.”

 “Ne hakkında konuşacağız?” dedim. Normal davranmaya çalışıyordum.

 “Şu an buradan kaçıp gitme isteğinizi anlıyorum. Fakat beni dinlemenizi istiyorum. Pastacılık aslında benim uzmanlık alanım, ben yıllardır şefim. En seçkin davet ve balolarda benim imzam vardır. Akıllara kazınan en nefis pastalar bana aittir. Daha büyük hedeflerim için kendime uygun çıraklar aramak maksadıyla dolaşıyorum, rüyalarda tabii. Yani yarın gerçekten sizi görmeye geleceğim. Çırağım olur musunuz?” Altuğ’un yüzü gölgelendi, bakışında gizem ve tehdit vardı. Nefesimi tutmuş onu dinlerken ağzımdan çıkacak her söze dikkat etmem gerektiğini hissediyordum. Soğuk terler dökmeye başlamıştım.

 Hazırlanıp telaşla evden çıktım. Bugün geç kalamazdım, patron az önce aramış, önemli bir mesele çıktığını, detayları gelince anlatacağını söylemişti. Aksi gibi trafik sıkıştı, bir süre vakit kaybedince inip koşmaya başladım. Acaba işimden olmama sebep olacak kadar büyük bir sorun mu çıkmıştı? Nefes nefese pastaneye vardım, kapıyı açıp içeri girdiğimde patronun köşedeki masada biriyle sohbet ettiğini gördüm. Patron beni fark edince yanına gitmemi işaret etti. Derin bir nefes alıp yanlarına gittiğimde Altuğ’u gördüm. Bir anda betim benzim attı ve dizlerim beni taşıyamaz oldu. Çevik bir hareketle kalkıp dirseğimden tuttu. “Buyurun oturun, gereksiz yere telaşlandırdık sizi. Önce dinlenin, konuşacaklarımız var.” Yüzündeki kurnaz, kararlı  ifadeye bakarken kendimi sandalyeye bıraktım. Esas kâbus şimdi başlıyor olmalıydı.


Pir-i Lezzet (Kitap)

  Kitap oldukça ilgimi çekti. Hikaye bir beyin konağında verilen ve saraydan önemli isimlerin teşrif ettiği bir ziyafetle başlıyor. Sofrada ...