29 Temmuz 2022 Cuma

Totsukuni no Shoujo-2022 (Anime)

 


 Geçenlerde animenin 10 dklık kısa versiyonundan bahsetmiştim. Bu sefer 1 saat 10 dklık bölüm yayınlandı ve öncekinin aksine diyalog vardı.

 Anime masalsı havasının yanında soyut ögeler de içeriyor. Bu yüzden konusuna kısaca değineceğim. İnsanların güven içinde yaşadığı İç Diyar ve karanlık yaratıkların olduğu Dış Diyar var. Lanetlenmemek için insanlar Dış Diyar'dan uzak durmak zorunda. Ancak diğerlerinden farklı kara varlıklardan biri ormanda bir kız çocuğu ile karşılaşır. Onu öylece savunmasız bırakamaz, yanına alır. Shiva'nın ihtiyaçlarını karşılar, ona yatacak yer verir, yemek yapar. Yanlışlıkla lanetlememek için kıza asla dokunmaz, onu diğerlerinden de korumaya çalışır. 

 Öncelikle çizimlere bayıldım, çok farklı bir teknik uygulamışlar. Sahneler tablolardan çıkmış gibiydi, sanki her ana özen göstermişler, geçişler harikaydı. Tüm bunlar animeyi soyut bir noktaya taşımış ve çok da güzel olmuş. İzlerken kendimi o dünyanın içine düşmüş gibi hissettim. Çizim konusunda bende bu hisleri uyandıran şu ana kadar bir Mushishi bir de bu anime oldu. Hayranlıkla izledim. Karakterler arasındaki zıtlık, canlı renklerin arasında bile mükemmel göze çarpıyordu. Karanlık ve aydınlığın bağı güzel aktarılmış. İkiliyi çok sevdim ben, aralarındaki dostluk çok güzeldi. Seslendirmenlerini de başarılı buldum. Çok tatlı, huzur verici bir animeydi.

 Manga uyarlaması olduğu için sadece belli kısmını izlemiş olduk. Devamını oldukça merak ettim, fırsat bulduğumda mangasını okuyacağım. 




27 Temmuz 2022 Çarşamba

Anı Sızıntısı (Hikaye)


 Bir süredir hikaye yazmıyordum. Bu hikayeyi de yarışma için yazmıştım, sonuç olumsuz olunca burada paylaşayım dedim. Yarışmalardaki belli kalıplar ileride yıkılır, hayal gücü ve farklı üsluplar da biraz değer görür umarım. İki öykü yazmıştım, diğerini paylaşmayacağım. Başka planlarım var onla ilgili, belki romana dönüştürürüm. Lafı biraz uzattım ama hayal kırıklığımı burada dökmezsem rahatlayamazdım. :) Yarışmalara bir daha katılmayı düşünmüyorum. 



Anı Sızıntısı


 Serin bir gecenin koynunda ateş böceklerinin dansını izliyorum. Uçuşan, minik ışık demetleri o kadar huzur verici ki umut etmekten kendimi alamıyorum. Puslu geçmişime rağmen mutlu bir gelecek hayali zaman zaman düşüncelerimde kendine yer bulabiliyor. Manzarayı nefes almadan izliyorum, bir rüzgâr çıkıyor, her şeyi savuruyor. Hayallerim paramparça...

 Oturduğum kütükten içim titreyerek kalktım. Geriye dönüp baktığımda bahçedeki çınar gözüme pek tekinsiz göründü. Yaprakların boğuk hışırtısı ve ay ışığının gövdeye düşürdüğü koyu gölgeler... Hışırtılar giderek yükseldi ve uğultuya dönüştü, rüzgâr şiddetini artırıyordu. Kararsız halde ayakta dikilirken ince belli bardaktaki çayın soğuduğunu fark ettim, çayı tazelemeliydim.

 İçeri geçerken her adımımda burukluğum arttı. Kapının kolunu çevirip eve adım attığımda rutubet kokusu karşıladı beni. Yanından geçerken gömme dolabın kırık boy aynası gözüme çarptı. Kapağın hafif açık kalışı ve yamuk duruşu hep gözüme batıyordu. Bir anlık sinirle kapağı sertçe ittim ve yansımama baktım. Aynadaki çatlaklar anılarımdaki boşluklar gibi karmaşık yollar çiziyordu. Kısa kesim saçlarımın arasında uzanan belirgin ameliyat izine tiksintiyle baktım. Saçlarımı neden uzatmıyordum bilmiyorum, beni engelleyen bir şey vardı. Ne zaman bu izi görsem geçmişimden önemli bir parça koparılmış gibi hissediyordum. Sonunda elimi çektiğimde kapak menteşesinden çıktı ve gürültüyle yere düştü. Etrafa saçılan cam kırıklarıyla sonra ilgilenmeye karar verdim, doğruca mutfağa geçtim.

 “Biliyor musun,  ilk karşılaştığımız o gün seni hiç gözüm tutmamıştı.”

“Hadi canım, buna inanmam. Bana nasıl baktığını hâlâ unutmadım.”

“Nasıl bakmışım beyefendi.”

“Asil bir leydi gibi önce beni dikkatle süzüp sonra nihayetinde yıllardır aradığın prense kavuşmuş gibi hayretle hayranlık arası bir ifadeyle...”

“Amma yaptın, hayal gücüne bir kez daha hayran kaldım.”

 Sohbeti kesen kahkahalar kulağıma çalınınca dayanamayıp kıkırdadım. Erkeğin sesini kendi sesime çok benzettiğim için gülümsemem bir süre sonra soldu. Gördüğüm ve duyduğum şeyler bana tanıdık geliyordu ama aynı zamanda yabancıydı da. Sanki bir filmin içindeki başroldüm. Ses benimdi, görüntü benimdi ama hiçbir şey gerçek değildi. Bunlar ancak kalbimde gizlediğim arzularımın, düşlerimin izdüşümü olabilirdi. Akıl sağlığımı sorgulamama neden olan bu hayaller peşimi bırakmıyordu.

 Buraya geldiğim andan öncesine dair pek az hatıram vardı. Neden kaçıyorum bilmiyorum ama buradan gitmek istemiyordum. Kendi ismimi bile anımsamakta zorlandığım oluyordu. Başıma almış olduğum darbenin bunda etkisi olduğunu varsayıyordum. Belki de hatırlamamak benim için en iyisiydi.

 Camın önündeki divana oturdum, çayımı yudumladım. Gaz lambasının alevi iyice küçülmüştü. Yalnız yaşadığım bu ev bazen üstüme üstüme geliyordu. Geçen yıl çıkan küçük yangından kalma isli duvar öylece duruyordu. Ormancı odayı beyaza boyamakta ısrar etse de kabul etmemiştim. Hayata temiz bir sayfa açamamışken karaya bürünmüş duvarları önemsediğim söylenemezdi.

 Yaşadığım bu ıssız yerde sadece birkaç tane komşum vardı. Onlar da sorularını inatla yanıtsız bırakmam üzerine pek yanıma gelmez olmuştu. Kafam bu kadar karışıkken ve hayatımda bir değişiklik istemiyorken başkalarının uzatacağı yardım elini nasıl kabul edebilirdim? Korkularımdan habersizdi onlar. Çoğu gece acı bir fren sesi eşlik ederdi kâbuslarıma. Bir şekilde hafızamda tüm taşlar yerine oturacak olursa neyle yüzleşmek zorunda kalacağımdan emin değildim. İçimdeki kötü sesi bir türlü bastıramıyordum.

 “Ah uyumuş bile. Ne kadar da masum görünüyor.”

 “Tıpkı melek gibi.”

“Yavaşça beşiğe yatırayım, bugün çok yoruldu.”

“Annesi gibi pek enerjik. Büyüyünce ele avuca sığmayacak anlaşılan.”

 Minicik eller, kahverengi saçlar gözümün önüne geldi. Dünyanın tüm dertlerinden habersiz, cennetteymiş gibi mışıl mışıl uyuyan bir bebek... Gülümsemek istedim ama ansızın burnum sızlamaya başladı. Çocuklar nedenini anlayamadığım bir şekilde kalbimde kanayan bir yaraya dokunuyor gibiydi. Hissettiğim şey suçluluk duygusuydu. Nemlenen gözlerimi silip pencereden yıldızlara baktım. Yorgun hissediyordum, karamsar düşünceler şakaklarıma ağrı olup yerleşmişti. Gökte bir yıldızın kaydığını görmemle yeni sesler işittim.

 “Nine, nine sen de gördün mü onu?”

“Dur çocuğum, çekiştirme eteğimi. İlk kez mi kayan yıldız görüyorsun?”

“Evet! Öykü kitabında resmini görmüştüm ama gerçekte görmek bambaşkaymış.”

“Tatlı kuzum benim. Kayıp giden sadece yıldızlar olsa keşke.”

“Hı? Ne demek istiyorsun?”

 Ağırlaşan göz kapaklarımı açık tutmak zorlaşmıştı. Meraklı çocuğa yanıt vermek isterken içim geçti. Sıkıntılı düşler eşliğinde sabahı zor ettim. Her tarafım tutulmuştu, yüzüme vuran gün ışığından rahatsız olarak elimi gözlerime siper ettim. Güneşe rağmen hava serindi, üstüm açık uyuduğumdan üşümüştüm. Kalkıp hemen sobayı yaktım, üzerine demliği koydum. Sabahları bir demliği bitirmeden kendime gelemezdim. Çıtırdayan odunlar yavaş yavaş odanın soğuğunu kırıyordu. Mevsim, sıcağı yanında getirmeyi unutmuş gibiydi; nisan ayına girmiştik halbuki. Ben sade bir kahvaltı sofrası hazırlarken çay da demini aldı. Dumanı tüten tavşan kanı çayı bardağa doldurdum. Sobada kızaran ekmeklerin kokusu odayı sardı. Üzerine bir parça yağ sürdüğüm ekmekten bir lokma aldım. Tam bardağa uzanmıştım ki bir gürültü kopunca sıçradım. Gök gürültüsünü sağanak yağmur izledi. Gök delinmiş gibiydi, yağmur durmak bilmiyordu. İçimi bir sıkıntı kapladı, böyle anlar felaket getirirdi burada. Yine de kahvaltımı yapmayı sürdürdüm. Dakikalar boyunca hızını azaltmadı yağmur.

 İri damlalar olanca şiddetiyle camları dövüyordu. Pencereye yöneldim, elimle camdaki buharı silerken karşıdaki yamacın kaydığını gördüm. Dehşet içinde heyelanın, önüne çıkan evi yıkışını izledim. “Aman Allah’ım!” Her şey birkaç saniye içinde olup bitmişti. Hızla kulübeden çıktım ve kimsenin zarar görmemiş olmasını umarak aşağı doğru koştum. Çamurlaşmış zeminde düşe kalka ilerledim, sırılsıklam olmuştum. En yakında ben olduğum için durumu henüz fark eden olmamıştı. Ormancının birkaç kilometre ötedeki evine baktım ama görünürde kimse yoktu. Bir an önce enkaza ulaşmalıydım, kalbim deli gibi atıyordu.

 Sesimi duyurabilecek kadar yaklaştığımda bağırdım. “Kimse var mı?” Tökezleyip yuvarlandım ve evin büyük kısmı çökmüş olan taş duvarlarının dibinde durabildim. Elim ayağıma dolanmıştı, kaldırabildiğim ağırlıkları kenara çekmeye başladım. Acı bir manzara ile karşılaşmaktan korkuyordum. O sırada birinin feryat ettiğini işittim. Hakan’ın sesiydi bu. Onun evde olmamasına sevinmiştim ama tepkisinden karısının göçük altında kaldığını anlamıştım. Beni görünce yanıma koştu, şoka girmiş bir haldeydi. “Ne oldu böyle? Hasibe'ye bir şey olursa yaşayamam.”

 “Sakin ol, kurtaracağız onu!”

 Bakışları normale döndü ve el birliği ile enkazı kaldırmaya başladık. Bir süre sonra çöken çatının altında kadını bulduk. Baygındı ama oluşan boşluk sayesinde ağır yara almaktan kurtulmuştu. Sıkışan bacaklarını çıkarmak için çok uğraşmamız gerekti. Tırnaklarımın kanadığını parmak uçlarım sızlamaya başladığında fark etmiştim. Bu sırada birtakım görüntüler zihnimde belirince anda kalmak için mücadele etmem gerekti. Şimdi hiç zamanı değildi. Hakan bütün gücüyle çabalıyordu, o da iyi durumda sayılmazdı.

 Devrilen bir arabadan duman çıkıyordu. Sızan mazot yerde ince bir çizgi çizerek toprağa karışıyordu. Arabada sıkışmış bir kadın ve canhıraş halde onu çıkarmaya çalışan biri vardı. Ters dönmüş aracın dikiz aynasında kendi görüntümü görünce hayrete düştüm. O anda bir şeyler kafama dank etti. Geçmişte o kazayı yapan bendim, kurtarmaya çalıştığım kişi karımdı. Dehşete kapılmış halde etrafa bakarken bebeğimizi gördüm. Birkaç metre ötede kımıldamadan yatıyordu. Telaşla ona doğru koştum, yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordum. İyi olması için dua ederek onu kucağıma aldığım sırada araç patladı. Başıma çarpan cisimle gözlerim karardı, sıcak kanın alnımdan çeneme doğru akışını hissediyordum. Sonra yer ayaklarımın altından kaydı.

 Bunca yıl sonra gün yüzüne çıkan bu anı beni gafil avlamıştı. Kendimi kaybetmiş halde feryat etmeye başladım. “Hayır! Olamaz!” Hakan endişe içinde sorgularcasına bana baktı, delirdiğimi düşünüyor olmalıydı. Hatırlamıştım yitirdiklerimi, neden hayata küstüğümü, neden buraya kaçtığımı. Derin bir nefes alıp tekrar gücümü topladım. Sonunda Hasibe’yi sıkıştığı yerden kurtardığımızda gözümden dinmezcesine yaşlar akmaya başladı. Halime anlam veremeyen Hakan telaşla konuştu. “Senin araban vardı değil mi? Onu hemen hastaneye götürmeliyiz.”

  Yıllardır araba kullanmıyordum ki kullanamazdım. Başımı telaşla iki yana salladım. “Anahtarı vereyim, sen kullan.” Şaşırdı ama bir şey demedi, başını sallamakla yetindi. Anahtarları getirmek üzere hızla oradan ayrıldığımda kafam tamamen başka yerdeydi. Bunca zaman zihnimde beliren tüm o kesitler kendi anılarımdan ibaretmiş. Belleğimde oluşan koruyucu bariyerdeki çatlaklar gittikçe büyümüş sonunda parçalanmıştı. Düşe kalka eve girip çekmeceden anahtarları aldım. Acımla baş başa kalmak, kendi kabuğuma çekilmek istiyordum ama Hakan’ı o vaziyette bırakamazdım. Ben bahçeye çıktığımda o da kollarında karısını taşıyordu. Aceleyle kadını arka koltuğa yatırdık. Yola düştüğümüzde arabanın silecekleri yağmura yetişmiyordu.

 “Delirmiş bunlar, bizden ne istiyorlar? Korkuyorum!”

“Bela arayan serseriler işte. Az önce yolda makas atmalarına izin vermedim diye akıllarınca gözümü korkutacaklar.”

“Şunlara uyma demedim mi sana, çekilseydin yoldan. Başımıza iş açıldı durduk yere. Ben hemen polisi arıyorum!”

“Nereden bilebilirdim böyle olacağını. Atlatacağım onları bir şekilde.”

“Olacak iş değil. Arkada uyuyan kızımızı unutmadın herhalde. Dikkatli sür!”

 Peşimizdeki iki arabayı atlatmak için gaza bastım. Büyük ihtimalle alkollüydüler ve işi inada bindirmişlerdi. Son sürat dar, toprak yola saptım. Araçlardan biri yolu ıskalayıp düz devam etti ama diğer araç tam arkamdaydı. Neredeyse çarpacak kadar tampona yanaşmıştı. Ben ağzıma geleni sayarken onun durmaya niyeti yoktu. Kaçış devam ederken birden direksiyonun hakimiyetini kaybettim. Araba defalarca takla atıp şarampole yuvarlandı.

 Bu anı tekrar yaşamak canımı yakıyordu. Ailemin kaybına ben sebep olmuştum. Meğer acıya katlanamayıp hissettiğim suçluluk duygusu ile anılarımı bastırmışım. Aynada kendime baktığında mavi gözlerimin etrafındaki kırışıklıkların biraz daha arttığını fark ettim. On beş yıl olmuştu. Ellerimin titremesini önleyemiyordum, sonunda ellerimi kucağımda birleştirdim. Hakan gaza bastıkça kanım çekiliyor gibi oluyordu.

 Bir saat sonra hastane koridorunda ameliyathanenin önünde bekliyorduk. Sandalyeye kendimi zor atmıştım. Hakan çaresiz halde volta atıyordu. Bir personel bana yaklaşıp konuşunca dikkatimi zar zor ona verebildim. Ellerimi işaret etti. “Siz de yaralanmışsınız. Muayene odasına alalım sizi, isminiz neydi?”

  “Hamit Çelik.”

 Ellerimi bir yere sürmemeye çalışarak yerimden kalktım ve personelin gösterdiği odaya geçtim. Duvarlar bembeyazdı, içerisi rahatsız edici derecede aydınlıktı. Cama bakınca yağmurun durmuş olduğunu fark ettim. Üşüyordum, çökmüştüm ve kendimi doğrultacak gücüm yoktu. Zamanı geri alma imkanım olmadığına göre buna katlanmak zorundaydım. Nasıl unutabilmiştim olanları? Hiçbir şey olmamış gibi nasıl amaçsız, gamsız yaşayabilmiştim? Şu an oltaya takılmış bir balık gibiydim, hala suda olan ama hızla yukarıya çekildiği için hiçbir umudu kalmamış... O an sol yanıma şiddetli bir ağrı girince kalbimden yakalandığımı anladım. Nefes almakta zorlanıyordum, göğüs kafesim daralmış gibiydi. Sesimi duyurmaya çalışırken yere kapaklandım. Kalkmak için uğraşırken birinin odaya girip bana doğru koştuğunu gördüm. “Kalp krizi geçiriyor, doktor beyi çağırın hemen!” Kısa süre sonra sesler uzaklaştı, her şey karardı.

4 Temmuz 2022 Pazartesi

Solmayan Ümit (Kitap Tanıtım)

 


 Blog arkadaşlarımızdan Sevgili Sibel'in kitabını oldukça merak ediyordum. Kendisi hem sevdiğimiz biri olduğu hem de yazılarının kalitesini bildiğim için kitabını okuma fırsatı bulduğuma sevindim. İçinizden bazılarının kitabı okuduğunu biliyorum ama ben de bir şeyler karalamak istiyorum. :)

 Kitap çeşitli hikayelerden oluşuyor. Dram, zorlu koşullar, hayat mücadelesi, hayal kırıklıkları gibi konuların yanında güldüren ve güldürürken düşündüren öyküler de vardı. Sibel'in kelimeleri kullanmaktaki gücüne ve insanın içine işleyen anlatımına hayran kaldım. Hikayeleri genel olarak ders verici nitelikte. Bazılarının sonu biraz klasik gelse de şaşırdıklarım da oldu. Karakterleri başarıyla yansıttığını düşünüyorum. Kitapta en sevdiğim öyküler Dilek Kutusu, Solmayan Ümit ve Kırık Ayna oldu. Hatta bunlar roman olsa da karakterleri daha uzun uzun okusam ne güzel olurdu diye geçirdim içimden. :))


Altını çizdiklerim:

 "Mehmet sunturlu bir tokat yemiş gibiydi. Şaşkınlığını ve üzüntüsünü yatıştırdıktan sonra kendini topladı ve yere düşüp kırılan kristal bardakların parçalarını toplamak istercesine etrafa saçılan kelime kırıklarını nasıl toparlayacağını düşünmeye başladı."


 "İnsan kendi sorunları ile meşgulken en büyük derdin kendisinde olduğuna dair büyük bir yanılgıya kapılabiliyormuş, yüzdeki acı sadece doğuştan gelerek olmuyormuş, gam ve keder de yüzde kocaman görünmez bir lekeye dönüşebiliyormuş, bazı insanlar yaşamaya devam ederken bazıları da ölmeye devam ediyormuş meğer."


 "Cümle kümecikleri içinden, ayıklanıp atılabilse sert ifadeler, yumuşak ve nazik olanlara daha fazla yer açılsa. Kelime kırıkları toplansa yerden, tek bir harf bile zayi olmasa, hiçbir can yanmasa."


 Sibel'in bloguna buradan ulaşabilirsiniz. Kendisine hayatta başarılar diliyor, sevgilerimi yolluyorum. 😊😊🌺💐🌷


26 Haziran 2022 Pazar

BCP Haziran - Drizzt Efsanesi 4. Kitap-Kristal Parçası

 Blogları Canlandırma Projesinde bu ayın teması Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi ya da fantastik. Fantastiği çok seven biri olarak bu ay çok şey izlemek istesem de fırsat bulamadım, o yüzden sadece Drizzt serisinden bir kitap okuyabildim. Önümüzdeki ay pek aktif olamayabilirim, son ayı iyi değerlendirmeliyim, az kaldı sınava. 

 


"Başka birinin ölümüne, drowların çoğunluğu gibi sadece bir eğlence gözüyle bakmıyordu. Buna bir ad veremiyordu çünkü drow lisanında böyle bir şeyi tanımlayan hiçbir söze rastlamamıştı. Ama Drizzt'in sonradan tanıştığı yüzey sakinleri buna "vicdan" diyordu."


 Drizzt Efsanesi'nin dördüncü kitabı Kristal Parçası ilk üç kitaptan biraz daha farklı. İlk üç kitapta daha çok Drizzt'e ve onun iç dünyasına odaklanılmıştı. Drizzt yaşadığı karanlık yeraltını terk etmiş, yüzeye çıkmış ve çeşitli sorunlarla mücadele etmişti. Bu kitapta On Kasaba halkının yaşadığı buzlarla kaplı diyarı kendine yurt edinen Drizzt ve dostlarının maceralarına yer verilmiş.

 Asırlar öncesinde yapılmış büyülü bir antika olan kristal parçası, varoluş düzlemlerine fırlatılır ve dünyaya düşen parça karlı vadide sessizce beklemeye koyulur. O, avını uzun yıllar bekleyecek kadar sabırlıdır. Günün birinde bir çırak, Akar Kessell, kendisine güç teklif edildiği için ustasına suikast düzenler. Ancak işler beklediği gibi gitmez, kendisini ölüme terk edilmiş bir halde bulur ve hayattan umudunu kestiği sırada karlar altında yatan kristal parçasının çekimine kapılır. Akar Kessell bu sayede büyük bir güç elde eder. Artık tek istediği kendini küçük görenlere inat pek çok ırkı kontrolü altına alıp savaş başlatmaktır. Tabi kristal de büyük ölçüde onun düşüncelerini idare etmektedir.

 Bu süreçte yaklaşan büyük tehlike karşısında On Kasaba halkının birbirine kenetlenmesine ve düşmana karşı koymasına şahit oluyoruz. Ekonomik koşullar nedeniyle arada sırada rekabet yaşayan halklar sonunda tüm anlaşmazlıkları geride bırakıp bir olmak zorunda kalırlar. 

 Savaş stratejilerini, çaresizlik anında karakterlerin en küçük umut kıvılcımına tutunmasını, her seferinde dört ayak üstüne düşmeyi başaranları ilgiyle okudum. Zayıf karakterli birinin eline sınırsız denebilecek bir güç geçtiğinde nasıl da ruhsuz bir caniye dönüşebileceğini gördük. Doyumsuz bir galibiyet hırsı Kessell'in gözünü kör ediyor adeta. Fazla özgüvenli oluşu beraberinde küçük açıklar meydana getiriyor ve o, bu açıkların birleşip kendisine karşı çığa dönüşmesine engel olamıyor.

 Macera kitap boyunca devam ediyor. Bu kez çok fazla karakter olduğu için Drizzt, önceki kitaplara göre biraz daha geri planda kalmış gibi. O yüzden ilk üç kitabı daha çok sevmiştim. Yine de kitapta Drizzt'in dostlarına olan bağlılığı, gerektiğinde karşısındaki insana sert dersler vermesi ve doğru olduğuna inandığı şeyden vazgeçmemesi gibi özellikleri üzerinde durulmasını sevdim. Drizzt dışında da pek çok sağlam karakter vardı ve üstlerine düşeni fazlasıyla yerine getirmişlerdi. Onları tanımak da güzeldi. Kitabın sonunda Drizzt ve dostları yeni bir maceraya çıkıyor. Sonraki kitabı okuduğumda bu maceranın detaylarını anlatırım artık. :) 

 

14 Haziran 2022 Salı

Mushishi Zoku Shou (Anime Tanıtım)




"Bu dünyanın tamamı senin ait olduğun yer."

"Demek dağlara bile dönemedin."


 Mushishi'nin ikinci sezonunu izledim. Daha önce ilk sezon için tanıtım yazısı yazmıştım. Mushiler ilkel yaşam formlarıdır ve dünyada serbestçe dolaşmaktadır. Mushishiler de bir bakıma mushi uzmanları, onları araştırıp, onların sebep olduğu sorunları gidermeye çalışıyorlar.

 Bu sezon ilk sezon kadar ürpertici ve merak uyandırıcı değildi. Yine de Ginko karakterini daha yakından tanıdığımız ve harika doğa manzaralarını bol bol gördüğümüz için sevdim. İlk sezonda genelde garip olaylar yaşanıyor ve Ginko sonradan dahil oluyordu, bu sezonda ise daha çok Ginko'nun etrafında olup bitenleri görüyoruz. Ginko'yu daha bir sevdim çünkü insani yanını ve endişelerini daha iyi görebildik. "Burada kötü şeyler olacak, dikkat edin," tarzında hep felaket tellallığı yapsa da soğukkanlılığını kaybetmeden, insanların kendisine inanmamasına aldırmadan yine de yardım için elinden geleni yapan biri. Aslında o kadar değişik biri ki bazen mushileri insanlardan fazla sevdiğini düşündüğüm anlar oldu. :) Her şeyi bir bakışta anlama yeteneği ona bilgelik katmış, yaşına göre çok olgun, düşündüğünü söylemekten de çekinmez. Yukarıda yazdığım sözü de beni çok etkilemişti. "Demek dağlara bile dönemedin." İnsanları yargılamaya çalışmaz ama doğru bildiğini de hep söyler. Soğukkanlı oluşunu, düşünce yapısını, değişmeyen kararlılığını çok seviyorum. Sadece kendi olmaya çalışan, çok doğal biri. Zor bir çocukluk geçirmiş belli, buna rağmen gayet sade ve sakin bir hayat yaşıyor. Malesef bir yere bağlı kalmadan yaşamak zorunda. Onun ait olduğu yer dünyanın tamamı. Ne harika söylemiş ona bunu diyen karakter. :)

 Bölümler yine farklı karakterler ve hikayeler üzerinden ilerliyor. Sevdiğim bölümler: tutulmadan sonra gölgede kalan güneş, avcının ava dönüşmesi, ıslık çalmanın getirdiği yıkım, suya derinden bağlı çocuk, yıldırımı üzerine çeken sevgisiz büyümüş çocuk, üzerine ölümün kokusu bulaşan adam. Ve bir bölümde kendine göz diken kızdan Ginko'nun apar topar kaçışı ise gülmeme sebep olmuştu. 😆

 Anime neredeyse her bölümde ders verici nitelikte. İnsanların yalnızlığı, hırsları, öfkesi, bencilliği gibi konular başarıyla ele alınmış. (Gifler: tumgir.com)









 Animenin insanı dinginleştiren yapısını seviyorum. Konular yavaş ama vurucu şekilde işleniyor. Müzikleri zaten çok güzel, en sevdiğim müziğini de koyayım. :)




 Böyle güzel bir anime niye az tanınıyor onu bile bilmiyorum. Fragman da yok. İkinci sezon görüntülerinden oluşan video paylaşım bari. Müzik pek uymamış ama görsel olarak iyi. :)
  


10 Haziran 2022 Cuma

Kitap Alışverişim 3



 Birkaç gün önce Kitapyurdu'nda indirim günleri vardı ve kargo bedavaydı. Almayı düşündüğüm ve beklettiğim kitaplar olduğundan sipariş verdim. Aslında diğer sitelere göre pek de indirimli sayılmaz ama kargo ücretinin olmaması iyiydi. 

 İlkay sayesinde haberim olan yazar Natsume Sōseki'den bir kitap okumak istiyordum ama Amazon'da kitapları daha pahalı olunca geçenki siparişimde sepete eklememiştim. Yazarın esas almak istediğim kitabı Cam Kapının Ardı'nı Kitapyurdu'nda bulamayınca ben de Gönül'ü aldım. Yazar, Japon edebiyatının sevilen bir ismi olduğu için merak ediyorum kitabı, umarım severim. :)

 Geçenlerde Eren, İthaki'nin karanlık kitaplık serisinden bahsetmişti. Kitaplar zaten ince, uygun fiyatlı da olunca iki kitap aldım. Sarı Duvar Kağıdı'nı Merve özellikle önerdi, diğerini de yazarın dilini çok merak ettiğim için aldım. Korku öykülerini severim, bu yüzden kitapları Blogları Canlandırma Projesi'nin birkaç ay sonraki gotik teması için seçtim. :) 

3 Haziran 2022 Cuma

Zorkan'ın İlkeleri (Kelime Oyunu 79)

 Bir süredir kelime oyununa katılamamıştım. Kısa da olsa bir şeyler yazmak istedim. Zorkan'ın romanda yazdığımdan önceki bir dönemine yer verdim bu kez. Bu haftanın kelimeleri: gemi, toprak, nefes, kral, hücre



 Sabaha karşı şiddetlenen tipiyle birlikte buz kaplı toprakların üzerine kalın bir kar tabakası daha serildi. Şehir her zamanki gibi sessizliğe bürünmüştü. Dışarıdan bakınca evlerde herhangi birinin yaşadığına dair belirti yoktu. Ancak gün doğumundan sonra hayat başlardı burada. Kar yılın her ayında adeta krallığını ilan ediyor, hakimiyetini sürüyordu. Sert doğa koşullarına insanlar uyum sağlamayı öğrenmişti. 

 Taş sarayda gözcüler hariç kimse ayakta değildi. Kolay kolay Dazzap’a bir düşman sızamazdı, dışarıdan gelip de kimse böyle bir ülkede yaşamak istemezdi zaten. Soğuk hava nefes kesiciydi.

  Sert yatağında düşlere dalmış olan Lider Zorkan bir zaman sonra kan ter içinde uyandı. Pencereyi aralayıp buz gibi ayazın kendisine saldırmasına izin verdi. Uzaklara dalmıştı, pek bir şey hissetmiyordu. Rüyasında kanlı, karanlık bir savaşın içinde kalmıştı. Öfke doluydu ve geri adım atmaya niyeti yoktu. Aldığı darbeler öyle acı doluydu ki bu önceki hiçbir dövüşüne benzemiyordu. Rüya olmasına rağmen bedeni acı karşısında kasılmıştı.

 Lider, bir süre rüyanın etkisinden çıkamadı. Gerçek gibiydi, belki de haberci bir rüyaydı. Günün birinde o anın geleceğini düşündü. “Ne olursa olsun o an geldiğinde hazır olacağım. Çıktığım yolda tereddüt etmem, sonuna kadar giderim, ölümle sonuçlanacak dahi olsa.” Yüzüne vuran kar taneleri ona halkını anımsatıyordu. Dazzap’ta yaşam hiç kolay değildi ve çocuklar bile mücadele içinde büyürdü. Zorkan'ın halkı ve kurtları için yapmayacağı şey yoktu. Ailesinin gözünde her ne kadar acımasız, kinci biri olarak kalsa da onu Zorkan yapan bu özellikleriydi. 

 Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kara haber saraya ulaştı. Yakınlarda bir köy tamamen çığ altında kalmıştı. Zorkan hiç düşünmeden savaşçılarıyla yola koyuldu. Kurdun üzerinde olabildiğince hızlı ilerlerken endişeliydi. Çığ felaketi başlarına gelebilecek en kötü şeydi ve tüm önlemlere rağmen her yıl kayıplar veriyorlardı. 

 Tipi durmuşsa da bir metrenin üstünde yağan karda ilerlemek güçtü. Kurtlar sessizce mücadeleyi sürdürüyordu. Çığ düşme riskinin olduğu anlarda asla ulumazlardı, iyi eğitimlilerdi. Zorkan daha bir ay önce ziyaret ettiği köyün yerinde bembeyaz örtüyü görünce içi sızladı. Verdiği emirle savaşçılar ve kurtlar dört bir yana dağıldı ve kurtarma çalışmalarına başladı. Kendisi de koşarak can pazarının yaşandığı yere daldı. Kazma ve küreklerle karı temizliyor, yıkılan evlere ulaşmaya çalışıyordu. Yıkılan taş duvara ulaştığında hızla taşları kenara çekmeye başladı. Buradan herhangi birinin sağ çıkması mümkün görünmüyordu. Yine de can havliyle çalışmaya devam etti. Bir süre sonra hareketsiz halde yan yana duran bir kadın ve çocuğa rastladı. Üzüntü içinde ikisini sıkıştığı yerden çıkardı ve kucağındaki çocuğu karlar içine yatırırken lider masmavi gözlerinden akan yaşlara hakim olamadı. Çocuğun minik bedeni üzerine ölümün soğuk beyazlığı çökmüştü. Çok ölüm görse de bu ayrı etkilemişti Zorkan’ı, hele de o sabah gördüğü rüyanın ardından.

 O gün saatler geçmek bilmedi, pek çok cenaze çıktı. Kurtulanlar ızdırabını bile sessiz yaşıyor, haykırarak dışarı vuramıyordu. Yeni bir çığın inmesinden korkuyorlardı. Yaralılardan biri kendine geldiğinde liderle görüşmek istedi. Haberi alan Zorkan henüz tedavisi süren adamın yanına gitti. Adam güçlükle konuştu. “Liderim, bu sıradan bir felaket değildi. Olaydan hemen önce ıslık sesi duydum, o kadar kuvvetliydi ki anında çığ başladı. O sırada herkes uyurken ben dışarıdaydım. Olanları görünce insanları uyarmaya çalıştım fakat yapabileceğim pek bir şey yoktu.”

 “Anlıyorum, zorlama kendini. Sen elinden geleni yaptın, verdiğin bu bilgi çok önemliydi. Ne olursa olsun bulacağım o kişiyi.”

 Savaşçılarını topladığında liderin gök mavisi gözleri öfkeyle yanıp tutuşuyordu. Masum insanlara bunu kim yaptıysa affetmeyecekti. “Onu bulun çabuk, cezasını kendi ellerimle vereceğim!” 

 En iyi iz sürücüler sayesinde günler süren bir takip başladı. İyice sabırsızlanan lider sonunda arayışa katıldı. Chitan, liderin sağ kolu, yanına gelip son durumu aktardı. “Efendim, aradığımız kaçağın hep bir adım gerisinde kalıyoruz. Bunu nasıl başarıyor bilmiyorum ama sürekli izini kaybettirmeyi başarıyor ve kaçıyor. Sanki doğaüstü bir güce sahip.”

 “Onu bulmadan bize rahat yok Chitan. Neye sahip olursa olsun yaşattıklarının bedelini ödeyecek. Gerekirse tüm ülkeyi karış karış arayacağız.” 

 “Haklısınız Efendim, muhakkak elimize geçecek. Kaçış güzergahı karışık olsa da deniz üzerinden gemiyle karşı kıtalara geçmeyi deneyebilir. Bu yüzden tüm çıkış noktalarına adamlarımızı yerleştirdim.”

 O sırada savaşçılardan birinin getirdiği haberle Zorkan kurduna atladı. Yön değiştiren avı yakalamak için önden gidecekti. Kurt ileri atılınca lider onun parlak, gür tüylerini kavradı. “Daha hızlı dostum! Yetişmeliyiz ona.” Kurt itaat ederek olanca hırçınlığı ile koşmaya başladı. Nefes kesici ayaza rağmen ikisi de avına odaklanmıştı. Dakikalar birbirini kovalarken Zorkan'ın içindeki ateş giderek büyüyordu. Günlerdir unutamadığı o manzaraların bedelini ödetecekti. Vadiyi kısa yoldan aşıp düzlüğe çıktıklarında atlı bir yabancıyla karşılaştılar. Ağaçların arasındaki kapüşonlu adam atını bağlamış, bir taşın üstünde oturuyordu.

 Zorkan kılıcını çıkarıp kurdun üstünden atladı. Kaçan biri yerine burada rahatça oturan bu adama rastlamak onu şaşırtmıştı. Aradığı adam gerçekten bu muydu? Ani kararla ona doğru koşup kılıcını doğrulttu. “Çığa sebep olan sen miydin söyle?”

 Yabancı, kafasını kaldırınca kapüşonu geriye düştü, gri saçları açığa çıktı. “Lider Zorkan, ben de seni bekliyordum, canını almak için.” Adamın sinir bozucu gülümsemesine saldırarak karşılık verdi lider. Oturan yabancı da anında kılıcını çekti ve dövüş başladı. Kurt hiddetli şekilde hırladı, tam saldırıya geçiş pozisyonu almıştı ki Zorkan sol eliyle durmasını işaret etti. Diğer eliyle olanca kuvvetiyle kılıcı indiriyordu. Hamlelerinin bir kısmı boşa çıkınca sabrı taştı. “Neden yaptın bunu?” diye gürledi.

 İki eliyle tuttuğu kılıcını savurdu adam. Zorkan’ın gücü karşısında tek elle dövüşmekte zorlanıyordu. “Sen on yıl önce babamı öldürdün! Kanyullu define avcısını hatırladın mı? Sana esas acıyı yaşatmaya geldim.”

 Liderin sert bakışlarında en küçük bir yumuşama olmadı. Saldırıyı sürdürürken konuştu. “Senin baban define avcılığı dışında bir de para için organ çalıyordu.”

 “Kes! Yalanlarına ihtiyacım yok.”

 “Baban buydu işte! Dazzap'ta bile kaç kişiyi öldürdü haberin var mı? Merhametsize merhamet edilmez. Teslim ol!”

 “Beni de öldürmen için mi teslim olayım, hiç sanmıyorum. Baba babadır, ölümünü asla kabullenemem. Yıllarca ben de çok acı çektim. Sen her şeyi mahvettin!”

 “Acı çektiğini söylediğin durumu sen başkalarına reva görmüşsen sadece nefretinin esiri olmuşsun demektir. Bir dön bak yaptıklarına, orada tam doksan beş kişinin ölümüne sebep oldun!”

 Yabancının elleri titriyordu, gözleri kızarmıştı. Delicesine bağırdı. “Yeter, sus! Seni öldürebilmem ve canını yakmam için birilerini yem etmem gerekiyordu.” 

 “Yem ha? Senin için söylemesi bu kadar kolay demek?” Zorkan yaşadığı ani öfke ile kılıcını indirdi. Ancak kulaklarına giren keskin bir ağrı yüzünden hedefini ıskaladı ve taşa çarpan kılıç ikiye bölündü. Bir çırpıda geriye sıçrayan rakibi tereddüt içinde ona doğru yürüdü.

 Liderin beyninde bir uğultu vardı sanki, görüşü bile bulanıklaşmaya başlamıştı. Kulaklarından kan sızınca dengesini kaybedip düştü. Sancısı dayanılmaz boyuttaydı. Yabancı, tamamen haklı olduğuna kendi inandırdı ve son vuruşu indirmeye hazırlanırken kurt üzerine atladı. 

  Kurt pençelerini ve dişlerini geçirmeye başladığında adam çığlıklar atıp kurdun elinden kurtulmaya çalıştı. Sancı birden kesilince Zorkan telaşla kalkıp kurdu durdurdu. “Sakin ol, geri çekil!” Liderin baskın ses tonu karşısında kurt kanlı pençelerini kara sürdü ve gergin şekilde uzaklaştı. Sırtındaki tüyler iyice kabarmıştı, ağzından kan damlıyordu. 

 Yabancı boynundan ve göğsünden derin yaralar almıştı. Zorkan sıkıntı içinde başını iki yana salladı, daha önce kurt izni dışında böyle bir şeye kalkışmamıştı. Adamın yarasına bastırdı ama durumu iyi görünmüyordu. Öteden atların ayak seslerini işitince hemen bağırdı. “Buradayız! Çabuk olun! Hemen saraya dönmeliyiz.”

  Savaşçılar, yaralıyı dikkatle taşıdılar ve hep birlikte saraya doğru yola çıktılar. Lider, adamın tedavisinin yapılmasını ve iyileştiğinde hücreye atılmasını emretti. Bu süreçte düşünmesi için çok vakti oldu. Gergin halde volta atıp duruyor, burnundan soluyordu. O adam affedilmeyecek bir suç işlemişti. Onun sözleri yüzünden zayıflık gösterirse hayatını kaybetmiş insanlara ihanet etmiş olurdu. Sert kuralları sayesinde ülkede güvenliği sağlayabiliyordu yoksa kuş uçmaz kervan geçmez bu yerlerde suçun, zulmün önünü alamazdı. 

 Bir süre sonra adamın aldığı yaralar yüzünden öldüğü haberi geldi. Zorkan seçim yapmaktan kurtulmuşsa da içi içini yemeye devam ediyordu. Adamın tedavi edildiği revire gitti. Lider yanlız kalmak istediğini belirtince sağlık ekibi oradan ayrıldı. Masadaki adamın boynundaki derin diş izleri göze çarpıyordu. Dökülen kanlar masanın ayaklarından aşağıya süzülüyordu. 

 Pencereye dönüp dışarıdaki karlı dağlara baktı lider. Yerli ya da yabancı bazı çevrelerce zalim lider olarak anıldığını biliyordu, asla abisi ve babası yumuşak başlı olamamıştı. Hayat siyah ya da beyazlardan oluşurdu onun için. Öfkeyle yumruklarını sıktı. “Ben ezilmişler için ezmeyi, vicdansızlara karşılık acımasızlığı, masumları korumak için kalbimi taşlaştırmayı seçtim. Zafiyet göstermek suça kapı aralamak olur. Ölümün bir kurdun elinden oldu. Gerçekten bir anlığına sana acıyacak gibi oldum ta ki sen o insanların yem olduğunu söyleyip hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeyene dek. Kararlılığımın kırılmasına bir daha asla izin vermeyeceğim.” Zorkan beyaz örtüyü adamın üstüne çekip kuvvetli adımlarla odadan ayrıldı. 


31 Mayıs 2022 Salı

Sultan Ve Bahçıvan (Hikaye)

 

 Merhabalar, bu öykümü blog arkadaşlarımızdan Entlovin'in blogunda yayınlamıştım ama kendisi blogu temelli kaldırdı sanırım. O yüzden burada paylaşmak istedim, hem daha önce görmemiş olanlar da okuyabilir. :) 



 Kıtlığa yenik düşen şehir uzun süredir kara bulutlarla kaplıydı. Yağmur yağdı yağacak derken günlerdir tek bir damla bile düşmemişti. Bulutlar görevini unutmuş gibiydi. Dört bir yandan yağmur duasına çıkıldı, suya muhtaç dillerden dualar yükseldi. 

 Ülkede böylesi bir kıtlık daha önce yaşanmadığı için insanlar adeta hazırlıksız yakalanmıştı. Bir çoğu doğduğu topraklardan göç etmek zorunda kaldı. Onlardan biri de ihtiyar bir bahçıvandı. Yaşadığı yeri terk edip omzunda heybeyle yollara düştü. Cüzi bir ücret karşılığında anlaştığı at arabacı onu iki günlük yürüme mesafesindeki şehre bıraktı. Bundan sonra yolları ayrılacağı için bahçıvan yaya olarak devam etmek zorundaydı, at arabası uzaklaşırken öylece izledi. Eski dostunu bulabilme umudu ile buralara kadar gelmişti. Belinin ağrısı onu zorlasa da aldırmadı. Yol boyunca kendisi gibi evini terk etmiş kişilere rastladı. Kimsenin kimseyi görecek hali kalmamıştı.

 İhtiyarın dili damağına yapışmıştı ama son kalan suyunu harcamak istemiyordu. Kuraklık ülkeyi vurduğundan beri mesleğini icra edemiyordu. Kimsenin bir ihtiyara bahçe işleri için ödeme yapmaya niyeti yoktu. Adam hasretle göğe bakıp iç geçirdi. “Günlerdir inat eder de bir damla su bırakmaz şu bulutlar. Düştüğümüz hallere bak. Kimin aklına gelirdi böyle bir çaresizliğe sürükleneceğimiz.” Yıllardır yatılı çalıştığı villadan artık bir bahçıvana ihtiyaçları olmadığı gerekçesiyle atılmıştı. Bu günün bir şekilde geleceğini biliyordu. Emek verdiği çiçekleri hayata küsüp solmuş, şimşirler kurumuş, çimler bitmez olmuştu. Kendini buna hazırlasa da içinin burkulduğunu inkâr edemezdi. Çiçekler ona huzur veriyor, onu hayata bağlıyordu. Yaptığı iş herhangi bir meşgaleden çok daha fazlasıydı onun için. Artık hayatını adayacağı bir şey kalmamıştı.

 Yıllar önce geldiği dostunun evini zor da olsa buldu. Ev hatırladığından çok daha kötü durumdaydı. Ürkek adımlarla bahçe kapısına yaklaştı. Birkaç kedi yiyecek bulma umudu ile çöpleri karıştırıyordu. Küçük, müstakil ev bakımsızlıktan yıkılmak üzereydi. Perdesiz, kırık camlar terk edilmişliği gözler önüne seriyordu. İhtiyar cama yanaşıp içeri baktığında yerde birikmiş tozla kir tabakası ve duvarları saran nemden başka şey göremedi. Burnuna vuran küf kokusuna rağmen öylece kalakaldı.

 Bir zamanlar dostu ile ortak iş yürütüyordu. Kendine yeni bir yol çizmek istediği için onun yanından ayrılmıştı. “Ne zaman istersen dönebilirsin. Kapım daima sana açık,” demişti dostu.

 “Birine mi baktınız amca?”

 “Kızım, ben Mehmet' e baktım ama ev boş. Nereye gittiğini biliyor musun?”

 “Amca o iflas edince ailesini de alarak gitti. Yıllar oldu bir daha kimse görmedi onları.”

 “Anlıyorum.” Adam yaşadığı hayal kırıklığının üstüne başka şey diyemedi. Mehmet' in çevresi genişti, kendisine bir iş bulabileceğini düşünmüştü. Gerçi son zamanlarda hızla zayıflayıp güçten düştüğü için iş bulma umudu da pek yoktu. Kim bilir bir daha karşılaşacaklar mıydı? Bahçıvan düşünmekten harap olmuş halde dermansız ayaklarının götürdüğü yere savruldu. 

 Yürüyecek hali kalmayınca etrafa bakındı. Bir ağacın dibindeki taşa oturdu, sırtını ağaca verdi.  Bez çantasından bir parça kuru somun çıkarıp yemeye başladı. Lokmalar boğazından zorlukla geçerken gözyaşları yüzündeki kırışıklık boyunca aktı. Masmavi gözleri gökyüzünden bir parça taşıyor gibiydi. Uzun zamandır çiçek manzarasına doyan bu gözler şimdi ışıltısını kaybetmişti. Kalan suyu kana kana içti. Çatlamış dudakları sızlıyordu. O sırada su sesi işitir gibi olunca dikkat kesildi. Doğru duyduğundan emin değildi ama güçlükle doğruldu, sesin geldiği yöne doğru ilerledi. Bir dereyle karşılaşacağını umup sevinmişti. Böylece elini, yüzünü iyice yıkayıp kendine gelebilirdi.

 İhtiyar su özlemiyle bir süre yürüdükten sonra tam karşıda eski bir saray belirince şaşırıp kaldı. Buraya kadar gelebildiğine inanamıyordu. Yüzyıllar öncesine ait bu saray uzun süre önce kaderine terk edilmişti. Adam merakını yenemeyerek ardına kadar açık, demir parmaklıklı bahçe kapısından içeriye girdi. Kuru ağaçlar boynunu bükmüş, toprak çatlamış, taş yol paramparçaydı. Yapının bir kısmı çökmüştü. Adam yavaşça yere eğilip kuru toprağı avuçlarının arasına aldı. Toprağın o kendine has kokusu bile gitmişti. Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade ile avucundakileri havaya savurdu. Kafasını kaldırıp saraya döndü ve mırıldandı. “Ben ki kimsesiz ve bir aşa muhtacım. Sen herkesi korkudan titreten,  sefa içinde yaşayan koca sultan, halin nicedir şimdi?”

 Bahçıvan bunları söyledikten sonra yavaş yavaş kapıya ilerledi. Takatsiz bedeniyle hafifçe ittiğinde bile kapı gürültüyle yere düştü. Ortalığı toz duman sarınca ihtiyarı öksürük tuttu. Sarmal merdiveni aşıp yukarı çıktı. Duvarları örümcek ağı sarmıştı. Pencereye yaklaşıp kirden rengi griye dönen perdeleri araladı. İçeri sızan gün ışığı sayesinde etrafı daha net görmeye başladı. Altın ve gümüş ipliklerle dokunmuş yerdeki halı pek çok yerinden sökülmüştü. Duvarlardaki çıkıntılara kandiller yerleştirilmişti. 

 Geniş sütunları geçerek göz alıcı tahta doğru ilerledi. Altın varaklı, kadife minderli tahtı görünce bahçıvanın ferini kaybetmiş gözlerinde ilk kez bir ışıltı belirdi. Toz içindeki mindere oturdu, tahta kuruldu. Gevşediğini hissedince uzun süre kalkamadı yerinden. Sultan olduğunun hayali gerçekmişçesine esir aldı onu. Hizmetkârlar karşısına dikilmiş, ağzından çıkacak en küçük bir emri yerine getirmek için hazırdı. Hazineler elinin altındaydı. Hiçbir yerde göremeyeceği kadar çeşitli, leziz yiyeceklerle donatılmış masa onu bekliyordu. Sarayı saran ışıltı başını döndürdü ve gözleri ağır ağır kapandı.

 Sultan kan ter içinde uyandı. Gördüğü rüya onu sarsmıştı. Sarayın yıllar içerisinde harap olmuş hali, ülkedeki kıtlık, kendisinin fakir ve yaşlı bir bahçıvan oluşu... Tüm bunlara bir anlam veremiyordu. Gördüklerinin geleceğe dair bir uyarı olduğu konusunda endişeliydi. Zevcesi telaşlı halde yanına geldi, iyi olup olmadığını sordu. 

 “Bir kâbus gördüm, iyiyim şimdi. Telaşlanmanı gerektirecek bir şey yok.” 

 “Hayırlara çıksın İnşallah.”

 Sultan gülümsedi, eşi sayesinde biraz olsun rahatlamıştı. Odaya yayılan misk kokusu eşliğinde yatağından yavaşça kalktı, önceden hazırlanmış kıyafetleri giydi. Tahtına geçtiğinde her zamankinden farklı hisler içerisindeydi. Birkaç gün sonra önemli bir sefere çıkacaklardı. Onunla meşgul olması gerekirken şimdi zihnindeki görüntüleri atamıyordu. Belki de sefer için uygun bir vakit değildi, bunu hocasına danışması gerekecekti. Önünde dikilmiş mali raporları sunan yardımcısını doğru düzgün dinlemiyordu bile. Durumun farkına varan adam sesini alçalttı. “Efendim iyi misiniz?”

 Sultan endişe içindeki yardımcısını süzdü. Adam ellerini önünde kavuşturmuş, başını hafifçe eğmişti. 

 “Şimdi söyleyeceklerim seni şaşırtabilir ama ilginç bir rüya gördüm. Bana hemen bir rüya tabircisi bulun.”

 “Emredersiniz efendim. Hemen ilgileneceğim bununla.”

 Bekleyişi sırasında sultan peşinden kimsenin gelmemesini isteyerek avluya çıktı. Gökyüzü olabildiğince parlaktı. Kuş cıvıltıları baharın gelişini müjdeliyordu. Bahçe doğanın bir parçasıydı ve sultanın içini huzurla kaplıyordu. Bereketli bir dönem yaşanıyor, çiftçilerin yüzü gülüyordu. İnsanlar hayatlarından memnundu. Sultan ellerini açarak sahip olduklarına şükretti. O sırada bir bahçıvanın şimşir ağaçlarını düzenlediğini gördü. Tüm dikkatini işine vermişti. Sultan yanına vardığında genç telaşla ayağa kalktı. “Bir emriniz mi var sultanım?”

 “Hayır, bir ricam var senden. Bana fidan dikmeyi öğretir misin? Öğrenirsem belki cılız bir fidanın büyüyüp serpilerek güçlü bir ağaca dönüşündeki yolculuğu kavrayabilirim. Belki yüreğim bir nebze olsun genişler.”

 Gencin kafası karışmıştı. “Pe-peki efendim, siz nasıl buyurursanız,” diyebildi sadece. 

 Bahçıvan tekrar işine döndüğünde sultan çiçekleri izliyordu. Neydi yaşam denen süreçteki değişimin sırrı? Ömür iniş çıkışlarla doluydu. Güçlü bir irade için bir ağaç gibi budanmak lazımdı. Sultan bu düşüncelere dalmış halde bulunduğu makamı, kendini sorguladı. Baki olan yoktu dünyada. Konulduğu altın kafes onu kısıtlayan zincirlere dönüşmüştü. Yüreğinde özgürlük için çırpınan bir serçe vardı sanki. Yürüdüğü yolda hep geriye baktığını fark etmişti. Çünkü ayaklarının onu doğru istikamete yönlendirdiğinden emin değildi. Adalet ve güç için mücadele ederken ezip geçtiği bazı şeyler aklına düştü. Bir sultan olduğu için yanlışını bile kolayca söyleyebilen biri yoktu etrafında. Belki tüm bunları bahane ederek içini rahatlatmaya çalışıyordu. İçindeki sıkıntıyı nasıl durduracağını bilmiyordu.

 Rüya tabircisi saraya vardığında vakit kaybetmeden sultanın huzuruna çıkarıldı. Adamın saçlarına aklar düşmüşse de yüzündeki kırışıklık yok denecek kadar azdı. Gözleri ise önemli sırlar saklıyormuş gibi buğulu bakıyordu. Kısaca kendini tanıttıktan sonra “efendim rüyanızı dinlemek için hazırım,” dedi. Sesi sakin ve bir o kadar da güven vericiydi. 

 Sultan tüm gördüklerini detaylarıyla anlattı. Rüya tabircisi dinlerken gözlerini kısıp düşüncelere daldı. Şu ana kadar edindiği bilgiler ışığında söyleyeceklerini kafasında toparlamaya çalıştı. 

 “Şimdi bana tüm bunların ne anlama geldiğini  söyleyebilir misin? Korkarım ki çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya kalacağım.”

 “Efendim, elimden geldiğince isabetli yorumlamaya çalışacağım, kusurum olursa affola. Rüya sizin de tahmin ettiğiniz üzere bir uyarı niteliğinde. Doğru yoldan ayrılmadığınız müddetçe kısmetiniz ve talihiniz bol olacak. Dünya nimetleri bu şehirden eksilmeyecek ancak gücünüzü, zenginliğinizi yanlış kullanmaya başlarsanız önce kıtlık vuracak bu diyarı, o çok sevdiniz çiçekler solacak, zamanla yaşam sarayınızdan çekilecek, geriye ibretlik bir harabe kalacak, isminiz zihinlerden silinecek. Bahçıvan olmanız ise büyük sorumluluk yüklendiğiniz takdirde hayırlara vesile olacağınızı ve önemli işler başaracağınızı anlatıyor. Kısaca söylemem gerekirse kaderinizi seçimleriniz belirleyecek. Söyleyeceklerim bu kadar efendim.”

 Sultan teşekkür ettikten sonra rüya tabircisinin evine bırakılmasını emretti. Ardından saraya durgun bir hava çöktü. Sultan endişeden kurtulamıyordu, geleceğe dair kaygılar yüreğini sarmıştı. Ya yolunu kaybederse, başaramazsa ne olacaktı? Kıtlıkla mı sınanacaktı ülke? Sorumluluğu büyüktü; hem de çıkarın, hırsın her yerde bu denli kol gezdiği bir dönemde. Korkuyordu kendine ihanet edecek birilerinin yolunu şaşırtmasından. Yükselirken adımını attığı basamaklara ne kadar güvenebilirdi?

 Bahçıvan zorlukla doğruldu, her yanı tutulmuştu. Gördüğü uzun rüyanın ardından sersemlemiş haldeydi. Tahta kurulup hayallere dalarken rüyasında bir sultan olup böyle sıkıntı çekeceği aklına gelmezdi. Şu ana kadar kendini, yaptıklarını, geçmişini hiç sorgulamamıştı. Değişim için hiçbir çaba göstermemişti. Şimdi niye bu kadar gergin olduğunu merak ediyordu. Evlatlarına, eşine sırtını dönüp hayatının merkezine işini koymuştu. Etrafındakilere acımasızca değer biçmiş, bir çiçeğin daha fazla sevgiyi hak ettiğine kendini inandırmıştı. Uzlaşmacı biri olamamıştı hiç. Deniz feneri misali ailesine ışık tutmak, onları toparlamak yerine karamsarlığa kapılıp her birini bir yere savurmuştu. Şimdi onların ne yaptığını, nerede olduğunu bilmiyordu. Tüm bunları düşünmek için geç kalmıştı. Kendisinin ne kadar değersiz,  kolay pes eden biri olduğunu yeni yeni idrak ediyordu. İçinde kendisine karşı bir öfke belirdi. “Meğer ben sadece şimdi değil başından beri zayıfmışım.”

 Gençken her şeye koşan, tüm zorluklara göğüs gerebilen biriydi. Kasabanın övgü kaynağıydı. Yürümesinin dahi zorlaşacağı bu günleri göreceğini ummazdı. Elden ayaktan düşmesinin yaşlanmaktan çok gönül yorgunluğu olduğundan bihaberdi. Tahtta uyuyakaldığı için kendi kendine söylendi. Saçma sapan heveslere kapılırsa tabi ki böyle anlamsız rüyalar görürdü. Yavaşça ayaklandı Geride bıraktığı insanlar ve harcadığı yıllar kalbini parçalıyordu. Aniden dizlerinin bağı çözüldü ve yere kapaklandı.

 Sabaha karşı kopan bir gök gürültüsü sultanı uyandırdı. Sultan eşini uyandırmamak için sessizce kalktı. Pencereye yürüdü, perdeyi aralayıp gökyüzüne baktı. Ara ara çakan şimşek göz bebeklerinden yansıyordu. En karanlık geceyi dahi aydınlatan bir şimşek vardı. Öncekinin devamı niteliğinde gördüğü rüya sultanı huzursuz etmişti. O kadar güçsüz düşeceğini, her şeyden elini eteğini çekebileceğini tahayyül edemezdi. Dahası sondaki vicdan azabı içine işlemişti. “Hayır, hayır, o ben olamam,” diye başını salladı. Gök gürledi, mavi gözleri aydınlandı bir kez daha. Ardından bastıran sağanak şehri yıkadı. Sultanın ruhu bir parça da olsa huzur buldu. Ne zaman yağmur yağsa dertlerinin de akıp gittiğini hissederdi. Bir süre çok sevdiği yârini izledi. Onun bu günlere gelmesinde çok desteği olmuştu. Pes etmeyen bir kardelen gibi hep elinden tutup doğrulmasına yardım ederdi. Gecenin gündüze dönüşünü haber eden sabah ezanını dinledi usulca. Abdest alıp namaza durdu. Secdeye vardığında kafasındaki kara bulutlar dağıldı. 

 Öğle vakti olunca sarayda kılıç talimi başladı. Her zaman savaşa hazırlıklı olmak, körelmemek lazımdı. Zırhını kuşanan sultan karşısına üç kişinin geçmesini istedi. Muhafızlar itiraz edecek oldu ama onları dinlemedi. “Bugün, dövüşüm kendimle olacak. Sınırlarımı görmem lazım, tüm gücünüzle saldırın.” Sultanın kararlılığı katı bakışlarından hissediliyordu. Sanki orada olmayan bir şeyi görüyor, hissediyor gibiydi. Muhafızlar olanca kuvvetiyle saldırıya geçti zira çekingenlik gösterirlerse sultanın öfkeleneceğini iyi biliyorlardı.

 Kılıçlar havada çarpışıyor, sesler duvarlar arasında yankılanıyordu. Karşılaşmayı izleyenler nefeslerini tutmuştu. Herkes neden sultanın kendini bu kadar zorladığını düşünüyordu. Sultan bacağına inecek darbeyi son anda önleyip uyguladığı kuvvetle rakibini püskürttü. Gözünden kaçmayan hamleleri rahatlıkla durdurabiliyordu. Hızlı ve güçlüydü. Şakaklarında ter birikirken kendi etrafında dönerek kılıcını savurdu ve muhafızın kılıcı elinden fırladı. Sultan nefes nefese kalsa da bir an bile duraklamadı. Hayat da zaten duraklamaya gelmezdi. Ömrü boyunca çok çalıştığını hatırlıyordu. Geriye iki kişi kalmıştı. Dikkatini iyice yoğunlaştırdığı sırada bir kılıç darbesiyle zırhı boydan boya çizildi. Alnını silip gülümsedi sultan. Zırh çoğu şeyden korurdu insanı, peki kalbini ne koruyacaktı?

 Seyircilerden hayret nidaları yükselirken sultan diğer iki kişiyi de silahsız bırakmayı başardı. Karşılaşma sona ermişti. Çok yorulan sultan durup birkaç saniye soluklandı. Hizmetkârlardan biri hemen su getirdi. Sultan soğuk suyu içtikten sonra üzerindeki ağırlıktan bir an önce kurtulmak için zırhını çıkardı. O anda kalbinde keskin bir acı hissetti. Ne olduğunu anlayamayarak tökezledi. Canı o kadar yanıyordu ki düşünemiyordu bile. Yere doğru yığılırken az önce dövüştüğü muhafızlardan biri onu tutup yavaşça yere bıraktı. Sultan o anda fark etti kalbindeki oku. Diplerine kadar sızabilen hain kimdi? Kıyafeti kanla yıkanırken sultan sonunun geldiğini düşündü. Saray alarm durumuna geçti, muhafızlar hemen saldırganın peşine düştü. Herkes şok içindeydi.

 Başındakiler dövünürken sultan öksürmeye başladı. Artık kurtuluşu yoktu biliyordu, konuşacak dermanı da yoktu. Gözleri kim bilir neler anlatıyordu ama o kargaşada anlayabilen olmadı. Eşi telaşla yanına koşup elini sıktığında gülümseyerek onun gözlerine baktı. Sultanın öyle bir bakışı vardı ki ‘öte tarafta görüşürüz’ der gibiydi. Ölüme kendini teslim ederken bir dua mırıldanarak gözlerini kapadı.

 Nefesi kesilen bahçıvan bir anda uyandı. Düşünce bilincini kaybetmişti. Kalkacak gücü kendinde bularak yavaşça doğruldu. Gördüğü rüyanın etkisiyle dışarıya doğru yürüdü. Şimdi istenmeyen bir anı gibi saray tarafından dışlandığını hissediyordu. Omuzları çökmüş, ruhunu huzursuzluk kaplamıştı. Az önce gerçekten öldüğünü sanmıştı. Elini hafifçe sızlayan kalbine götürdü. Saraya girdiğinden beri bir çekime kapılıp, garip rüyalar görmüştü. Hem de rüyasındaki hali de şu anki halini görmüştü. İhtiyarın kafası allak bullak oldu. Tüm bunlar ne anlama geliyordu? Belki de aklı kendisine bir oyun oynuyordu. Bu tekinsiz, garip yerden uzaklaşmak için can atıyordu. Sonunda avluyu aşıp kendini dışarı attığında rahat bir nefes aldı. Bir kenara oturup az önce düştüğü için ağrıyan bacağını ovdu. Kaşı da açılmıştı, mendiliyle yüzündeki kanı sildi. Kendi kendine konuştu. “Demek hiç bir şey göründüğü gibi değil. Sultan olsan da nereden saldıracağını bilmediğin bir düşmanın hep pusuda beklemektedir. Ben rüyamda sefa içinde yaşayan değil taşıdığı sorumluluğu ağır olan birini gördüm. Hayat herkese farklı pencereden bakmayı öğretir. Hata ettim, üzgünüm.” 

 Bir damla düştü yanağına. Ağladığını sandı ama rahmet yağıyordu. Kısa sürede hızlanan yağmur sağanağa dönüştü. Su içinde kalan ihtiyar canlandığını hissetti. Yere çöküp ağlayarak alnını toprağa değdirdi.

 O sırada yoldan geçen bir at arabası durdu. Bahçıvanın haline acıyan adam bir testi uzattı. “Ne oldu size böyle? Buyurun için.” Bahçıvan kana kana su içince içinin yangını biraz dindi. “Sizi bu ıssız yerde bırakamam. Güvenli bir yer bulana kadar size eşlik edeyim. Lütfen benimle gelin, acıkmışsınızdır da.” Bahçıvan yabancıya teşekkür etti ve birlikte yola koyuldular.

 Ansızın başlayan yağmur günlerce, haftalarca devam etti. Başını sokacak yer ve bir iş bulan bahçıvan kararlı halde pencereden göğü izliyordu. Hayat yeniden başlıyordu ve ona ayak uydurmak için hazırdı. Önce ailesinden bir iz bulmaya çalışacaktı.


SON

29 Mayıs 2022 Pazar

Başka Zaman Kütüphaneleri (Kitap Tanıtım)

 


 Sırp yazar Zoran Zivkoviç'in kaleme aldığı kitap 2003 Dünya Fantezi Ödüllüdür. Kitapta birbirinden ilginç altı öykü yer alıyor. Akıcı ve sade bir dille yazılmış öyküler eğlenceli ve dikkat çekiciydi. Okurken insan başıma bunlar gelse ne yapardım diye düşünüyor.

 İnternet kütüphanesinde henüz yazmadığın kitapların listesine denk gelmek, posta kutunu her açtığında içinde bir kitap bulmak, gece kütüphanesinde içinde her anının yer aldığı kendi hayat hikayene rastlamak vs. İçlerinde en çok Sanal Kütüphane ve Gece Kütüphanesi'ni sevdim. Genel olarak öyküler yarım kalmışlık hissi veriyordu ama böylesi daha iyi olmuş bence, çünkü gizem devam ediyor izlenimi veriyordu. Yazar, gerisini okurun hayal gücüne bırakmak istemiş olabilir. :) Öyküler kısa olduğu için detaylı anlatmıyorum. Her öyküden bir alıntı paylaşacağım. 


 Sanal Kütüphane

"Değerli Beyefendi,

Ne zaman öleceğiniz konusunda maalesef size herhangi bir tarih veremeyeceğiz. Geleceği tahmin edebilmek basit bir iş değildir. Şimdilik dokuz ihtimalin her biri bir diğeriyle denktir. Hangisinin gerçek olacağına talih karar verecektir..."


Ev Kütüphanesi 

Kitaplara ne kadar çok yer verirseniz verin, asla yetinmezler. Önce, duvarları işgal ederler. Ardından adım attıkları her yeri kaplamaya başlarlar.


Gece Kütüphanesi

Her şey, savcılık iddianameleri gibi soğuk gerçeklerle önümde yazılı duruyordu. Sadece başkalarından değil, kendimden bile sakladığım her sır yazılıydı burada. Kendimi umarsız ve çırılçıplak hissettim: İşlediği suçlar ansızın kamuoyuna açıklanan, gaddarlaşmış bir sabıkalı gibiydim.


Cehennem Kütüphanesi 

"Yaşamının son yirmi sekiz yılında iki kitabı okumaya başlamışsın. Birincisini dördüncü sayfadan sonra bırakmışsın. İkincisinde de ilk paragrafın ötesine gidememişsin."

"İlgimi çekmemişti," dedim, pişmanlık dolu bir sesle.

"Öyle mi? Peki başka şeyler çekti mi ilgini?"

"Kitap okumamanın büyük bir günah olabileceğini hiç düşünmemiştim."

"Değil. Ancak yine de eğer olsaydı, dünya yaşamak için çok daha iyi bir yer olurdu..."


En Küçük Kütüphane 

Yana yakıla şimdi ne yapacağımı düşünmeye başladım. Kitap açık kaldığı süre boyunca varlığını sürdürebilen bir eseri nasıl uzun ömürlü kılabilirdim?


 Soylu Kütüphane

O güne kadar bir kitaptan kurtulmak gibi bir zorlukla hiç karşılaşmamıştım. O güne dek, beni yoran şey kitapları edinmek olmuştu; zaman içinde o konuda da ustalaşmıştım.


16 Mayıs 2022 Pazartesi

Jujutsu Kaisen 0: The Movie (Sinemada İzledim)

 


 Nereden başlasam anlatmaya bilemiyorum. Tek kelimeyle BAYILDIM... 

 Sinemaya gitmeyeli o kadar oldu ki en son hangi filme gittiğimi bile hatırlamıyorum. Geçen Film Gündemi sevdiğim animenin filminin çıktığını söyleyince çok heyecanlandım ve hemen sinemaya koştum. Buradan kendisine de sesleniyorum: Hemen o filme gitmelisin. 😁😄 Fırsatım olsa tekrar izlemek isterdim. Filme eşimle gittim ve bizden başka kimse yoktu. Bir yandan güzel ama bir yandan bu kadar güzel iş çıkarılmış bir yapımın ilgi görmemesi üzdü. Başka anime filmlerinin gösterime girmesi için animeseverler daha rağbet etmeli. 

 Daha önce ilk sezonunu izlemiştim animenin, temel olarak konu aynı. Orada okulda üst sınıfta olanlar burada 1.sınıftalar. Yani ilk sezondaki birinci sınıf öğrencileri burada yok. Kısaca konuya da değineyim, insanların olumsuz duyguları yüzünden lanetler ortaya çıkıyor. Lanetler yüzünden çok sayıda insan kayıp ya da ölmüş. Kendilerine büyücüler diyen grup da insanları bu lanetlerden korumaya çalışıyor. 

  Filme gelecek olursam Yuta ve Rika çocukken birbirlerine bir söz verirler. Rika bir kaza geçirince Yuta onun laneti ile yaşamaya başlar. Ne zaman Yuta'nın başı derde girse Rika ortaya çıkıp dehşet saçmaktadır. Durumun farkına varan Gojo onu Jujutsu Koleji'ne götürüp, eğitim almasını sağlar. Böylece Yuta lanetin etkisinden kurtulabilecektir.

 Öncelikle çizimlere ve dövüş sahnelerine bayıldım. O geçişler, o renk değişimleri nedir, gözümü bir an olsun perdeden ayıramadım. Müziklerle de gerçekten çarpıcı hale getirmişler. Korku ve şiddet unsuru nedeniyle 16 yaş sınırı koysalar da ben heyecanla izledim. Yuta karakteri çok iyi işlenmişti, hatta ilk sezondaki karakterleri solladı geçti bence. Yuta'yı çok sevdim, anime boyunca mimikleriyle olsun, ses tonuyla olsun tüm duygularını bana geçirdi diyebilirim. Çaresizliğin getirdiği ızdırabı, kayıpların yol açtığı saf öfkeyi hissedebildim. Tabi Gojo'nun hakkını yemeyim, yine onun karizması ve gözlerine düştüm. 😅🤭

(gif:tenor.com)

 Önceki tanıtım yazımda Toge'yi anlatmamıştım. Sesle ilgili gücü olduğu için fazla konuşmaması gereken biri. Başkalarına zarar vermemek için birkaç kelimeden başka laf etmez. Onda da balık isimleri falan sayıyor ki aslında kızgın mı neşeli mi sadece ses tonundan anlıyor etrafındakiler. Buna rağmen çok canayakın bulduğum bir karakterdir, bahsetmeden geçmek istemedim. :)

(gif:tenor.com)


 Dram, romantizm, gerilim, aksiyon, komedi her şey yerli yerindeydi. Yuta ve Rika'nın aşkı beni etkiledi. Öyle cıvık ya da yapmacık bir ilişki değildi. Çocukluk aşklarının talihsiz durumlar neticesinde geldiği son beni hüzünlendirdi. Bu film, dizisinden daha etkileyici geldi bana o yüzden. Onu izlememiş kişiler endişe duymasın, temel kısımlar anlatılıyor, yabancılık çekmezsiniz. Dizide yer alan neredeyse tüm karakterleri gördük. Orada uzun uzun anlatılan dövüş tekniklerine pek değinilmedi burada, vakit de yoktu zaten. İzlerseniz anlarsınız ne demek istediğimi. :) 

 Yazımın sonlarına geliyorum artık. Aşağıya fragmanı da bırakayım ama anime fragmanın çok ötesinde. Beklediğimden çok daha iyi buldum, tabi beyaz perdede izlemenin de etkisi oluyor ama gerçekten iyiydi. :)) Tüm animeseverlere ve aksiyon sevenlere tavsiye ederim. Puanım 10/10. 

 


11 Mayıs 2022 Çarşamba

Mutluluk

 30 mutlu gün etkinliğine katılmadım ama sonra ben de imrendim, genel olarak bir şeyler karalayım dedim. :)

 İsmimden mi kaynaklı artık bilmiyorum duyguları anında değişen, bir inip bir çıkan biriyim. Beni mutlu eden çok şey olduğu gibi çok şey de mutsuz eder, bir ayarım yok yani. :)

(gifer.com)

 Baharın ve sıcakların gelmesi ile dışarıda top oynayan çocukların seslerini işitmek bana hep iyi hissettiriyor. Çocukken dışarı çıkıp oynamayı severdim, erkek kardeşe sahip olunca haliyle çok top da oynardım. Hala o sesleri işitince içimdeki çocuk sanki hadi kalk, dışarı çık diye fısıldıyor.

 Kaç yaşında olursam olayım biri bana çikolata ve çiçek verirse neşeleniyorum. Bizimkiler bu huyumu bildiği için markete gittiklerinde bana çikolata getirir. 🍫

 Aklıma aniden ilginç bir öykü konusu gelirse hemen heyecanlanır yazıya dökmeye başlarım. Sanki dünyanın en iyi şeyini yazıyor gibi anında gaza geliyorum, işimi gücümü bırakıyorum. 😅

(wifflegif.com)

 Anime izlerken o dünyadan koptuğum, kendimi hayal aleminde bulduğum anlar yok mu bayılıyorum. Değişik hislerin etkisi altına giriyorum hemen, enerjiyle doluyorum. :) 

(tenor.com)

 Blogda olmayı çok seviyorum. Burası benim renkli, küçük dünyam gibi. İstediğim gibi yaşıyorum. Pek çok kişi de tanıdım, güzel paylaşımları takip ediyorum her gün. Buradan kopmak zor. :) 

 Klasik olacak ama bir de sevdiklerimle vakit geçirmek, onların sağlıklı, huzurlu ve mutlu olduklarını bilmek çok güzel. İyi ki hayatımdalar. :) Daha fazla uzatmadan burada keseyim. Mutluluklar dilerim herkese. 😊

Kitap Alışverişim

  Ne zamandır kitap sipariş etmemiştim. Birden esince şu kitapları aldım. Üsttekiler Fırtınaışığı Arşivi Serisinin devam kitapları. İlk kita...