9 Şubat 2025 Pazar

Babaya Mektup (Kitap)

 


Yazarın babasına yazdığı fakat alıcısına ulaşmayan mektubu. Kısa bir kitap olduğu için çabuk bitirdim.

Franz Kafka babasının gölgesi altında büyümüş ve onun kendisini şekillendirmesine rağmen babasından gittikçe uzaklaşmış. Ona hissettiği yabancılaşmayı, geçmişten beri aralarındaki ilişkinin bozukluğunu mektupta detaylıca anlatmış. Babasının fiziksel anlamda bir zorbalığı olmadıysa da aşağılama, tehdit ve küçümsemelerine maruz kalmış. Bunun iç dünyasını ve babasıyla olan bağını nasıl olumsuz etkilediğini görüyoruz. Bence herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği kitap. Anne babanın bilinçli ya da bilinçsiz olarak yetiştirme adı altında dayattıkları çocukları çok etkileyebiliyor. Zaten herkes doğru şekilde eğitilebilse etrafta bu kadar sorunlu insan da olmazdı. Bağlar zayıfladıktan ya da koptuktan sonra geriye dönüş olmuyor pek. Çocukluğunda yaşadıklarını bu kez kendi evlatlarına yaşatıyor insanlar. Kafka da babasının dayatmaları, kendini acındırarak Kafka'yı suçlu hissettirmeleri, ezici lafları yüzünden babasından oldukça soğumuş. Yazdığı her satırda bunu görüyoruz zaten. Bu tarz davranan insanların okuyup da ders çıkarmasını isterdim de neredeee? 


Senin etkinden büsbütün bağımsız büyüseydim bile, senin gönlüne uygun bir insan olamazdım.

Üzerimde kaçınılmaz bir şekilde etkili oldun, ancak bu etkiye yenik düşmemi özellikle geliştirdiğim bir hainliğe yormaktan artık vazgeçmelisin.

Senin eğitim sırasında kullandığın son derece etkin, en azından benim üzerimde asla başarısız olmamış konuşma araçların şunlardı: Hakaret, tehdit, alay, haince gülümseme ve -tuhaf bir şekilde- kendine acımaydı.

Seninle ikimiz arasında esaslı bir savaş yoktu; benim işim kısa sürede bitmişti; geriye kalan kaçış, hayata küsme, üzüntü, içsel çatışmaydı.


2 Şubat 2025 Pazar

Sille Gezimiz

 


Blog arkadaşımız Tefrika ve kardeşi ile birlikte bugün Sille'ye gittik. Hava da güzel olunca çok hoş bir gezi oldu. Merkezin dışında ama yakın olduğu için ulaşım pek sorun olmuyor. Önce güzel bir kahvaltı yaptık, mekân ilgi çekiciydi. Zaten tarihi bir köy olunca binaların kendine özgü dokusu var. Sonra hediyelik eşya dükkanlarını dolaştık. Güzel ve çok uygun şeyler vardı. Ben mesela çömlek cezve aldım. 



Camiyi, Zaman Müzesini ve bir kiliseyi gezdik. İsimler aklımda kalmamış. :)) Zaman Müzesi tepede kaldığı için aşağı inmek biraz zor oldu. 😀 Oradaki rehber bize müzedeki saat, takvim vs. hakkında bilgiler verdi. Bir yerden sonra biraz sıkıldığım doğru, çünkü aklım köprüdeydi. :)) 








Şeytan Köprüsünü de görelim diye ısrar ettiğim için birkaç dakika içinde oraya  ulaştık. Garip, ne idüğü belirsiz yerlerden geçerek köprünün altına vardık. Kayalık bir yerdi ve köprüyü yakından çekmek için biraz tırmandık, macera yaşadık. Tefrika daha o sarp kayalıkları aşıp bilinmeyene yol alacaktı da ben düşüp kalırız aman dedim. 😅😂 





Sonra otobüse atlayıp baraja geçtik. Güzel manzarayı biraz izledik ve dolaşıp geri döndük. Oradaki kafeler kapalı olduğu için çay falan içemedik. Zaten akşam vakti de yaklaşıyordu, vakitlice döndük. :) Bir günümüz de böyle keyifli geçti. 






11 Ocak 2025 Cumartesi

Blue Lock 2. Sezon (Anime)

 


Evet anime yazıları blogda pek ilgi görmese de ben sevdiklerimi ballandıra ballandıra anlatmaya devam edeceğim. Çünkü bloğa yazmak konuşmak gibi rahatlatıcı benim için.

İlk sezonu kısa hatırlatıp devam edeyim. Dünyanın en iyi forvetini yetiştirip Japon futbolunu üst seviyeye çıkarmak için Blue Lock projesi devreye konulmuştu. Bunun için en başarılı gençler bir yere toplanmış, dışarıyla olan irtibatları kesilmişti. Böylece yüksek masraflı ve sıkı denetimli bir eğitim süreci başlamıştı. Bir zaman sonra projeyi maddi açıdan destekleyenler projenin sonlanmaması için icraat ve kanıt görmek istediler. Ve çılgın eğitimcimiz herkesi zorladı ve sınırlarının ötesine ulaşan en iyileri seçti. Sırada Japon milli takımı ile maç yapmak ve kendilerini ülkeye kanıtlamak vardı.


2. Sezonumuz Blue Lock oyuncuları ile U20 Japon takımının maçını konu alıyor. Çılgın eğitmenimiz zekasının ve sezilerinin her bir noktasını kullanarak o müthiş takımı oluşturuyor. Atacağı her adımı çoktan planlamış, kimin ne yapabileceğini çok iyi biliyor. Ayrıca gerektiğinde büyük risk alıp kendisinin bile öngöremeyeceği (bu demek oluyor ki karşı takımın da asla nasıl oynacağını kestiremeyeceği) oyuncusunu sahaya sürmekten çekinmiyor. Aslında animeye damgasını vuran bu eğitmeni tebrik etmek gerek. İzlediğim en zeki karakterler arasında üst seviyelere çıktı. Bir de şöyle bir şey var Blue Lock tamamen forvetlerden oluşuyor ve bu maçta profesyonellere karşı kalede bile hiç kalecilik tecrübesi olmayan bir forvet oynadı. Sadece bu açıdan bile Blue Lock'un üstünlüğü görülüyor. 

İlk sezonda açık ara en iyi olan forvet Rin'di. Dolayısıyla takımın bel kemiği o oldu ve takımındaki herkes ona ayak uydurmak için canını dişine taktı. Çünkü karşı takım çok tecrübeli ve en iyi savunmaya sahip oyunculardan oluşuyordu. Bir de Rin'in abisi Sae karşı takımda. Kendisi Japon futbolunu küçük görüyordu ama Blue Lock projesini merak ettiği için Japon takımına yerleşti. Bu da iki kardeş arasındaki çatışmayı körükledi.

Ana karakterimiz İsagi biraz geri planda kaldı fakat en baştan beri yükselmeye devam eden biri oldu. Rin zaten hep tepedeydi, o yüzden aldığı yol çok değişmedi ama İsagi iyi analizi, uyum sağlama ve hızlı kavrama yeteneği ile ne zaman hangi noktada bulunması gerektiğini bildi. Her şeyi sezgileri ve refleksi ile birleştirip o mükemmel ana odaklandı. Rin kendini ve herkesi parçalarcasına oynadı. Abisine olan öfkesi, yenilmezliğe olan açlığı ve hırsı onu oradan oraya savurdu. Yine de en iyi oynayanın o olduğunu kabul etmeliyim, sadece biraz şansızdı. 

Maç ile sezon da bitmiş oldu. Son anda giren Kaiser karakteri çok merak uyandırdı bende. Bayağı sorunlu bir tipmiş, animenin kaldığı yerden mangasını okumaya başladım hemen. Çizimler o kadar iyi ki animede bayılarak izlediğim efektler bile neredeyse mangası ile aynı. Çizerin bu kadar akıcı ve detaylı çizimine şaşırdım. Anime kalitesi daha da iyi olabilirdi. 

Heyecanla izlediğim bir sezon oldu. İnsanların hırsları, çaresizlikleri, başarma azmi ile kendilerini aşmalarına şahit olduk. En yüksek potansiyel kendini sonuna kadar zorladığında ortaya çıkar ancak. Blue Lock oyuncuları herkese bunu gösterdi. Onlar kendi hedeflerini, hareket kabiliyetlerini, sınırlarını tekrar tekrar aştılar ve futbolu farklı seviyeye taşıdılar. Şimdi bu animeyi izledikten sonra bana yavan gelen gerçek maçları nasıl izleyim? Zaten izlemiyordum da. Böyle güzel maç oynadılar da ben mi izlemem dedim. 😅🤭 (Gifler: tenor.com)






Sae ve Rin kardeşler, Sae'nin kardeşine olan soğukluğu, Rin'in abisine olan takıntılı nefreti üzücüydü. 😶


Nagi'nin şu muhteşem golüne bakar mısınız? 😎


Barou bu ne hiddet, kaptırma kendini bu kadar. 😅

 

  Bu da sorunlu yeni elemanımız Kaiser, son saniye çıktığı için animede izleyemedik henüz. :) 


1 Ocak 2025 Çarşamba

Zamk Gibi (Hikaye)

 

 Bugün içimden kısa bir korku hikayesi yazmak geldi. Ben de daha iyi odaklanırım diye akşamı bekledim yazmak için ama korku gerilim niyetiyle başladığım hikaye yine başka bir şeye döndü. Olacağı varmış, oldu. Neyse iyi okumalar. 😅


Gecenin bir yarısı parktaki salıncakta boş boş sallanırken uzun süredir gözümü bile kırpmadığımı fark ettim. Ben insan olmaya çalışmaktan çok yoruldum. İçimde bir boşluk yoktu adeta somut bir karanlık her geçen gün tüm hücrelerimi sarıyordu. Galiba üç dakikadır nefes de almıyorum, bunu da fark edince normal bir insan gibi sık sık nefes alıp vermeye odaklandım. Salıncak demirlerinin gıcırtısı şu an belki beni tek rahatlatan şey. Sallandıkça sallanmaya devam ettim.

Her şey beş yıl önce başladı. Bir kaza sonrası hastanede gözlerimi açtığımda hiçbir şey hatırlamıyordum. Kendimi, geçmişimi, alfabeyi, konuşmayı... Aslında ben dili tamamen unutmuştum, yürümeyi de bilmiyordum, yaşamımı sürdürmem için yemek yemem gerektiğini de. İnsanlarla anlaşabilmem için bir zaman çabalamam ve eğitilmem gerekti. Doktor şöyle demişti. “Bu sıra dışı bir vaka ama neyse ki sıfırdan başlamana rağmen çabuk öğreniyorsun. Yakında normal bir insan gibi olabilirsin.” Normal insan nasıldır diyemedim.

Uzaktan yankılanan fısıltıları işitince sallanmayı kestim. Başımı çevirip geriye doğru baktım. Fısıltıların geldiği yön gölgelerle kaplanmaya başlamıştı. Onlarla aramda bir perde var, bu yana geçemiyorlar ama bazen beni çağırdıklarını, benim için geldiklerini hissedebiliyorum. Sanki bir şeyi kaybetmişler, bende ne olduğunu sanıyorlar acaba? Önceleri ürperirdim de artık alıştım bu duruma. Beni asıl korkutan aradan geçen yıllarda karanlık, pis köşelere sığınma ve güzel şeylerden uzak durma dürtüm. Ailem artık bıkmış durumda, kazadan sonra bana çok yardım ettilerse de artık delirdiğimi düşünüyorlar. İfadesizce onlara baktım tekrar, neyse ki onlardan kimseye bahsetmemiştim.

O anda ilk kez aramızdaki sınırın aşılabilir olduğunu anladım. Sanki soğuk bir el uzanmış ruhumu çekiyordu, tanımlayamadığım bu hissin ardından yere kapaklandım. Bedenimde şiddetli bir baskı vardı, yerden kalkamıyordum. Etrafım gittikçe kalabalıklaştı ve zifiri karanlık içinde kaldım. Onların sesini net duyabiliyorum artık, kendi aralarında sohbet ediyorlar gibiydi.

“Vakit gelmedi mi henüz?”

“İnsan kıyımından önce bizim olanı almalıyız.”

İçlerinden biri, görmüyorum ama varlığını algılayabiliyorum, bana yaklaştı. Eğildi ve öfkeyle tısladı. Sesi kulaklarımdan beynime akan zehir gibiydi.

“Seni sefil mahluk. Bizim olanı bize ver. İnsanlar ne kadar da tutunmayı seviyorlar.”

Her şey bir anda son buldu. Şaşkınlıkla ayağa kalktığımda ablamın bir polis ile bana doğru koştuğunu gördüm. Ablam meraktan deliye dönmüş gibiydi. “Kaç saattir neredesin? Seni arıyorduk her yerde.”

Saate bakmak aklıma geldi, gece yarısına az kalmıştı. Yanıt vermek istedim ama bakışlarım sert görünümlü, iri polise kaydı. Bir elimi kaldırıp ona doğru uzattım. Tam gömleğinin yakasından kavrayacakken refleksle bir adım geri çekildi. Sorgulayan bakışları yüzüme kenetlenmişti ki ablam araya girdi. “Kusura bakmayın, bazen kafası yerinde olmuyor.” Özürü anlayışla kabul eden polis meseleyi halletmiş olmanın rahatlığı ile bizi yalnız bırakıp gözden kayboldu.

Az önce aklımdan geçen şeyin korkunçluğu ile yerime çakılıp kalmıştım. Sadece bir an, küçük bir an onu ezip parçalamak istedim. Bir saniyeliğine de olsa zihnimde canlanan kıyım görüntüsü içimde bir kıpırtıya sebep olmuştu. “Hadi, gelmiyor musun? Daha ne kadar dikileceksin orada?” diye söylendi ablam. Az önceki endişesi yerini çoktan bıkkınlığa bırakmıştı. “Geliyorum abla,” diye fısıldadım. Kafam çok karışıktı, onlar benimle konuşmuştu. Benden ne istedikleri hakkında bir fikrim yoktu.

Son zamanlarda hep kabus görüyorum. Onlardan biri olmalı, sürekli rüyalarımda. Onun karanlık, şekilsiz ama dehşet verici yüzü zihnime kazındı. İnsanlardan nefret ediyor, kıyım için kendince güzel ama benim açımdan zalimliğin zirvesinde olan planlar yapıyor. Kaç kez kan ter içinde uyandım hatırlamıyorum. Onun silahı elleri, dokunması bile felç edici. En kötüsü de o kan kırmızısı, lav gibi kendi içinde akıp duran yuvarlak gözleri...

Ablamın beni sarsması ile kendime geldim. “Dalıp durma artık, eve az kaldı, üşüdüm hem. Sen bu ince kıyafetle üşümedin mi? Doğru ya sen pek bir şey hissetmezsin.” Yadırgamaktan çok imrenmiş gibi söylemişti bunu. Nedense gülümsedim, o da gülümseyip kolumdan çekiştirdi.

O gece yorgun halde kendimi yatağa attım. Gözlerim ağırlaşıyordu, zihnim bulanmaya başladı. Uyumadan uyku aleminde yolculuğa çıkmış gibiydim. Herkes uyuyordu, usulca kapıdan dışarı çıktım. Gözlerim ıssız sokağı taradı, içime sinen yöne doğru yürüdüm. Gökyüzü kara bulutlarla kapalıydı ve ilerlediğim yön karanlığa boğulur gibiydi. Belki de sokak lambaları önünden geçmeme hürmeten gözlerini kapıyordu. Çünkü herkes bilir ki biz ışıktan nefret ederiz. Biz mi? Biz kimiz diye bir soru takıldı aklımın bir köşesine. Ben yürüdükçe etrafımdaki hava değişiyor, görüşüm genişliyor, bedenim hafifliyordu. Sarhoş olmuş gibiyim. Az sonra ormanın derinliklerinde ilerliyordum, her yer balçıkla kaplı ama bu bana iyi hissettiriyor. Onları karşımda bulduğumda hiç şaşırmadım. Karanlığın içinde lav gibi parıldayan gözler...

“Sonunda,” dedi içlerinden en genç olanı.

“Bizi çok beklettin. Hadi gidelim.”

Artık kim olduğumu biliyordum. İçinde bulunduğum aciz insan bedenine tiksinti ile baktım. Nasıl olduysa bu bedene hapsolmuştum. Aramızdaki son bağı da elimle koparıp bedenden süzülerek ayrıldım. “Artık özgürüm kardeşlerim, harekete geçebiliriz.” Anında bana itaat ettiler, haykırarak ortalığı inlettiler. Tabii insanlar bunu gök gürültüsü olarak duyardı.

Ormandan aşağıdaki uçuruma doğru süzülürken geride bıraktığım hareketsiz bedene baktım. Kendimi insan sandığım ve insan olmaya çalıştığım anlar nedeniyle içimde bir öfke dalgası kabardı. Ben ben olmayı nasıl unutmuştum. Sefil insan ölmek üzereyken bana kuvvetle yapışmış beni bedenine çekmiş olmalıydı. Bu görülmemiş bir şey değildi ama benim başıma ilk kez geliyordu. İçimdeki insansı hisleri bir an önce atmam, arınmam gerekliydi. Yılda bir düzenlediğimiz kıyım günü gelip çatmıştı yine. Sözleri anlamsız olsa da içimizdeki karanlığı harlayan binlerce yıllık yüce ezgileri hep bir ağızdan söylemeye başladık.


“Tüm ateşler sönsün,

Yıldızlar dökülsün, ay çöksün.

Bu gece bizimdir,

İnsan ganimetimiz bol olsun!

Elden kaçtı mı ganimet unutma,

Zamk gibi yapışır sana!”


Son dizeyi söylerken gözlerimi devirdim istemsizce, o anda gözlerim yere aktı. Kardeşlerim gök gürültüsü sesleriyle kahkahalar attılar. İnsanlaşmamla dalga geçtiler. Tabi bunu takmadım, sonuçta insan değilim yoksa utançtan yerin dibine girerdim şimdi. Eğildim yere dökülen lavdan gözlerimi toplamaya çalıştım.



28 Aralık 2024 Cumartesi

Shiplediğim Anime Karakterleri

  

Aslında yakıştırmak demeliyim de bu kelime çok dilime dolandı. 😅 Listem kabarık o yüzden en sevdiğim bir kaçına yer vereyim. (Can sıkıntısından yine garip şeylere sardım. 🤭 )


Kougami & Akane (Psycho Pass)



 Bu ikisi animede çift bile değil, aralarında romantizm de yok gel gör ki minnoş kalbim hep ikisi bir araya gelsin istedi. 😆 En azından animede birbirlerine ne kadar değer verdiklerini hissedebildik. Özellikle atarlı Kougamimizin her şeye ve herkese kızarken Akane kendisini kaç kere yaralamış, eleştirmiş olsa da ona zerre kızmaması bence gizli bir aşk ilanıydı. 😎💕 İki karakterde de kendimden bir şeyler gördüğüm için onları çok sevdim. Akane, infazcı Kougami'nin üstü bu arada. Kougami gibi biri çıkmıyor ki karşımıza, adam gibi adam. Bak yine izleyesim geldi. 🤭




Violet & Gilbert (Violet Evergarden)



 İkisinin de hayatları zor geçtiği için üzülmemek elde değil. Gilbert henüz çocuk yaştayken Violet ile karşılaşıyor, birlikte savaşlara giriyorlar. Gilbert'in Violet'e karşı olan merhameti, sevgisi zamanla suçluluk duygusuna dönüşüyor. Yıllar geçip Violet büyüdükçe Gilbert'i aklından atamaz oluyor.

 Romantik dram içerikli en iyi anime diyebilirim. İki karakterin de hisleri fazlasıyla izleyiciye geçiyor. Tabi başta Violet'in küçük yaşta olması ve aradaki yaş farkı göze batsa da kuvvetli bağların asla kopmayacağını bize gösteriyor anime. Aklıma geldikçe anime filmini izlerim. 🤧🤧


Minato & Kushina (Naruto)



  Çocuk yaşta tanışıp birbirine aşık olan çiftimiz. Minato fedakarlığın vücut bulmuş hali diyebiliriz. Eşini, çocuğunu, köyünü, halkını çok sevdi. Sonunda seçim yapmak zorunda kaldığında bir şeyleri geride bırakıp eşiyle gitmeyi tercih etti. Çünkü geride kalmak umudu yok etmek demekti. O hiç düşünmeden ölümü kucakladı. Nasıl güzel bir eş, baba ve lider olduğunu kanıtladı. Sevgi dolu güçlü Kushinamız da zor bir hayat yaşadı. Minato olmasa belki hayatı sadece yalnızlıktan, kötü anılardan ibaret olacaktı. Mükemmel çiftime burada veda ediyorum. 🥺💕


 Yuta & Rika (Jujutsu Kaisen)



 Yuta ve Rika da çocukluk aşıkları. Birbirlerine bir söz vermeleri onların laneti oldu. Yuta yıllarca bir lanetle yaşamak zorunda kaldı ve tam pes edeceği sırada bir şeylerin farkına vardı. Tek bir gerçek vardı, ikisinin de birbirine olan sevgisi bitmemişti. Beden değil ruhun önemli olduğunu ve ayrılmaz bağların varlığını bir kez daha görmüş olduk. Anime fantastik macera olunca biraz uçuk kaçık gelebilir ama İkisinin hikayesi beni etkilemişti. 🥰🌺


Mikasa & Eren (Attack on Titan)



 Ahh ahh bu ikisine ne desem bilmiyorum. Onların öyle bir ilişkisi vardı ki savaşmak gibi adeta. Mikasa çocukluktan beri Eren'i severdi ama hislerini hep içine attı. Onun Eren'in kalbindeki yerini ise çok sonra gördük. Onlar hem çok yakın arkadaş, hem ayrılmaz ikiliydi ama hayat ikisini birbirine hep tokuşturdu, çatladılar bir süre sonra. 😥🌺 Kim dayanabilirdi ki, Mikasa için de Eren için de çok zor oldu. Keşke her şey daha farklı olsaydı. İkisinin de hedefleri aşklarından önemliydi. 🤧🤧


Howl & Sophie (Yürüyen Şato)



 İkisini zaten tanımayan yoktur. Howl fantastik güçleri olan özel bir insan. Kendi görünümüne çok özen verse de sıradan görünüşlü, nahif kızımız Sophie ile aralarında güzel bir bağ oluşur. Howl Sophie sayesinde gerçek güzelliğin ne olduğunu anlar. İkisinin de birbiri için çabalaması, emek vermesi güzeldi. Kalp ısıtan bir sevgileri, bağlılıkları vardı. 💕🌸 


 Bayağı uğraştım, yorumlarınızı bekliyorum. Sizler de favori çiftlerinizi yazabilirsiniz. :) 


27 Aralık 2024 Cuma

Navillera (Dizi)

 

Diziye oyuncu Song Kang için başladım. My Demon dizisinde ilgimi çekmişti ama bu dizi ile gönlümde ayrı yer etti. İyi ki izlemişim dediğim bir dizi oldu Navillera.



  70 yaşındaki dede emekli olduktan sonra bale öğrenmeye merak salar. Zamanında babası karşı çıktığı için ve hep çalıştığı için fırsatı olmamıştır. Şimdi de yaşı yüzünden eşi ve çocukları karşı çıkar. 

 Dede bir gün kendini bale salonunda genç Chae Rok'u izlerken bulur ve hayran kalır. Bale hocası henüz kendini kanıtlama aşamasında olan ve yarı zamanlı işlerde çalışan Chae Rok'a dedeyi eğitmesi görevini verir. Aslında niyeti dedenin bale öğrenmesinden çok gencin odağını ve zamanını daha fazla baleye çekmektir.

 Chae Rok istemeyerek kabul eder ve dede ile aralarında kuvvetli bir bağ gelişir. İkisi de birbirini destekleyerek yükselişe geçer.



 Spor konusunda sanırım beni en etkileyen dizi oldu. Dedenin pes etmeden ve ağrılarına rağmen çalışmasının yanında etrafındaki herkesin kalbine dokunuşu çok hoştu. Başta Chae ve birçok kişiyi değiştirdiğini söyleyebilirim. Dedenin nahif yanı ve sevecenliği ile Chae'nin sessiz ve düşünceli yapısı beni diziye anında çekti. İkisi dede torun gibi oldu adeta. Açıkçası Song Kang'ı oynadığı bu karakter ile çok özdeşleştirdim. Gösterişten uzak, kendi halinde mücadele veren ve göründüğünden duygusal biriydi. Böyle karakterleri özlediğimi fark ettim. Keşke öyle bir dostum olsaydı. :) Dizide romantizme girilmemesi de ikili arasındaki bağı daha ön plana çekmiş, çok da iyi olmuş. 

 Diziyi çok sevdim. Bazen yavaş ilerlese de hayata dair çok şey gösteriyor bize. Spoiler olmasın diye sonlarını anlatmıyorum ama kişinin başarısının desteklenmek ve ciddiye alınmakla çok arttığını gördük. Dedeye üzüldüğüm anlar oldu, Chae'nin ona sahip çıkışını görmek de bana burukluk verdi. Çünkü yaşlılar genelde hayallerini gerçekleştirme konusunda, hele de hastaysa hiç desteklenmiyor. Hatta bazı aileler bakımını bile yapmak istemiyor, üzücü gerçekten. O yüzden bu diziyi izlemek bana iyi geldi. Hayatın içinden bir şeyler izlemek isteyenlere tavsiye ederim. (Not: şu bale kıyafetleri niye bu kadar çirkin olur ya, güzel bir şey tasarlayamıyorlar mı?)


9 Aralık 2024 Pazartesi

İslam Deklarasyonu ve Tarihi Savunma (Kitap)

 


Bu kitabı bir süredir merak ediyordum. Sonunda okuma fırsatı bulabildim. Herkesin okuyup özümsemesi gereken bir kitap.

Kitap genel olarak Müslüman halkların geri kalmışlığı, bunun sebepleri, çözüm yolları ve İslami nizam üzerinde duruyor. Eğitim sisteminden siyasete pek çok eleştiri var. Yazar muhafazakarlar ve yenilikçiler arasındaki anlaşmazlığı ve nedenlerini güzelce vurgulamış.

İslamın sadece inançta kalmaması gerektiği, İslamı yaşam tarzı haline getirmek gerektiği ve halkların bir olması gerektiğini vurguluyor. Kısaca halk ve yönetim arasındaki farklı görüş nedeniyle toplumda istenen motivasyon ve azmin sağlanamayacağını söylüyor. Yani Müslüman olmayan, yabancı kesimi yönlendiren, harekete geçiren şeyin bizde işe yaramayacağını anlatıyor.

Bence bir Müslümanın neye dikkat etmesi gerektiği konusunda çok faydalı bir kitap. Geçmişten beri bir şey değişmediğini görmek de üzücü gerçekten. Gücü elinde tutan ülkeler "böl, parçala ve kendine bağımlı hale getir" taktiğinde hâlâ başarılı malesef. Bu bahane ile milliyetçilik adı altında çok savaş çıkarttılar. Hâlâ da toplumlar bunun acısını çekiyor. Kitabın sonunda bu yazdıkları nedeniyle Aliya İzetbegoviç'in haksız yere mahkemede yargılanmasına ve kendi savunmasına da yer verilmiş. 

Çok fazla altını çizdiğim yer vardı ama birkaçını paylaşıyorum.


Nüfuzun bu yeni formuyla ulaşılmaya çalışılan hedef ise yine aynı: buradaki varlıklarını garanti altına almak ve Müslüman ulusları manevi açıdan zayıf, maddi ve siyasi açıdan kendilerine bağımlı vaziyette tutmaya devam etmek.

İslam'a yabancı olan hiçbir ideal ne kültür ne de devlet sahasında asla kayda değer bir tesir oluşturmayı başaramadı. Aslına bakılırsa, Müslüman halkların tarihinde büyük ve bahsetmeye layık ne varsa tamamı İslam nişanlarının gölgesinde gerçekleşmiştir.

İslam'ın sadece bir inanç olduğu düşüncesinden hareketle muhafazakârlar İslam'ın dış dünyayı tanzim etme gayesi olmadığı ve yenilikçiler de İslam'ın dış dünyayı düzenlemesinin mümkün olmadığı kanaatine varırlar.

Akıllara ziyan bir sığ görüşlülükle milletin mukaddesatını çiğnediler ve hakiki hayatı yok ederek yerine imitasyon bir yaşam koydular.

Halklarımızı boyunduruk altında tutmak için artık demir zincirlere ihtiyaç kalmadı zira bir milletin eğitimli kesiminin irade ve şuurunu felç eden bu yabancı "eğitimin" ipek iplikleri de aynı güce sahip.

Eskiden bu yana şahısların aşırı methine hem Doğu'da hem Batı'da sık rastlanır. Bu, bir çeşit putçuluğu temsil ettiği için İslam'a açık bir şekilde yabancıdır.

Yani yaptığımız bir şey yüzünden değil de yapmayacağımızdan emin olunmayan bir şey nedeniyle doksan yıl hapisle (!) yargılandık.



12 Kasım 2024 Salı

Sınırları Kaldırmak (Hikaye)

 


Kafama esip de bir süre önce yazdığım bu Uzak Doğu esintili (😅) hikayemi paylaşmak istedim. Keyifli okumalar.


Her geçen saniye camı döven yağmur damlaları hızını artırıyordu. Bulunduğum mekâna göz atmak istedim ama camdan gelen patırtılar dikkatimi dağıttı. Neden tüm duyularımla buna odaklanıyordum ki? Darbeler sanki başıma iniyordu, şakaklarıma keskin bir sancı girdi. 

Boğazım çok kurumuştu, susamıştım. Camdan süzülen damlalara iştahla baktım, adeta suya çekiliyordum. Doğruldum, pencereye doğru ilerledim. Ferahlama umuduyla camı açıp elimi dışarı uzattım. Tenime değen her damla bir cızırtı eşliğinde geride yanık bırakınca dehşete kapılarak geri çekildim. Yoğun acıdan gözlerim sulandı.

Bir şeyleri feci halde yanlış algılıyor olmalıyım. Bu kez nerede hata yaptım bilmiyorum. Zihnim karmaşık, her şey anlamsızdı. Hava neden bu kadar sıcak? 

Çatlamaya başlayan camın yüzüme patlamasına ramak kala geriye sıçramayı başarabildim. Yağmur olanca şiddeti ile içeriye dolarken ahşap zemin itiraz edercesine gıcırdıyor, tütüyordu. Gözlerime inanamayarak tekrar baktım. Su, ateşin vasıflarına sahip olabilir miydi? Yerdeki döşemelerin tutuşmaması için dua üstüne dua ediyordum. 

Odanın görünürde bir kapısı yoktu. Bu nasıl bir mimari? Nereye düştüm böyle? Koşup ahşap duvarların arasında gizli bir kapı aradım. Yok, hiçbir şey yok! Bana bir çıkış lazım, odaklanmalıyım. Duvardaki deniz manzaralı tabloyu tedirginlikle yere attım, arkasını yokladım. Belki küçük bir işaret, bir çatlak yeterdi. Su gittikçe çoğalıp yer yatağı ıslanınca küçük sehpanın üstüne çıktım. Kaçıncı kattayım, camdan kaçabilir miyim? Hayır, buna cesaretim yok. Hâlâ acı içinde zonklayan elimi tuttum, derisi eriyip gitmişti. O sırada zeminde bir parlama oldu. Tahta parçaları uygun sıcaklığa erişince tutuşmaya başlamıştı. Su ve ateşin karışımından oluşan manzara beni ürpertti.

Nefes alamaz oldum, boğuluyordum. Duman gözlerimi yakıyordu. Görüşüm bulanıklaştı, alevler üzerime sıçrayınca istemsizce çığlık attım. O anda gözlerimi açtım. Tüm bedenim ter içindeydi, dizlerim titriyordu. Yutkundum. Buna daha ne kadar devam etmem gerekiyordu?

Karşımda dikilen hocamın kurnaz gülümsemesine mahcubiyetle baktım. Yenilgim karşısında keyiflenmiş gibiydi. Üzerindeki gri kimono ve at kuyruğu yaptığı saçları rüzgârda dalgalanıyordu. Açık hava beni sakinleştirdi. Mataradaki suyu kana kana içerken hocam konuştu. “Kolay olduğunu mu sandın evlat?” Elbette zor olduğunun farkındayım. Beni biraz cesaretlendirse ne olur yani. Pişmiş kelle gibi sırıtmanın anlamı ne şimdi? “Zihnini tamamen boşaltman lazım yoksa başarısız olursun. Bırak, imgeler üzerinden aksın gitsin.”

Bırakayım da beni ezip geçsin değil mi? Kolaydı sanki! Benden istenen, bedenime saplanmakta olan bir kılıç varken kaçma dürtümü bastırıp öylece beklemek gibi bir şeydi. Benim gibi hızlı refleksleri olan biri için bu imkânsızdı. Hocam da bunu biliyor olacak ki yüzüne asla başaramayacağıma dair bir ifade yerleşmişti. Sonunda bana bakarak omuz silkti. 

 “Tekrar deneyelim,” dedim kararlılıkla. Şu an yüz ifadesinden bir şey okunmuyor, bu gerçekten sinir bozucu. Keskin bakışları yüzümde dolandı, başını ileri geri sallamakla yetindi. 

Zihnimiz hep kendi kurduğumuz sınırlarla doludur. Kendimizi aşmak için öncelikle zihnimizdeki engellerden arınmamız gerekir. Dövüş sanatında ustalaşmanın temel şartı budur. Hocam hareketlerimi okumanın hep çok kolay olduğunu söylerdi. Gerçekten de daha ben saldırıya geçmeden aldığım pozisyondan ne yapacağımı rahatlıkla anlar, beni hemen alaşağı ederdi. Her yanım sıyrık ve çürüklerle doluydu. Anlaşılan şu zihin meselesini aşmadan bana rahat yoktu.

 Doğanın dinginleştirici etkisi nedeniyle dağa tırmanmıştık. Daha bitmek bilmez yolu aşarken sabrım tükenme noktasına gelmişken gerisini nasıl başaracaktım? Bir kez daha deneyeceğim, tek geride kalan ben olamam. 

Ayaklarımı omuz genişliğinde açıp, kollarımdan birini bir duvarı tutuyor gibi ileri uzattım. Diğer elimi yumruk yapıp belimin arkasına yasladım. Gözlerimi kapattım, zihnimi boşaltmaya çalıştım. Bu kez sabırla, derin nefesler aldım. Uzaktaki şelalenin sesi, tenimde hissettiğim rüzgâr, güneşin göz kapaklarımı zorlayan baskısı yavaş yavaş kayboldu. Artık tüm duyularım kapanınca gözlerimi araladım. Önümde çeşitli katmanların iç içe geçtiği sonsuz bir boşluk uzanıyordu. Karanlığı yarıp geçen ışık hüzmeleri katmanları aşarken eğip bükülüyor çeşitli renklerde yansıyor, ardından ses titreşimlerine dönüşüyordu. Sarmal çizen bu titreşimler etrafa tarifsiz koku dalgaları yayıyordu. Olmayan bedenimle bir adım atmak istediğimde ışık hızıyla ilerleyebildiğimi fark ettim. Bu büyüleyici deneyim, içimdeki enerjinin sınırsızlığı başımı döndürdü. Ben sonsuzluğun bir parçası gibiydim. 

Hayır. Beni aşan bir şeyler var. Rahatsızlık hissi küçük bir leke gibi içimde büyüdü. Zihnimi fazla mı boşaltmıştım? Hiçliğe doğru çekiliyordum bu kez. Dur, dön artık! Şiddetli bir yer çekimine yakalanmış gibi düşmeye başladım. Çırpınmak yerine kendimi çuval gibi serbest bıraktım, düşüşü kabullendim. Bu his gerçekten güzeldi.

Gözlerimi araladığımda nefes nefese kalmıştım. Yere kapaklanıp burnumu incittiğim yetmiyor gibi hocam önce şaşkınlıkla beni süzmüş sonra gülmeye başlamıştı. “Sıra dışı, tek kelimeyle mükemmel.” Benimle dalga mı geçiyor emin değilim ama geri döndüğüm için rahatlamıştım. “Bunun neresi sıra dışı? Beynim yanacaktı az daha,” diye homurdandım. Burnum çatlamış olabilir mi? Beni hiç işitmemiş gibi yerdeki kılıcı alıp uzattı. “Hadi, birlikte görelim.”

“Daha ne göreceğiz acaba?” Neyse ki aklımdan geçen diğer şeyleri içimde tutabildim. O ise hiç istifini bozmadı. “Başardın, inan bana. İyisin iyi, hadi kalk.” Burnumdan sızan kanı sildim, ayağa kalktım. Çatık kaşlarıma karşılık onun bakışları yumuşaktı. Az önceki alaycı halinden eser yoktu. Uzattığı kılıcı tuttum, sıkıca kavradım. 

İşaretiyle birlikte kılıç talimine başladık. Daha ilk anlarda bedenimin öngörülemez bir uyumla hareket ettiğini sezdim. Rüzgârın esiş yönü, zeminin eğimi, güneşin açısı, hangi kaslarımı nasıl kullanacağım, en uygun vücut duruşu, rakibin açığını hesaplama gibi tüm detaylar anında zihnime akıyor, bedenim kendiliğinden hareket ediyor gibiydi. Aklımdan geçenlerin hızına kendim de yetişemiyordum. Her şeyi akışına bıraktım, kusursuz bir dövüş ritmi tutturmuştum. Hocamı yavaş yavaş geri çekilmek zorunda bıraktım. Sonunda kılıcı elinden düştü. Gülümsedi, takdir dolu bakışları samimi görünüyordu. “Başardın,” dedi bir kez daha.


20 Ekim 2024 Pazar

Konya Kitap Günleri

 


 Bugün plan yapıp Tefrika ile kitap bakmaya gittik. Bazı istediğim yayınevleri yoktu ama yine de güzel bir etkinlik oldu. Fiyatlar ise pek uygun değildi o yüzden az kitap aldım. Böyle etkinliklerde biraz indirim olsa iyi olurdu.

 Tarık Tufan'ın imza günü vardı ama konuşma da yaptığı için geç vakte sarkınca imzalatmadan döndük biz. Neyse ki instagramdan takip ettiğim yerli John Wick'in (Ömer Aslan) imza günü de aynı saatlerdeydi. Sıraya girip kitap imzalattım, fotoğraf çekindik. Nazik, güler yüzlü biri. Ben de kendi kitabımı hediye ettim, mutlulukla karşıladı. Fazla kitap alamasam da güzel bir gün oldu. Benimle gelen canım arkadaşım tefrikaya da teşekkür ederim. ☺️🌺







17 Ekim 2024 Perşembe

Memories of the Alhambra (Dizi)

 


 Günümüzde teknolojinin geldiği yeri yansıtması açısından güzel bir dizi olmuş. Ben de severek izledim, sardı bayağı. Oyuncu kadrosu da iyiydi.

 Bir teknoloji şirketinin yatırımcısı Yoo Jin Woo aldığı bir telefon ve mail üzerine aceleyle İspanya'ya gelir. Kendisine söylenen pansiyona yerleşir. Telefon eden genç artırılmış gerçeklik oyunu tasarlamıştır ancak başı dertte olduğu için Yoo Jin Woo ile bir daha iletişime geçemez.

 Yatırımcı bu süreçte oyunu kendi test eder ve gözlerine inanamaz. Her şey o kadar gerçekçidir ki oyuna bayılır. Ancak bir sorunu vardır, eski arkadaşı, şimdiki düşmanı da oyunun peşindedir. Yoo Jin Woo oyunu tasarlayan genci bulup anlaşma yapmayı hırs haline getirir ve oyunda hızla ilerleyip seviye atlamaya başlar. En büyük sorunla da bu şekilde karşılaşır. Oyunda ölümcül bir hata vardır, Yoo Jin Woo'nun hayatta kalmak için çok çabalaması, oyunun detaylarına hakim olması gerekmektedir. Dahası iş hayatı da çıkmaza girer, kendisine inanacak birilerini bulmakta zorlanır.

 Dizi genel olarak heyecanlıydı, bazı kısımlar uzatılmış gibi gelse de kurguyu sevdim. Bu tarz oyunlar günümüzde gittikçe daha yaygın hale gelirken kişinin ruh sağlığı üzerindeki etkileri de azımsanmayacak seviyeye geldi. Dizide oyun bağımlılığı yanında, hatalı programların neye mal olabileceği ve çözümünün kolay olmadığı üzerinde de durulmuş. Tabii bazı sahneler abartılı olsa da karakterin çaresizliği ve çabası izleyiciye geçiyor. Defalarca ölümden dönüyor ama pes etmiyor. Sadece kendisinin şahit olduğu şeyleri kanıtlamanın zorluğuna rağmen akıllıca hareket etmesi dikkat çekiciydi. Dizide aşk hikayesi de vardı ama oyundan kurtulmak ön plandaydı. İspanya'da çekilen mekanları sevdim. Finali daha uzun olabilirdi, sanki devamı gelecek gibi bitirmişler. Yine de sevdiğim diziler içinde yerini aldı. 



14 Ekim 2024 Pazartesi

Yerdeniz Büyücüsü (Kitap)

 


 Seri olduğunu fark etmeden almıştım, neyse ki ilk kitabı almışım. :)

 Hikaye bir çocuğun, yaşadığı yerde büyücülerin ünlü olmasıyla da, bir takım yetenekler göstermesi ile başlıyor. Çocuk kısa sürede dikkatleri çekince bilge biri kendine gerçek isim verir. Kişinin gerçek ismini aldıktan sonra bunu herkesten saklaması çok önemlidir çünkü kendini ancak bu şekilde koruyabilir.

 Ged, öğrenmeye aç, azimli biridir. Gençlik hevesi ile bazı uyarıları görmezden gelir. Gittiği okulda hızla yükselir ancak başına büyük bir dert alır. Gururu ve kendini kanıtlama çabası yüzünden olmayacak bir işe kalkışmıştır. Bundan sonra korku ve tedirginlik içinde yaşar, kendisini kurtarmanın yollarını arar. Diyar diyar dolaşır, denizler aşar.

 Kitabı çok severek okudum. Biraz masalsı yanı vardı aynı zamanda gizemli ve ders verici. Ged karakterini çok sevdim. Sahip olduğu güçle ve öğrendiği her yeni büyüyle adeta başı dönüyor ve sonrasında hayatını karartacak bir pişmanlık yaşıyor. Her şeye rağmen direnmeyi ve çözüm aramayı sürdürdü. Yazarı ilk kez okudum ve üslubunu çok sevdim. Kitaba başladığım anda güzel atmosferi beni içine çekti hemen. Serinin kalan kitaplarını da okumak istiyorum. Kitapta daha fazla karakter ve macera görmek isterdim. Her şey Ged'in etrafında dönüyor. Bölüm başlarındaki tatlı resimleri de sevdim.


Büyücü olarak doğmuş birinin aklını karanlıkta bırakmak tehlikelidir.

O, senin kibrinin gölgesi, senin yarattığın bir gölge. Bir gölgenin adı olur mu?

Kim bir adamın ismini biliyorsa, onun hayatını avuçlarının içinde tutuyor demektir.

Ya tepeden aşağıya ölülerin ışıksız şehirlerine ve çorak topraklarına gidecek, ya da şekilsiz şeytani şeyin kendisini beklediği duvardan atlayarak, tekrar yaşama dönecekti.

Kötü niyet, kötü sonuç doğurur. Ben buraya çekilmedim; itildim. Beni buraya iten güç beni yok etmeye çalışıyor.

Kötülerin teslim olmamış ruhları ele geçirmeleri çok zordur.





Pir-i Lezzet (Kitap)

  Kitap oldukça ilgimi çekti. Hikaye bir beyin konağında verilen ve saraydan önemli isimlerin teşrif ettiği bir ziyafetle başlıyor. Sofrada ...