26 Nisan 2024 Cuma

Drizzt Efsanesi 13. Kitap (Kılıçlar Denizi)

 


 Drizzt Serisi'nin elimdeki son kitabını okudum. Bu bölümde yine bir yolculuğu okuyoruz. Drizzt ve diğerleri yakın dostları için bir korsanın peşine düşerler. Dostlarına ulaşmanın yolu o korsanı bulmaktan geçiyordur çünkü onun elinde dostlarına ait kuvvetli bir silah vardır.

 Bir kara elfin ve ünlü bir denizcinin gemisiyle peşinde olduğunu öğrenen kadın korsan ise sert çarpışma için hazırlıklara başlar. Kolay kolay yenilmeye niyeti yoktur.

 Son iki kitap bende öncekiler gibi heyecan uyandırmadı. Ben daha çok Drizzt'in iç dünyasına tanıklık etmeyi, onun zamanla şekillenen düşüncelerini okumayı sevmiştim. Aynı zamanda kiralık katil ile aralarındaki gerilimi ve defalarca yüzleşmelerini etkileyici bulmuştum. Seri ilerledikçe Drizzt sanki yan karaktermiş gibi geri plana itildi. Açıkçası diğer karakterler beni pek sarmadı. Hikaye uzasın diye çok da gerekli olmayan olay ve kişilere yer verilmiş gibi geldi bana. Bu da seriyi okurken duyduğum eski heyecanı bırakmadı.

 Drizzt daha çok arada bir dövüşen ve dostlarıyla hareket eden biri haline geldi. Sorunlar büyük ölçüde çözülüp de Drizzt'in içindeki karmaşa azalınca eski derinliğini hissedemedim. Serinin devamını sanırım almayacağım. Kiralık katil Entreri ile alakalı Kiralık Kılıçlar serisi var, alabilirsem o kitapları okumayı istiyorum. Çünkü Entreri olumlu anlamda gelişme göstermeye başlamıştı. :) Alıntılarla veda edeyim.


Muhtemel -ve sadece muhtemel- bir geleceğin yasını tutarken şimdiki zamanın akıp geçmişe karışmasına izin vermekle ne büyük aptallık etmişim.


"Öyleyse artık benim olmayan bir oğuldan onun olmayan bir kız çocuğu torunum var,"


Mutluluğa giden yol, kendine güvenme ve kendi değerini bilme duygusuyla, dünyayı daha iyi bir yer haline getirme veya güçlüklere rağmen inançlarımız için mücadele etme hissiyatıyla inşa edilmiştir.


Hayır, bana yolları ve tehlikeleri verin, doğru olanı yapma yolunda belli bir amaçla ilerleme umudunu verin, bana başarıya ulaşma hissini verin. Ancak öyle mutlu olabilirim.


16 Nisan 2024 Salı

Kış Bahçesi (Kitap)

  



 Bir süredir okuma konusunda yavaşım, Ramazan ve bayram derken günler çabuk geçmiş. Yazardan okuduğum ilk kitaptı bu, oldukça sevdim ben. :)

  Aziz kendi halinde, yalnız yaşayan ve bir süredir bir şey yazamayan bir yazar. Geçimini zor sağladığı bir dönemde gizemli bir telefon alır ve verilen adrese gider. Bir iş teklifi alır ama buna anlam veremez, bir genç kızı takip edip, gün içinde yaptığı şeyleri rapor etmesi istenir ondan. Başta karşı çıksa da kabul eder, kız gezer o gezer, notlar alır. Günler geçtikçe Aziz yaptıklarında bir anlam bulamaz ve işi bırakmaya karar verir. 

 Harun ise hayatın içinde oradan oraya savrulan biri. Ailesini terk etmiş, eski okul arkadaşlarının izini sürüyor. Umutsuzca onları ararken aslında bir amaca tutunabilmenin kendisine sarılıyor. Ailesiyle, geçmişiyle, kendisiyle bile barışık biri değil. Bir adım atsa da bazen devamını getiremiyor, yılmış sanki. 

 Aziz karakteri bana doğal ve samimi geldi. Detaylara çok takılması, kafasının içinde dönen düşünceler ve hayaller, düşündüklerini çoğunlukla bir süzgeçten geçirip de kendini daha yalın ifade etmesi bana biraz kendimi anımsattı. Karakterin kendine has bir duruşu var, okurken ondaki farklılığı hissedebiliyoruz. Biraz da belirsiz bir karakter olduğu için sonraki kararını, hamlesini merak ettim hep.

  Yazarın üslubunu çok beğendim. Cümlelerinin insanın içine dokunan bir yanı var. Kitap boyunca farklı bir tat aldım. Aziz ve Derya'nın sohbetleri çok ilgimi çekti. Birbirinden çok farklı iki insanın bir noktada kesişen yolları ve birbirlerinin hayatlarına olan etkilerini ilgiyle okudum. Özellikle Aziz'in yoğun iç dünyasının bu şekilde ön planda tutulmasını sevdim. Sayfalar ilerledikçe konunun nereye bağlanacağını merak ettim, beklenmedik ve etkileyici bir sonla karşılaştım. Artık yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum. :)


Kendimden sakladığım rahatsızlığım kendim tarafından fark edildi, sanırım dün gece, sanırım bu sebeple keyifsizim bugün, sanırım anlatmayacağım hemen.


Vakit önemli, artık tamamen kendisine ait de olsa, önemli. İnsan kendisine ait olana mı daha hoyrat davranır yoksa.


Yorgunluktan halının üzerine yığılmak üzereyken, saat sabaha doğruyu gösterirken ve gözlerim kızarmış, içim tıka basa yeni kelimeler üretemeyen bir kalbin kısırlığı ve üretme ihtimalinin umuduyla doluyken, seviyordum kendimi, katıksız, güvenle, merhametle.


Bazı insanların kalbi çatlaklarla doludur. Yaşananların pek önemi yoktur, o çatlakların kapanması için olması gerekenler olmadığı müddetçe, yaşanan her şey o çatlakları büyütür.


5 Nisan 2024 Cuma

Rüya Günlükleri 3 (Hikaye)

 


 Not: Serinin öncekilerden bağımsız 3. öyküsü. Mushishi animesindeki ışık nehrinden ilham alarak yazdım. Görsel de animeden bir sahne.


 (Eray, makinist, 37 yaşında) 


 Gün batmak üzereyken sıradaki istasyona yaklaştım. Bu şehre her geldiğimde tedirgin hissediyordum. Nedenini anlamasam da kötü bir şey olacağı hissi içimden çıkmıyordu ve buradan ayrılınca rahat bir nefes alabiliyordum.

 Gün sonunda yorgun halde eve döndüğümde çocukların uyumuş olduğunu gördüm. Eşim Hande ise sofranın başında bekliyordu, geç kalmama rağmen gülümsedi. Hemen yemeğe geçtik, ardından o meyve getirene kadar uzandığım kanepede uyuyakaldım.

 Gece karanlığında, rayların üstünde son sürat giderken telaşa kapılmış haldeydim. Beni huzursuz eden o istasyona hızla yaklaşıyordum ve treni hiçbir şekilde yavaşlatamıyordum. Koca trende yapayalnız olduğumu fark edince tedirginliğim daha da arttı, kimseyle iletişime de geçemiyordum, cihazlar çalışmıyordu. Soldaki tepe de geride kaldığına göre birkaç dakika içinde istasyona varacaktım.

 İyice elim ayağıma dolaşmıştı ki istasyona varmamla trenin aniden durması bir oldu. Hızımı alamayınca yere düşüp yuvarlandım. Telaşla dışarı çıktım ama ortalarda kimse görünmüyordu, terk edilmiş bir yere düşmüş gibiydim. Gecenin karanlığında uzaklardan vuran bir ışık huzmesi dikkatimi çekti. O yöne gitme konusunda dayanılmaz bir istek duydum. Merakım ağır basmıştı, istasyonu aşıp köşeyi döndüğümde bir ışık nehri ile karşılaştım. Nerede başladığı ve bittiği anlaşılmayan nehre büyülenmiş gibi baktım. Bu, dünyaya ait bir manzara olamazdı. Işık demetleri gözlerimi alıyordu ama başka yöne bakarsam nehri gözden kaybedebilirdim. İşte bunu göze alamıyordum.

 Birden uyandım, nerede olduğumu algılamaya çalıştım. Gözlerimde hafif sızı vardı, güneşe çok baktıktan sonra etrafı bir süre düzgün göremeyiz ya aynı şeyi yaşadım. Birkaç saniye gözlerimin ortama alışmasını bekledim. Hande de o sırada meyve tabakları ile çıkageldi. “Ne o, uyudun mu yoksa? Gözlerin de kızarmış, uykusuz kalmamaya dikkat et,” dedi.

 Gördüğüm rüya o kadar sıra dışıydı ki aklıma kazanmıştı. Bir yandan elma yerken telefonu elime aldım, hemen günlük uygulamasını açıp rüyayı detaylarıyla yazdım. Hande’ye rüyamdan bahsedince yorgun olduğum için öyle karmaşık şeyler görmüş olabileceğimi söyledi. Belki de haklıydı.

 Ertesi gün son sefere çıktığımda, o garip istasyona yaklaşmak bu kez beni germedi. Aksine içimde bir kıpırtı başladı, ışık nehri aklımdan çıkmıyordu. Dans edercesine kıvrılarak akan ışık demetleri ruhumu aydınlatıyor gibiydi. Sonra basit bir rüyanın bende böyle bir etki yapmasını yadırgadım. İstasyona yaklaştığımıza dair anons yapıldı ve yolcular her zamanki gibi inmek üzere hazırlanmaya başladılar.

 Treni durdurduğumda yolcularla birlikte inmemek için kendimi zor tutuyordum. Gidip bir baksam ne kaybederdim. İçimdeki sesi bastıramıyordum, dışarı çıkmak üzereydim ki yardımcı makinist nereye gittiğimi sordu. Bir yanıt vermeden geri döndüm, sorgularcasına yüzüme bakmayı sürdürdü. O an kararımı verdim, en azından izin günümde gelip burada rahatça dolaşabilirdim.

 O gece evde bizimkilerle bir süre vakit geçirdim. Çocuklar bugün oldukça hareketli ve neşeliydi. Sonunda onları yatağa yatırdığımızda esnemeye başladım. “Geç olmuş, hadi biz de yatalım,” dedi Hande.

 “Yarın izinliyim ama istersen birlikte film izleyelim. Ne zamandır diyordun.”

 Hande gülümseyip bana sarıldı. “Olsun, başka zaman izleriz. Yorgun görünüyorsun, çocuklar da rahat durmadı bugün.” Gerçekten de öyleydi, başımı yastığa koyar koymaz gözlerim ağırlaşmaya başladı.

 Işık nehrinin çok daha yakınındaydım. Nehrin derinliğini anlamak güçtü. Işıltı adeta başımı döndürüyordu, dünyanın geri kalanı silinip gitmiş gibiydi. Bakmaya doyamadığım manzarayı sadece gözlerimle değil adeta tüm duyularımla algılıyordum. Nehrin sesi yumuşacıktı, tamamen gevşemiştim, dünyevi dertler benden uzaklaşmıştı. Nehre daha da yaklaştım, ışığa dokunmak istiyordum. Belki yanardım ama buna değerdi. Bir dokunsam kopmaz bir bağla nehre bağlanacakmışım gibi geliyordu. Yavaşça ışıltılara dokundum, bir ferahlık kapladı içimi. Başımı eğip suya soktum, her yer bembeyazdı, sonra yavaşça başımı kaldırdığımda her şeyin karanlığa görüldüğünü fark ettim. Işık nehrine maruz kalmanın gözleri yiyip bitirdiği bilgisi zihnime aktı.

 Bağırarak uyandığımda gerçekten göremediğimi fark ettim. Her yer zifiri karanlıktı. Eşimin kalkıp telaşla ışığı yaktığını işittim ancak gözlerimdeki sancı devam ediyordu ve en ufak bir ışık dahi göremiyordum. “Eray gözlerin!” diye haykırdı Hande. “Gözlerin tamamen beyazlaşmış."


26 Mart 2024 Salı

Monte Cristo Kontu II (Kitap)

 


 Bu ikinci kitabı daha severek okudum. Belki de ilk kitapta giriş kısmı ve karakter tanıtımları uzun sürdüğü için biraz sıkılmıştım.

 Monte Cristo Kontu hedefine adım adım ulaşırken herkesin hayatına iyi ya da kötü dokunmaya devam ediyor. Tabii dillere destan zenginliği ve gizemli kişiliğiyle de insanlar arasında sıkça adından söz ettirmeyi sürdürüyor. Nereye gitse gözler onun üzerinde ve o soğukkanlılıkla insanların hayatına müdahale etmeyi sürdürüyor. Tesadüf gibi görünen çok şeyin arkasında o var.

 Savcı Villefort'un hanesinde gün geçtikçe kötü olaylar yaşanmaktadır. Savcı geçmişinden bir düşmanın varlığından şüphelense de kanıtı olmadığı için çaresiz kalmaktadır. Başına gelen musibetleri atlatmanın yollarını arar. Öte yandan sosyetenin ileri gelenlerinden Morcerf kontunun başı da geçmişi yüzünden derde girer. Kontun oğlu Albert babasını felakete sürükleyenin kim olduğunu öğrenmek için can atar. 

 Evlilikte ve sosyal hayatta servet en önemli konu olarak görüldüğü için insanların paradan başka şey düşünmemesi beni baydı biraz. Sürekli para mevzusu dönüyor. Kültürden kaynaklı olacak her şey gurur meselesi yapılıyor, düellolara fazla anlam yükleniyor. 

 Monte Cristo Kontunun intikam almak uğruna adım adım ilerleyişi nereye kadar sürecek bunu merak etmiştim. Düşündüğüm gibi sonlarda biraz bocalıyor ve farklı hislere bürünüyor. 

 Kitabı genel olarak sevdim. Sürükleyici ve merak uyandırıcıydı. Kont her ne kadar intikam alıyor olsa da onun geçmişiyle doğrudan bağlantısı olmayan kişilerin de bundan nasibini almış olması üzücüydü. Gerçi yine bir çoğu paragöz ve açgözlü olmanın kurbanı oldu. Kont zaman içinde, sahip olduğu güç ve ünün kölesi haline gelmiş gibiydi, bu yüzden kendini fazla kibirli bulduğumu da belirtmeliyim. Kendini yaratıcının elçisi olarak görecek boyutta körü körüne intikamına tutunmuştu. En ilgimi çeken Franz karakterinin kitapta bu kadar az yer alması ise kötüydü. 


 Ölü gibi solan Kont'un yüreğine hücum eden kan, ardından boğazına doğru yükseldi ve yanaklarına yayıldı ve gözleri kamaşmış gibi birkaç saniye boyunca etrafına kararsızlıkla baktı. 

 Belki de yüreğim başkalarından daha zayıf olduğu için onlardan daha çok acı çektim, hepsi bu.

 Düşünceler ölmez efendim, bazen uykuya dalarlar ama uyumadan öncekinden daha güçlü bir şekilde uyanırlar.

 Ahlâki yaraların gizlenseler de asla kapanmamak gibi bir özellikleri vardır; dokunulduklarında ağrımaya, kanamaya hazırdırlar; yürekte canlı ve açık beklerler.

 Sevinç, uzun süre acı çeken yüreklerde güneşten kavrulmuş toprağın üzerine düşen çiy gibi bir etki yaratır; yürek de toprak da üzerine damlayan bu iyiliksever yağmuru içine çekse de bunu hiç belli etmez.


18 Mart 2024 Pazartesi

Rüya Günlükleri 2 (Hikaye)

 


 Seriye öncekinden bağımsız 2. öykü ile devam ediyorum. Keyifli okumalar. 😊


(Masal, pastacı, 32 yaşında)


 Son günlerde çok yoğunum, siparişleri yetiştirmek için elimden geleni yapıyorum. Belki stres altında olduğum için dün gece tuhaf bir rüya gördüm. Şu an bunu günlüğüme yazma konusunda bile kararsızım. Sonunda yazmaya başladım.

 İşler içinden çıkılmaz bir hal almış, çıraklardan biri işi ansızın bırakmıştı. İki gün sonra yapılacak görkemli düğünün hazırlıkları fazla mesai gerektiriyordu. Elim ayağıma dolanmışken patronun gelip esip gürleyeceğini sanıyordum. Oysa o yeni bir pastacı çırağıyla çıkıp geldi. Bu kadar kısa sürede nasıl yeni bir eleman bulduğunu sorgulayacak durumda değildim. Adının Altuğ olduğunu öğrendiğim kişi pek genç sayılmazdı, konuşkan birine de benzemiyordu. Ancak koyu renk gözleriyle insanın içini okuyabiliyor gibiydi. Doğrudan o gözlere bakamadım, yapılacak işleri sıraladığımda onaylarcasına başını eğip çalışmaya başladı. Diğer çırak da bana yardım ediyordu, yeni elemana pek dikkat ettiği yoktu.

 Çalışırken ilginç şekilde Altuğ’un hareketlerine gözlerim takıldı. Seriydi ve uzun yıllardır bu işi yapıyor gibiydi ama sanki bambaşka bir alemde, yalnız başına çalışıyor gibiydi. Bir şey demeye, işini bölmeye çekindim adeta. Onun yerine her şeyi Sevil’den istedim. 

 “Bunu fırına atar mısın, vakti geldi.”

 Sevil tepsiyi kaptığı gibi arkadaki fırınlara doğru ilerledi. O anda arkamda bir gölge hissedince tereddütle başımı geriye çevirdim ve onla göz göze geldim. Az daha yerimden sıçrayacaktım. Soğuk görünümüne ek olarak yüzüne yapay bir gülümseme kondurunca gözüme gerçekten ürkütücü görünmüştü.

 “İşim bitti, şimdi sizin için ne yapabilirim? Bir süredir sadece ondan yardım istediniz,” dedi Sevil’i göstererek. Nedensiz bir şekilde sinirlendiğini hissettim.

 “Şey, pasta için küçük süslemeler yapabilir misin? Renkli çiçekler harika olurdu.”

 “Peki, yapacağım.” Diğer tezgaha doğru ilerleyip, malzemeleri çıkarmaya başladı. Neden boğazım kurumuş ve bu kadar gerilmiştim? Bakışlarım birkaç saniye ona takılıp kalınca Altuğ'un kendini kaptırıp hızla çalıştığını fark ettim. Mükemmel bir uyum içinde şiir gibi çalışıyordu, hareketlerinde belli bir ritim var gibiydi. Onu izledikçe hayranlığım artıyordu. Parlak siyah saçları bonenin kenarından dışarı taşmıştı. Uzun boylu ve zayıftı. Böyle birinin neden bu işte çalıştığını düşünmeye başlamıştım. Ansızın durup bana döndü. “Ama siz öyle bakıp dururken nasıl konsantre olmamı bekliyorsunuz?” Çarpık bir gülümseme vardı yüzünde. Şaşkınlıkla bir şeyler geveleyip önüme döndüm. Sonra elindeki kabı buzdolabına bırakmak üzere önümden geçerken yavaşça eğildi ve fısıldadı. “Çok mu merak ettiniz neden bu işi yaptığımı?”

 “Ha-hayır,” dedim donup kalarak.

 “Kötü bir yalancısınız, o halde yarın görüşelim.”

 “Ne?” dedim hayret içinde.

 İşte rüya tam burada sonlandı. Yanlış bir şey yapmış da yakalanmış gibi hissediyordum. Adam o kadar gerçekçiydi ki dünden beri huzursuzdum. Ne demişti? “O halde yarın görüşelim.” Bu anlamsız rüyaya fazla kafa yorduğum için kendime kızgındım. Şimdi güzelce uyumaya gidiyorum. Hiçbir şeyin huzurumu bozmasına izin veremem.

 Sabaha karşı sıçrayarak uyandım. Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Hemen kalkıp ışığı yaktım, yalnız olduğumu fark edince rahatladım. Perdeyi aralayıp dışarıyı kontrol ettim, şükür ki anormal bir durum yoktu. “Sadece bir rüya,” diye mırıldandım. Masaya, günlüğün başına oturdum. Belki olanları yazıya dökersem kaygılarımın nasıl da anlamsız olduğunun farkına varabilirdim.

 Gece vaktinde bir restorana doğru yürüyordum. Saatime baktım, vakit daralmıştı. Kızlarla sözleşmiştik, güzel bir yemek yiyecektik. Hafif topuklu ayakkabılar şimdiden ayağımı sıkmaya başlamıştı. Birkaç dakika sonra restorana vardım ve garson beni bir masaya götürdü. Masadaki sırtı dönük kişiye yaklaşırken neden kızlardan biri değil de bir adamın orada oturduğunu sorguluyordum. Garson oturacağım sandalyeyi çekince hayretle masadaki kişiye baktım, Altuğ'du. Soğukça gülümsedi, tabii buna ne kadar gülümseme denebilirse. “Gelmenize sevindim, oturun.”

 İtaat etmezsem kötü bir şey olabileceğini sezip yavaşça oturdum. “Ama ben arkadaşlarımla buluşacaktım,” dedim safça. Bakışları keskinleşti. “Ben olduğumu bilseydiniz gelmezdiniz değil mi?” Sorgulayan bakışları yutkunmama neden oldu. “Dün de dediğim gibi sizle görüşmek istedim.”

 “Ne hakkında konuşacağız?” dedim. Normal davranmaya çalışıyordum.

 “Şu an buradan kaçıp gitme isteğinizi anlıyorum. Fakat beni dinlemenizi istiyorum. Pastacılık aslında benim uzmanlık alanım, ben yıllardır şefim. En seçkin davet ve balolarda benim imzam vardır. Akıllara kazınan en nefis pastalar bana aittir. Daha büyük hedeflerim için kendime uygun çıraklar aramak maksadıyla dolaşıyorum, rüyalarda tabii. Yani yarın gerçekten sizi görmeye geleceğim. Çırağım olur musunuz?” Altuğ’un yüzü gölgelendi, bakışında gizem ve tehdit vardı. Nefesimi tutmuş onu dinlerken ağzımdan çıkacak her söze dikkat etmem gerektiğini hissediyordum. Soğuk terler dökmeye başlamıştım.

 Hazırlanıp telaşla evden çıktım. Bugün geç kalamazdım, patron az önce aramış, önemli bir mesele çıktığını, detayları gelince anlatacağını söylemişti. Aksi gibi trafik sıkıştı, bir süre vakit kaybedince inip koşmaya başladım. Acaba işimden olmama sebep olacak kadar büyük bir sorun mu çıkmıştı? Nefes nefese pastaneye vardım, kapıyı açıp içeri girdiğimde patronun köşedeki masada biriyle sohbet ettiğini gördüm. Patron beni fark edince yanına gitmemi işaret etti. Derin bir nefes alıp yanlarına gittiğimde Altuğ’u gördüm. Bir anda betim benzim attı ve dizlerim beni taşıyamaz oldu. Çevik bir hareketle kalkıp dirseğimden tuttu. “Buyurun oturun, gereksiz yere telaşlandırdık sizi. Önce dinlenin, konuşacaklarımız var.” Yüzündeki kurnaz, kararlı  ifadeye bakarken kendimi sandalyeye bıraktım. Esas kâbus şimdi başlıyor olmalıydı.


9 Mart 2024 Cumartesi

Altıncı Koğuş (Kitap)

 


 Düşündüğümden çabuk bitirdim kitabı, kısa olmasının da etkisi var tabii. Yazarın anlatımını merak ediyordum, sevdim. :)

 Bir kasabada akıl hastalarının yer aldığı Altıncı Koğuş kaderine terk edilmiştir. İnsanlar berbat koşullarda yaşamaya çalışırken tüm bunlara şahit olan Doktor Andrey durumu düzeltmek için bir şey yapmaz. Önceleri sıkı çalışırken zamanla hastaları da umursamaz hale gelir, onlarla doğru düzgün ilgilenmez. Okumayı sevdiği için kitaplarına gömülür, kendini böyle avutur. Kasabada konuşabileceği akıllı kimsenin olmadığından yakınırken Altıncı Koğuştaki İvan Dmitriç ile sohbet etmeye başlar. 

 Aslında eğitimli biri olan İvan icra memuruyken izlendiği sanrısına kapılır. Ona göre bir gün suçlanması, tutuklanması çok muhtemeldir, bu düşünceyi takıntı haline getirdiği için anormal davranışlar sergiler ve kendini Altıncı Koğuş'ta bulur.

 Doktor, İvan'ın diğerlerinden farklı olduğunu anlar, aynı görüşte olmasa bile onun sözlerinden hoşlanır. Sık sık Altıncı Koğuşa gitmeye başladığı ve işlerini aksattığı için zamanla insanlar bunun nedenini merak etmeye başlar.

 Doktorun yaşamadığı şeyler hakkında kolayca yorum yaparken İvan'ın sözleri üzerine hayatında bir şeylerin değişmeye başlaması ilgi çekiciydi. Karakterin bocalaması, düşüşü güzel yansıtılmış. Kitap zaten kısa, bir günde okunabilir. Yazarın üslubunu sevdim, başka kitaplarını da okumak isterim. 

 Dmitriç insanlar hakkında yargıda bulunurken farklı renkleri gözetmeden sadece siyah ve beyaz gibi keskin renkler kullanırdı.

 Her türlü zorbalığın toplum tarafından makul ve yerinde bir gereklilik olarak karşılandığı, beraat kararı gibi her türlü merhamet göstergesinin toplumda tatminsizlik ve intikam duyguları uyandırdığı bir dünyada adaleti düşünmek gülünç değil mi?

 Acıya karşı bağırarak, gözyaşlarımla cevap veririm. Yapılan alçaklıklara öfkeyle, iğrençliklere ise tiksinti duyarak tepki gösteririm. Bana göre bu, hayatın ta kendisidir.

 Acıyı küçümsersiniz, ama parmağınızı kapıya sıkıştırdığınız vakit en yüksek perdeden inlersiniz.


6 Mart 2024 Çarşamba

Shingeki no Kyojin (Attack on Titan) - Anime

 


  Efsane olarak nitelendirebileceğim bir anime. Yıllar önce serinin bir kısmını izlemiştim, şimdi seri tamamlandığı için en baştan başladım. İyi de oldu, unuttuğum ya da dikkat etmediğim pek çok detay varmış. 

 İnsanların soyu devlerin saldırıları sonucu tükenme noktasına geldiğinden beri inşa edilen surlar varlığını sürdüreli yüz yıl geçmişti. İnsanlar güven içinde yaşasa da Eren dış dünyayı merak ediyor, özgürlüğü hissetmek istiyordu. Dahası eğer bir gün bir saldırısı olursa hazırlıksız yakalanacaklarından korkuyordu. Çünkü yüz yılın verdiği rehavet ve rahatlık vardı insanların üzerinde. Kısa süre sonra devlerin aniden saldırması ile Eren'in haklılığını da görmüş olduk. Dış surdaki insanlar katledilirken canını kurtarabilenler iç surlara sığınmaya çalışır ve mülteci konumuna düşer. İnsanların çaresizliği ve yaşadığı dehşet yoğun şekilde hissediliyor.

 Bu karanlık günlerin ardından devleri yok etmeye yemin eden Eren, birlikte büyüdüğü Mikasa ve arkadaşı Armin ile orduya katılır. Eren'in amacı Keşif Birliği'ne katılıp dış dünyaya çıkmak ve insanlığa yararlı olabilmektir. Mikasa içlerinde en yetenekli kişidir, Armin -kendine güveni az ve fiziksel açıdan yetersiz olsa da- zeki ve çözüm odaklıdır. Bu noktada Eren ise kararlığı, azmi ve cesareti ile ön plana çıkıyor. Mikasa, Eren'i ailesi olarak tanımladığı için herkesten çok ona sadıktır ve daima onun ardından gider.

 Keşif Birliği canla başla savaşırken ve sürekli kayıp verirken halkın onları sadece eleştirmesi acımasızcaydı. Özellikle komutan Erwin ve Levi çoğu yükü omuzlamışken bir de diğerlerinin o ikisini duygusuzlukla suçlaması sinir bozucuydu. Onların yerinde başkası olsa bu aşırı stresli görevlerin altından kesinlikle kalkamaz, doğru strateji yapamazdı. Görevler sırasında ikisinin de keskin zekası ve azmine şahit oluyoruz. Özellikle Erwin tam lider, her durumda en doğru sonuca ulaşmayı başarıyor. Levi ise resmen dövüş makinesi, Erwin'e ve kararlarına harfiyen uyar. Keşif Birliği'nin tüm darbelere rağmen tekrar tekrar küllerinden doğması inanılmazdı.

 Anime her ne kadar fantastik olsa da konunun işlenişi ve karakter gelişimleri yönünden distopyaya benziyordu. Başlangıçta her şeyden habersiz olan insanların karşı karşıya olduğu çaresizlik, yaşanan yeni gelişmeler sonrasında aldıkları tavır çok çarpıcıydı. İnsanlar zayıftı, sırlarla ve surlarla örülü dünyada yapabilecekleri kısıtlıydı. En zeki ve yetenekliler bile koşulları pek değiştiremiyordu. İçte de kaos hakimdi, adaletsizlik her yerde olduğu gibi surlar içinde de vardı.

 Devlerle ilgili sırlar uzun yıllardır açığa çıkamamışsa da artık insanlar devler hakkında bir şeyler öğrenmeye başlar. Açığa çıkan sırlar can yakıcıdır. Özgürlüklerinin başlayacağına inandıkları noktaya geldiklerinde artık daha çetin mücadele etmek zorunda kalırlar. Çünkü gerçekler beklenenden çok daha yıkıcıydı.

 İnsanları kaçamayacakları, iğrenç bir kâbusun içine hapsedip onları canları pahasına, vahşice savaşmaya iten zihinler geçmişte olduğu gibi yine onlara şeytan gözüyle bakıyordu. Tarih tekerrür edermiş, acı sonuçlar başka acıları doğururmuş hep. (Spoiler vermeden en kapalı haliyle böyle açıklayabiliyorum finali, yani 4.sezonu.) İnsanlık yüzleşemediği korkuları içlerinde gittikçe daha büyütüp esas kendileri şeytan haline geldi. Bunun bedelini de çok kişi ödedi. Eren'in yaptıkları, yüzyıllardır birikmiş toplum iradesinin dışa vurmuş hali gibiydi. Son sezon beyin yakıyor, her şey o kadar karmaşık ve birbiriyle bağlantılı ki esas suçluyu aramak bu noktadan sonra anlamsız oluyor. Finali izleyince her şey bunun için miydi diye soruyor insan. Pek çok karaktere kızdığım da oldu, saf iyi olan kimse yok açıkçası. Herkes bir yerden sonra yapmaz dediğimiz şeyleri yapabiliyor, çaresizlik ve idealler de en büyük etken tabi. Mutlu sonla biten animelerden değil ama çok çarpıcıydı. Seçimlerimizin kaderimizi nasıl belirlediğini iyi anlatıyor. Muhakkak izlenmesi gereken animelerden biri, etkisinden çıkmak güç. (Gifler: tenor.com)

Eren Yeager


Erwin Komutan

Levi Ackerman

Mikasa Ackerman

Armin






 En ilginç karakter bence Levi'ydi. Ne yapacağını kestirmek güçtü. Kendinden emin tavırları,  gücü ve özgüveni onun kusursuz olduğu izlenimini verirken değişik düşünce yapısı, ani ve sert çıkışları, temizlik konusundaki hassasiyeti onu belirsiz kılıyordu. Hayır, bir insan aynı anda nasıl bu kadar havalı, güçlü, karizmatik, huysuz, ürkütücü, ciddi, saygıdeğer olabilir. 😎🤭 Ufak tefek olmasına rağmen ondaki karizma kimsede yoktu. Bence kalıplı olmaması, ona dövüş konusunda avantaj sağladı. Devlerle savaşırken manevra teçhizatını onun kadar iyi kullanan yoktu.

 Eren'e gelirsem onla ilgili söylenecek çok şey var. Bir Karakter Meselesi serisinde ona yer vereceğim için fazla uzatmayım. Belki de en zor kararları almak zorunda olan kişiydi. Çok çabaladı, direndi, ölümüne savaştı. Eren'in yaydığı karamsarlık içinize işliyor.

 Armin sevimli bir çocuk gibi görünür, aslında her şeyden çabuk da etkilenir ama çoğu kişinin göremediği detayları fark edip çözüm bulur. Duygusal konuşmaları gaza getirir cinsten. Belli yönlerden komutan Erwin'e benzetiyorum onu. Ruhen çökse de bir şekilde umut etmeyi kesmeyenlerden biri. 

 Mikasa, Ackerman soyunun güçlü yanlarını taşıyor. Levi gibi güçlü, gözü kara, zaten Levi de bir Ackerman. İkisini de birbirine benzettiğim çok oldu. Yine de Mikasa, Levi zorba gibi göründüğü için ondan pek haz etmezdi. Eren'e olan bağlılığı olmasa Mikasa bu kadar canını dişine takıp savaşmazdı gibi geliyor. Keşif Birliği için büyük bir nimetti. İzlediği yol pek çok hayatı da etkiledi, yapması gerekeni yaptı hep. 


 Animenin en sevilen müziğini de paylaşayım. Türkçe altyazılı, sözler tam da Eren'i yansıtıyor.





29 Şubat 2024 Perşembe

Ölümden Uzak Bir Yer (Kitap)

 


 Okudukça güzelleşen bir kitap. İçeriğini pek bilmeden almıştım kitabı, beklediğimden farklı ve güzel çıktı.

 Sait uzun süredir çocuk istiyor, hayaller kuruyordu. Eşi Ömür ise her zamanki gibi hazır olmadığını dile getiriyor, araları açılıyor. Bir zaman sonra Ömür hamile kalıyor ve ikisi de mutlu oluyor. Yusuf doğduğunda herkes onda bir farklılık seziyor, özellikle de Sait. Herkes kendi evladında özel bir yan olduğunu düşünür ama Sait ve Ömür çifti buna fazlasıyla inanıyor. Bir gün ilginç bir deneyim yaşıyorlar ve bunu başkalarından gizliyorlar. Ömür önemli bir hastalık atlatıyor, aile birbirine daha kenetleniyor. Zaman geçince her şey yeniden sıradanlaşıyor, çocuk büyüyor. Sait, oğluna hatta bazen eşine dair anlamlandıramadığı bir şeyler hissediyor. Kafası karışık, bazen çok öfkeli, bazen durgun. Sürekli kafasında bir şeyler kuruyor. Yıllar geçiyor kayıplar yaşanıyor ve Yusuf farklı hallere bürünüyor. Sait ne yapacağını bilmez halde.

 Kitap her ne kadar sıradan, günlük hayatları anlatıyor gibi görünse de arka planda insanın iç dünyasını iyi yansıtıyor. Sait'in kafasında kurduğu onca şey, içine attıkları, bazen tutamayıp dile getirdikleri öyle gerçekçi geliyor ki kendinizle karşılaştırıyorsunuz. Çoğumuz içimizdekileri tam olarak yansıtmayız karşı tarafa. Bir an çok sinir olduğumuz şey iki gün sonra anlamsız gelir. İnsanın karışık ve düzensiz ruh hali Sait üzerinden iyi yansıtılmış. Ömür hep korumacı, oğluna çok bağlı ve bazı şeylere fazla anlam yüklüyor. Yusuf büyüdükçe içinde de bir boşluk büyüyor, kendini farklı bir dünyaya ait hissediyor. Sonunda kendine bir yol çiziyor, içinden taşan hislerin karşısında duramıyor. Üç karakteri de tanıdığım için mutluyum. Onlar sanki içimizden birileri gibiydi, bazen çok iyi anlayabildiğimiz bazen hiç çözemediğimiz. Final ilginçti ama sevdim ben. Yusuf'un mektubu insanı oradan oraya sürüklüyor, farklı bir hayatın mümkün olabileceğinin hayalini kurduruyor. Tavsiye ederim. :)


Mutsuz bu çocuk, diye düşünüyor Sait, hamurunda mutsuzluk var belki, neden olmasın?

Fakat esas olan ne hissettiğindir, insanın önce içinde bir ışık görmesi gerekir, kendi ateşini içindeki kordan yakması gerekir ve bu kolay değil.

Bazı hakikatler insanın içini kaplar, bütün damarlarına, sinir uçlarına kadar her yerini doldurur ama bir damlasını bile dışarı atamazsın, kimseye bir şey anlatamazsın, büyük hakikatler böyledir işte, kimse bir şey anlamaz, kimse bir şey demez, sen kendi muhteşem hayatında tek başına kalırsın.


18 Şubat 2024 Pazar

Dil Belası (Kitap)

 


 İmam Gazali'nin kitaplarından biri. Dil konusunda farkındalık sağlıyor. Çoğumuz günlük hayatta kitapta belirtilen hatalara düşüyoruzdur, bu yüzden tekrar tekrar okuyarak kitaptan yararlanabiliriz.

 Dilin afetleri bölüm bölüm sıralanmış. Her bölüm ayet veya hadislerle desteklenmiş. Genelde ihmal edilen ve önemsiz görülen dile hakim olma konusunun ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Fuzuli konuşmak, yapmacık konuşmak, münakaşaya girmek, lanet etmek, yalan konuşmak, gıybet etmek konu başlıklarından bazıları. Ders çıkarılacak çok şey var. Dilini tutmak ve doğru konuşmak gerçekten önemli. Çoğu insan için hepsine dikkat etmek zordur ama bir şeyi alışkanlık haline getirmek yapmayı kolaylaştırıyor. Zararın neresinden dönsek kârdır bence, herkese tavsiye ederim. Altını çizdiğim çok yer vardı ama sadece bir kısmını paylaşacağım.


Dilin dizginini serbest bırakan ve ihmal eden kimseyi şeytan her yere götürür. 

"Kulun kalbi doğru olmadıkça, imanı düzgün olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz. Komşusu kötülüklerinden emin olmayan kimse cennete giremez."

"Mâlâyâniyi (kendisine bir fayda vermeyen söz ve işleri) terketmek, kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir."

"Bilgisizce husumet içinde mücadele eden kişi, mücadeleden vazgeçinceye kadar Allah'ın gazabına mâruz kalır."

Yine Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki: "Benim için en sevimsiz olanınız ve meclisimden en uzak olanınız, çok konuşup gevezelik yapan, ağzını sağa sola bükerek yapmacık konuşan kimselerdir."

İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Gülerek günah işleyen kimse, (tövbe etmezse) ağlayarak cehenneme girer."

Üstü kapalı söylemek, fiil ile belirtmek de açıkça söylemek gibidir. Bu hususta, kardeşinin arkasından işaret, ima, göz işareti, yazı, hareket gibi şeyler de gıybet sınıfına girer. Böyle yapmak haramdır.


17 Şubat 2024 Cumartesi

Rüya Günlükleri 1 (Hikaye)

 


(Serdar, müzisyen, 26 yaşında)


Son gördüğüm ürpertici rüya beni derinden sarstı. Aslında ortada dişe dokunur bir şey yoktu ve beni saran bu korkuya bir anlam veremiyordum. Daha önce de garip ve ürkütücü rüyalar gördüğüm olmuştu. Aradan dakikalar geçmesine rağmen kâbusun etkisi üzerimden gitmiyordu.

 Kalkıp camı açtım, karanlığı biraz olsun aydınlatan sokak lambası sayesinde etrafa bakındım. Çıt çıkmıyordu, sessizlik içimi kemirmeye başladı. Sanki algılarım kapanmaya başlamıştı. Az önce parkelerin üzerinde yürürken de hiç ses çıkmamıştı. Yoksa çıkmış mıydı? Tüm bunların aksine kalbimin hızla atışı kulaklarımda çınlıyordu. Elimi çırptım, ses uzaklardan geliyor gibiydi. Boğazım kurumaya başlamıştı. Yatağın kenarındaki sazı elime aldım, tellerine dokunduğumda en ufak ses titreşimi bile hissedemedim. Sanki havasız bir ortamdaydım ve sesler gittikçe beni terk ediyordu. Dehşet içinde sazı yere bıraktım, derin bir nefes aldım. Kafamı toplamaya çalışarak yatağın ucuna oturdum, rüyamda ne gördüğümü detaylarıyla hatırlamaya çalıştım.

 Sabahın erken saatlerinde kalkıp durağa doğru yürüdüm. Güneş henüz doğmaya başlamış, gökteki karanlık tam olarak çekilmemişti. Birden bulunduğum yere çakılmama sebep olan bir şey gördüm. Birkaç metre uzunluğunda, siyah renkli, sürüngenimsi ve yuvarlakça bir şey karşı durağın önünde duruyordu. Balinanın suda yüzmesi gibi karnının üzerinde yavaşça ve rahatlıkla ilerlemeye başladı. İnsanlar onu göremese de yoğun bir endişeye kapılıp kaçıştı. Hepsi büyük tehlikenin izlerini hissediyordu.

 Gözlerimi ayırmadığım o şeyin amacını bilmiyordum, öğrenmek de istemezdim. Varlığı benim kusurummuş gibi suçluluk hissettim. Sanki benim yüzümden oraya gelmişti, beni arıyordu. Bir felaketin alametiymiş gibi içimi titretiyordu, kımıldamaktan korkuyordum. Herkes çil yavrusu gibi dağılmıştı ama içlerinden ikisi zehirlenmiş gibi tuhaf hareketler sergilemeye başladı. Siyah sürüngen ya da her neyse  işte asfalt yolda ilerledikçe ecel terleri döküyordum. Gözümde herkesi yutmaya çalışan bir kara delikten farkı yoktu. Beni görürse diye ödüm kopuyordu. Dalından kopmuş, kuru yaprak gibi savrulup gideceğimi hissetsem de yere çakılmıştım adeta. Sonra beyaz bir sis tabakası her yeri sardı. Artık onu göremiyordum, her yerde olabilirdi, bir şeyin ayaklarımdan yukarı doğru tırmandığını fark ettim. Sıçrayarak uyandım.

 Yatağın ucundan kayıp aşağı düştüm. Ses yok, his yok, duyular yok... İçimde yükselen itiraz çığlığı boğazıma takılıp kaldı. Açık camdan içeri süzülen sise boş boş baktım. Sis etrafımı sardıkça gevşediğimi hissettim. Göz kapaklarım ağırlaşıyordu, direnmeye çalıştım. Uyandığımda yerde, halının üzerinde yatıyordum ve her şey eski haline dönmüştü. Şaşkınlıkla doğruldum, rüya nerede bitmişti, gerçek nerede başlamıştı emin değildim. Uyumak artık tekinsiz gelmeye başlamıştı.


Not: Bölüm burada bitiyor. Her seferinde farklı bir karakter ve rüya ile devam etmeyi düşünüyorum. Benim için yazması eğlenceli olacak. 😊


11 Şubat 2024 Pazar

Dracula (Kitap)

 


 Benim için keyifli bir okuma oldu ve okuduğuma değdi. Uzun süredir elimdeydi kitap ancak sıra geldi. 

 Jonathan Harker bir görev için uzun bir yolculuğa çıkar ve Dracula'nın şatosuna yaklaştıkça insanların garip tavırları ile karşılaşır. Gittikçe gergin olur, yine de geri dönmeyi düşünmez. Gecenin bir vakti şatonun kapısına geldiğinde onun için gizem dolu günler başlar. Gördüğü şeyler tüylerini ürpertir. Bir süre sonra orada tutsak olduğunun farkına varır.

 Mina, Jonathan'ın sevgilisi, ondan haber alamadığı için endişelidir. Arkadaşı Lucy'nin yanına gittiğinde garip durumlara şahit olur ve buna bir anlam veremez.  Lucy zamanla hastalanır ve bir doktor gelip onunla ilgilenir. Doktor Van Helsing bir şeylerden şüphelenmeye başlar ve Dr. Seward ile Lucy için elinden geleni yaparlar. Beklenmedik gelişmeler umutsuzluğu da tetikler.

 Fakat karanlık daha yayılmaya başlar. Kont Dracula planlarını uygulamaya başlamıştır. Daha çok sayıda insan bundan zarar görürken Mina, Jonathan ve diğerleri birlik olup, cesaret ve azimle konta karşı mücadeleye başlarlar. Ancak bu çok zorlu bir süreçtir. İnanılması zor olsa da bir vampirin varlığını kabul edip, o çeşitli güçlere sahipken, onu yenmeye çalışmak yoğun çaba gerektirir. 

 Kitap günlük ve mektuplardan oluşuyor fakat akıcılık hiç bozulmamış. Merak ederek okudum ve farklı karakterlerin gözünden olaylara bakmak ilgi çekiciydi. Gizemli hava kitap boyunca sürüyor, özellikle kontun şatosu çok iyi tasvir edilmişti, gerilimi hissedebildim. Yine de Dracula'nın kitapta bu kadar az yer almasını beklemiyordum, gerçi bu, onu daha gizemli kılıyor. Diğer kitaplarda ya da filmlerde gördüğümüz vampirler genelde odak noktası haline getirilip parlatılırken (çok havalı gibi gösterilirken) burada Dracula sadece kötü, tekinsiz ve yok edilmesi gereken biri olarak resmedilmişti, bunu sevdim. 

 Karakterler arasında gelişen bağ ve sağlam güven etkileyiciydi. Bazen sıfırdan başlamak gerekse de pes etmemeleri hikayenin dönüm noktasıydı. İç dünyaları, bocalamaları, aldıkları kararların kendi üzerlerindeki etkileri güzel aktarılmıştı. Yazarın anlatımını sevdim, okurken kapılıp gidiyor insan. Tek takıldığım karakterlerin konuşurken bazen gereğinden fazla nezaketli olmalarıydı, bu kadarı gerçekçi gelmiyor insanları düşününce. Yazar sanki karanlık, kasvetli havayı dağıtmak için biraz romantik, tatlı bir anlatım eklemek istemiş. :) Kitabı genel olarak beğendim, finali de beklediğim gibiydi. Verilen mesajlar güzeldi, tavsiye ederim. 


Hiçbir şey dikkate değmeyecek kadar küçük değildir. Sana şunu öğütlüyorum, kuşkularını ve tahminlerini bile kaydet. Daha sonra tahminlerinin ne kadar doğru olduğunu göstermesi açısından ilginç olabilir. Başarısızlıklarımızdan ders alırız, başarılarımızdan değil.

Ah, her şeyin bir açıklamaya ihtiyacı olması bizim bilimimizin bir kusurudur ve eğer açıklanamıyorsa, o zaman ortada açıklanacak bir şey olmadığını söyler bilim.

Kahkaha bir kraldır ve dilediği gibi gelir, gider. Kimseye sormaz; uygun zaman kollamaz.

Ciddi bir görev beni buraya, uykuda ya da uyanıkken, deli ya da değilken kaydettiğim, o acı saatlere dönmeye zorlayabilir.

Beynim sana "Gel!" dediğinde, dediğimi yapmak için ülkeler, denizler aşacaksın; artık bu kadar yeter!"

Kitap Alışverişim

  Ne zamandır kitap sipariş etmemiştim. Birden esince şu kitapları aldım. Üsttekiler Fırtınaışığı Arşivi Serisinin devam kitapları. İlk kita...