27 Kasım 2021 Cumartesi

Muhteşem Kraliçe (Queen Seon Deok) - Dizi Tanıtımı

 

 Uzun süredir bu dizinin tanıtımını yapmak istiyordum. Aslında tekrar izledikten sonra bu yazıyı yazmayı planlıyordum ama sürekli başka şeyler çıkıyor, fırsatım olmadı. İleride tekrar güncellerim belki. Muhteşem Kraliçe' yi ilk kez TRT-1' de izlemiştim. En sevdiğim dizi diyebilirim. Aslında en sevdiğim birkaç dizi daha var, ayıramıyorum birbirinden. :) 






Bölüm Sayısı: 62

Yayın Yılı: 2009

Oyuncular: Lee Yo Won, Ko Hyun Jung, Kim Nam Gil 


Konusu 

 Dizi tarihi bir dizi ve gerçek karakterlere dayanıyormuş. Kralın ikiz bebekleri olacaktır. Ancak sarayda Lady Mishil gibi güçlü bir rakibi vardır. Ve ortalarda dolanan ikizler üzerine kehanet yüzünden bebeklerin canından endişelenen kral kızlardan biri doğunca onu bir hizmetçiye verip uzaklara gitmesini söyler. Bu şekilde aradan yıllar geçer ve ana karakterimiz Deokman saraydan uzakta büyür. Günün birinde gerçekleri öğrenerek saraya dönmeye çalışır. Ancak işi çok zordur, Lady Mishil ve yandaşları her şeyde söz sahibidir. Deokman erkek kılığına girip orduya dahil olur. Yavaş yavaş kendisi de taraftar toplar ve kraliçe olarak başa geçeceği güne hazırlanır. Bu sırada garip biriyle yolları kesişir. Deli dolu, aklı bir karış havada olan Bidam kadına hayrandır ve o kraliçe olduğunda bile samimi davranmayı bırakmaz, araya hiç resmiyet koymaz diğerleri gibi. Kimse artık kadına ismiyle hitap edemezken o istediği gibi davranmaktadır. Kader ağlarını örer ve hiç planda olmayan şeyler gerçekleşir. 

İzlenimlerim

 Dizi boyunca kraliçe ve Mishil' in soğuk, sıcak bütün savaşlarına şahit oluyoruz. İkisi de çok zeki olduğu için sevmediğim halde Mishil' a hayranlık duyduğum anlar oldu. Kötü de olsa karizmatik bir karakterdi. İkisinin de arkası ve güçleri sağlamdı. Yushin karakterini anmazsam olmaz, ordudayken kraliçeyi fark edip koruyan kollayan biriydi, adeta onun sağ kolu oldu, hep yanındaydı ama resmi şekilde. İlk izlediğim zamanlar Bidam hayranı olarak sosyal medyada Yushin tarafları ile tatlı tatlı atışırdık kraliçeyi hangisi daha çok seviyor, onu kim hak ediyor diye. :)

 Genel olarak olay örgüsü, savaşlar, karakterler iyi planlanmıştı. Hiç sıkılmadan 62 bölümü izlediğimi hatırlıyorum. Oyuncular da çok başarılıydı. O tarihi atmosferi iyi yansıtabildiler. Müzikleri zaten harikaydı. Finali benim için çok üzücüydü. En sevdiğim karakter her şeye rağmen Bidam oldu. Çünkü doğal, içten, komik, öfkeli, duygusal, cesur, tüm özellikleri barındıran şaşırtıcı biriydi. Kim Nam Gil bu rolü çok iyi yansıtmıştı. Dizinin en sevdiğim yönlerinden biri replikleriydi. Hatta bir kısmını hatırladığım kadarıyla yazayım.

 Yüce amaçlar kestirme bir yol olmadığı için yücedir.

 Çölde gözyaşı çabuk kurur.

Yeterince güçlüysen savaşırsın, savaşamazsan savunmaya geçersin, savunamazsan teslim olursun, teslim olamazsan da yürüyerek ölüme gidersin.  

 Sadece dudağının kıyısıyla gülümsersen çok daha güçlü görünürsün. 

 Ustasının Bidam' a dediği bir söz vardı. Yanlış hatırlamıyorsam şöyleydi ve adam çok da haklıydı sözlerinde: Kabzası olmayan keskin bir kılıç gibisin, seni tutan yalnızca kendini yaralar.


 Bunu koymasam olmazdı. Bu müzik aklıma hep Bidam' ı getiriyor, izleyiniz. :))



24 Kasım 2021 Çarşamba

Savaş Çığırtkanı 2- 21.Bölüm (Roman)



 

BÖLÜM 21

 

Hayal Kırıklığı- Butah

 

Sabahın erken saatlerinde uzaklarda öten horozun sesiyle uykusundan uyandı Serenay. Kendini yataktan kazırcasına zar zor kalktı. Perdeyi açıp gün ışığının içeri girmesine izin verdi. Gözü yeşil tepelere takıldı. Manzara eskisi kadar hayat dolu, huzur verici görünmüyordu. Savaşın etkilerini tam olarak üzerinden atabilmiş değildi. Giyinip merdivenden aşağı inerken evi saran mis gibi ekmek kokusu ne kadar acıkmış olduğunu hatırlattı.

“Uyandın demek. Gel kahvaltı yapalım,” dedi Beyaz. Kadın masayı güzelce donatmıştı.

Yazel çoktan kahvaltısını yapmaya başlamıştı. Savaş nedeniyle kapanan okullar yeniden açılıyordu. Ablasıyla göreve gittiği için derslerden geri kalmıştı, bu yüzden çok çalışıp diğerlerine yetişmeliydi. Serenay masaya oturduğunda Yazel son lokmayı ağzına atıp aceleyle masadan kalktı, çantasını aldı. “Görüşürüz, geç kalıyorum.”

Ona çok uzun gelen aradan sonra okula  dönen Yazel heyecanlıydı. Seyahate çıktığında yaşadıklarını, gördüklerini arkadaşlarıyla paylaşmak için sabırsızlanıyordu. Yolda giderken Har’ ı görünce elini kaldırıp neşeyle ona seslenmek istedi ancak kolunu fark edince donup kaldı. Kolunu nasıl kaybettiği sorusu zihninde yankılanıp duruyordu. Har’ ın okulu bırakmış olabileceğinden endişelenerek yanına koştu.

“Har, nasılsın? Ne oldu böyle?”

“Dazzap’ ta kurtlar saldırdı,” dedi Har. Normalde de az konuşan Har artık daha mesafeli ve durgun görünüyordu. Yazel onun içindeki sıkıntının izlerini yüzünde görebiliyordu. “İnanamıyorum, çok kötü,” dedi. Har cevap vermedi, Yazel onun adımlarına uyarak yanında yürümeyi sürdürdü. “Okula mı gidiyorsun sen de?”

“Henüz dönmek istemiyorum. Ablamı savaşta kaybetmişken ve bu haldeyken ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”

“Ah, bilmiyordum. Çok üzüldüm.”

Yazel arkadaşını nasıl teselli edebileceğinden emin değildi. İkisi de sessizce yürümeye devam ettiler. Yazel’ in okulla ilgili duyduğu heyecan yerini üzüntüye bırakmıştı.

Öğleden sonra Serenay hazırlanıp evden ayrıldı. Verda Karta’ daki hastaneye nakledilmişti. Birkaç kaburgası kırıktı ama iyi olacaktı. Serenay onun için hazırladığı meyve sepetiyle patika yoldan aşağı doğru ilerledi. Uzun yeşil bir eteğin üzerine siyah şifon gömlek giymişti. Ensesinde topuz yaptığı saçlarıyla asil bir görünüme sahipti. Karşılaştığı birkaç kişiyle selamlaştı. Bir kadın Serenay’ ı iyi gördüğü için sevinmiş, sarılmıştı. Bir çocuk koyunları otlatmak için yamaca götürüyordu. Uzaklarda iki geyik kavgaya tutuşmuş, sahibi onları ayırmaya çalışıyordu. Serenay tüm bunları izlerken ne güzel bir yerde yaşadığını düşündü bir kez daha.

Şehre girdiğinde ilk dönemece varmıştı ki koşan bir çocuk Serenay’ a çarptı. Elindeki sepetten düşen bazı meyveler yere saçıldı. Çocuk özür bile dilemeden gözden kayboldu. Serenay anlayışla başını iki yana salladı ve düşen meyveleri toplamak üzere eğildi. Yuvarlanarak birkaç metre öteye giden elmaya uzanacağı sırada birisi ondan önce elmayı aldı. Serenay başını kaldırıp bakınca elindeki kırmızı elmayı kendine uzatan Krazu ile burun buruna geldi. Şaşkınlıktan öylece bakakaldı, Krazu ise gülümsüyordu.

“Demek buralarda yaşıyorsun? Sonunda buldum seni.”

“Sen gitmemiş miydin?” dedi Serenay heyecan içinde. Krazu’ nun elindeki meyveyi alıp sepete koydu.

“Biraz yürüyelim mi? Konuşmak istediğim şeyler var.”

“Olur.”

İkisi birlikte kırlara doğru ilerledi. Serenay Krazu’ nun şu an yanında olduğuna inanamıyordu, onu bir daha göremeyeceğini düşünmüştü. Usul usul esen rüzgar ve çimenlerin taze kokusu içini ferahlatıyordu. Krazu sakince konuşmaya başladı. “Nasıl başlasam bilmiyorum, seni gördüğüm ilk anda sanki kafamda kuş cıvıltıları yankılanmaya başladı. Böyle bir hissi ilk kez yaşıyordum. Ve limanda tekrar karşılaşınca bunun bir tesadüften öte olduğunu düşünmeye başladım. O günden beri hep seni düşünüyorum. Nasıl biri olduğunu, hayallerini, nelerden hoşlandığını... Savaşta başta ayrı saflarda olsak da sana bir şey olacak diye çok korktum. Savaş boyunca gözlerim hep seni aradı. Sonunda her şey bittiğinde ülkeme dönecekken yapamadım, seni tekrar görmeden, hislerimi açıklamadan gidersem bunun ikimize de haksızlık olacağını düşündüm.” Krazu durup kıza baktı. “Ben seni çok seviyorum.”

Serenay, Krazu’ nun itirafı karşısında yüzünün kızardığını hissetti. “Bu, biraz ani oldu. Ben şaşkınım,” dedi. “Aceleci olduğumun farkındayım. Birbirimizden uzakta yaşıyoruz, şimdi söylemezsem bir daha ne zaman fırsat bulurdum bilmiyorum. Eğer benim için umut varsa hemen öğrenmek isterim, yoksa gidip bir daha karşına çıkmayacağım.”

Krazu’ nun kararlı bakışları ve samimi sözleri karşısında Serenay ona bir cevap vermek zorunda hissetti. “Aramızda çok mesafe olsa da seni gördüğümde titreyen kalbime engel olamıyorum. Gittiğini düşündüğüm andan sonra sahip olduğum değerli bir şeyi kaybetmiş gibi hissettim.”

Krazu mutlulukla aniden kıza sarıldı. Serenay yine ilk karşılaştıkları andaki gibi kuş cıvıltılarını işitiyordu. Krazu sonra yavaşça geri çekildi. “Affedersin, kendimi tutamadım. Sen bir yere mi gidiyordun?”

Bir süre sonra ikisi hastaneye doğru yola çıktı. Krazu yol boyunca konuşmayı ihmal etmedi. Kendini Serenay’ a düzgünce tanıtabilmek istiyordu. Ailesinden, geçmişimden, şu ana dek neler yaptığından bahsetti. Arada Serenay’ a da sorular yönelterek onun hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyordu.

Ayda ikizinin başından hiç ayrılmıyordu. Savaşmasa da insanlara yardım edebilmek için kendini çok hırpalamıştı. Ölü ve yaralıları o halde görmek hiç kolay olmamıştı. Verda ziyaretine gelenleri görünce hem mutlu oldu hem şaşırdı. Serenay’ ın yanında yabancı birisini görmeyi beklemiyordu. “Bu Krazu, Libmons’ tan gelen bir savaşçı.” dedi Serenay.

“Anlıyorum, ziyaretiniz için teşekkür ederim,” dedi güçlükle doğrulmaya çalışan Verda. Serenay’ ın ruh halindeki değişim gözünden kaçmamıştı. Ancak birisi adına üzüntü duymadan edemedi.

İkisi kısa ziyaretin ardından ikizlere veda etti. “Dostlarının iyi olmasına sevindim. Hepimizden kayıplar oldu. Savaş daha fazla uzamadığı için şanslıyız,” dedi Krazu. Koridorda, insan kalabalığı içinde ilerliyorlardı. “Haklısın, çok şey atlattık. Hiç kolay olmadı. Herkes eski düzenine dönmeye çalışıyor. Sen ne zaman dönmeyi planlıyorsun peki?”

“Seni bırakıp gitmek kolay olmayacak benim için. Ama sık sık mektup yazacağımdan emin olabilirsin.”

O sırada yan koridordan çıkan Elbruz’ u görmediler. Annesinin ısrarı üzerine hastaneye kontrol için gelmiş olan Elbruz arkalarından bakarken az önceki sözleri işitmişti. Serenay’ ın yanındaki kişiye nasıl ilgiyle  baktığını görüyordu. İçinde bir şeylerin parçalandığını hissetti. Savaşta gri saçlı adamı birkaç kez uzaktan görmüştü ama onun Serenay ile ne ara bu kadar yakınlaştığını anlayamıyordu. Elbruz tüm enerjisi çekilmiş gibi hissetti. Yanlarına koşup kızıp bağırma dürtüsünü bastırdı, kederle sandalyelerden birine çöktü. Çocukluktan beri sevdiği Serenay’ ın onu hep arkadaş olarak görmüşken yeni tanıdığı birine ilgi duymasını haksızlık olarak görüyordu. Durumu hazmedebilmesi kolay olmadı. Her zamanki gibi hislerini kalbine gömecek ona bir şey belli etmemeye çalışacaktı.

Dışarı adım attıklarında Krazu fazla kalamayacağından bahsetti. “Babanı ve kardeşini daha önce gördüm ama anneni de tanımak isterdim.”

Serenay gülümsemeye çalıştı. “Annem biraz sert biridir. Senin Libmons’ ta yaşadığını öğrenirse eminim bu hoşuna gitmeyecektir. Daima yakınında olmamızı istiyor.”

“Hmm, öyle demek. O zaman onu seni ne kadar sevdiğim konusunda ikna etmem gerekecek.”

Elbruz annesine görünmeden hastaneden ayrıldı. Şimdi onun sorularıyla muhatap olmak istemiyordu. Bacağı yüzünden ağır adımlarla yürüdü. Yollar sanki daha da uzamıştı, yürüdükçe yerinde sayıyor gibiydi. Hayallerine yerleştirdiği kişi şimdi yavaş yavaş bulunduğu yerden siliniyordu. Kızgındı, küskündü, terk edilmiş gibi hissediyordu. Onu gördüğünde tepkisiz kalmayı başarabilecek miydi bilmiyordu. Dalgın halde yürürken bir at arabası az daha ona çarpıyordu. At sahibinin öfkeli sözlerine aldırış etmeden yürümeye devam etti.

Krazu ve Serenay vaktin ne kadar hızlı geçtiğini anlamadılar bile. Yerel yemeklerden yediler, panayırı dolaştılar. Krazu şık bir kolye alıp Serenay’ a hediye etti. “Bunu her gördüğünde beni hatırlarsın,” dedi kızın zarif boynuna takarken. Krazu sonra Serenay’ ı eve kadar bıraktı, vedalaştılar. “Güzel bir gündü,” dedi Serenay. Krazu çitlerin orada dikilmiş, ardına bakarak ilerleyen Serenay’ ı izliyordu. Hava biraz serinlemiş, rüzgar hızlanmıştı.

Serenay eve girdiğinde “Nerede kaldın kızım? Evin yolunu mu unuttun nedir?” diye söylenen kadının sesini işitti Krazu. “Anne işim vardı, affedersin. Kalan işleri ben hallederim.”

“Şu tepsiyi al mutfağa götür. Nasıl olmuş arkadaşın?”

“Kim? Ha, Verda mı? Çok iyi.”

Krazu gülümseyerek arkasına döndü. Daha fazla kulak misafiri olmamalıydı. “Seni özleyeceğim Serenay, en kısa zamanda tekrar görüşmek üzere,” dedi. Krazu’ nun sesini zihninde işiten Serenay’ ın yanakları al al oldu. Annesinin karşısında olduğu için heyecana kapılıp taşımakta olduğu tepsiyi yere düşürdü. Çay bardakları kırıldı. Beyaz yılmış halde söylenmeye başladı. “Yine sakarlığın tuttu. Aklın nerede bilmiyorum ki.”

Krazu patikadan aşağı inerken dayanamayıp güldü. Beyaz ile tanışmak için sabırsızlanıyordu. Sonraki ziyaretinde Butah’ ta daha çok vakit geçirmeyi planlıyordu.


20 Kasım 2021 Cumartesi

Savaş Çığırtkanı 2- 20.Bölüm (Roman)


 

BÖLÜM 20

 

Savaşın Ardından - Butah

 

Günler süren karanlığın ardından gün ışığına tekrar kavuşmak insan için tarifsiz bir duyguydu. Eski günlere dönmek yoğun bir  mesai gerektirecekti. Butah, savaşın merkezi olarak ağır hasar almıştı. Bir bakıma küllerinden doğacaklardı. Her yerde cenaze törenleri düzenleniyor, insanlar sevdiklerini uğurluyordu.

Alaz, Cender ve diğer ülkelerin ileri gelenleri saraya davet edildi. Herkes hem dostluklarını pekiştirmek hem de savaş sonrası durumu değerlendirmek istiyordu. Bu yüzden daveti geri çevirmediler. Sadece Dazzaplılar yas tuttuklarını, gitmeleri gerektiğini söyleyip ülkelerine doğru yola çıktılar.

Sarayda verilen yemekte uzun sohbetler edildi. Herkes endişelerinden, gelecek planlarından söz etti. Yardımcılardan Şeyad, çabaları için Cender’ i takdir etmeyi ihmal etmedi. Alaz içlerinden bir kısmının, özellikle Teulon ileri gelenlerinin, kendisine mesafeli olduğunu sezse de sesini çıkarmadı. Bunu hak ettiğine inanıyordu.

 Yemeğin ardından Garnap ve Mara bahçeye çıktı. Mara’ nın konuşmak istediği çok şey vardı ama Garnap’ ın bunalacağını düşünerek sessizliğini korudu. Kuş cıvıltıları eşliğinde çiçeklerle bezeli bahçede dolaştılar. “Şimdi ne yapacaksın? Kasabaya mı döneceksin?” dedi Garnap. Kuşların daldan dala atlayışlarını izleyen Mara bir süre düşündü. “Sanırım yapacağım daha iyi bir şey yok.”

“Meguan’ a gelmeyi düşünebilirsin belki. Benimle, yani bizimle gelirsen sarayda önemli bir konuma yükselebilirsin.”

“Sesin Muhafızı olduğum için mi bu teklif?” dedi Mara bir kaşını kaldırarak. Garnap ayağıyla toprağı eşelemeye başladı. “Şey, sadece o yüzden değil tabi. Uzun yıllar sonra seni gördüğüme sevindim. Gitmeni istemiyorum sanırım.”

Taş basamaklardan inerken ikisini gören Cender muzipçe gülümsedi. Yardımcılarıyla sohbet ederken gözü hep ikisindeydi. Garnap’ ın ilk kez bu şekilde sohbet ettiğini görüyordu. Gözlerindeki ışıltıyı fark etmemesi imkansızdı, yavaşça onlara doğru yöneldi.

“O zaman bu benden rahatsız olmadığın anlamına mı geliyor? Çocukken benden nefret ettiğini düşünürdüm,” dedi Mara. Beklenti içinde karşısındaki adama baktı.

“Çocukluk işte. O zamanki davranışlarımın anlamsız olduğunu kabul ediyorum.” Garnap önündeki gül dalını tutmuştu ki Cender’ i fark edince irkildi ve eline diken battı. Hemen elini çekip lidere döndü. Yüz ifadesinden Cender’ in ne diyeceğini az çok kestirebiliyordu. “Garnapımız Mara hanımı yanında istiyor gibi görünüyor. O, böyle bir şey istediğine göre gönlünü kaptırmış olmalı.”

Bu kadarını beklemeyen Garnap bir an ne diyeceğini bilemedi. O utanmış halde bakışlarını kaçırırken Mara gülümsüyordu. Mara liderlerin hep soğuk ve mesafeli olduğunu düşünürdü ama Cender’ in çizdiği profilin kafasındakiyle hiç alakası yoktu.

Lider imalı şekilde Garnap’ a bakış attıktan sonra Mara’ ya döndü. “Eğer dilerseniz orduma katılabilirsiniz. Sesin Muhafızlarının takdire şayan güçleri olduğu çok açık. Ve savaştaki yeteneklerinize de fazlasıyla şahit oldum. Sizi aramızda görmekten mutlu oluruz.”

“Övgünüz için teşekkür ederim. Bu çok ani oldu, bana düşünmem için zaman verin.”

“Peki, iyice düşünün,” dedi Cender ve zarif adımlarla diğerlerinin yanına döndü. Garnap hala sessizliğini korurken liderin arkasından bakıyordu, yine yapmıştı yapacağını. Mara ellerini arkasında birleştirdi ve çocukça bir neşeyle Garnap’ a yaklaşıp, yüzüne baktı. “Lider Cender bana reddedemeyeceğim bir teklifte bulundu. Sanırım hazırlanmaya başlamalıyım.” Garnap içtenlikle gülümsedi. Az önce tuttuğu gülü dalından koparıp Mara’ ya uzattı. “Çiçek verme sırası bendeydi.” Mara çiçeği alırken kendini tutamayarak güldü. “Unutmamışsın.”

Sarayda devam eden görüşmelerin ardından ülkeler birbirine daha ılımlı yaklaşmaya başladı. Savaşın bıraktığı izin hızla yok edileceğine, kalıcı barışın sağlanacağına dair birbirlerine söz verdiler. Bir yandan da yeni liderlerin kim olacağı konusunda meraklarını dile getiriyorlardı. Sulna onlara en kısa zamanda uygun kişinin seçileceğini söylüyordu. Aynı gün içinde herkes yavaş yavaş saraydan ayrıldı. Gece yarısı olduğunda hiç misafir kalmamıştı. Şeyad sarayın ne kadar da sessizliğe bürünmüş olduğunu fark etti. Canas’ ın onları nasıl enayi yerine koyduğunu düşündükçe siniri bozuluyordu. Öfkesi daha çok koşulsuzca ona güvendiği için kendisineydi. Liderlerin çıkıp halkı selamladığı balkondan dışarıyı izliyordu. Kısa sürede ne kadar çok şey yaşandığını yeni idrak ediyordu. Sıradaki liderler toplantısında bile çoğu lider değişmiş olacaktı.

Beyaz sabahtan beri bahçe işleriyle uğraşmaktan yorulmuştu. Alnındaki teri silip, aşağıdaki yola baktı. Savaş bitmişti ama beklediği kişiler hala dönmemişti. Kaç gündür doğru düzgün uyuyamamıştı. Kendini işe güce vurup kafasındaki olumsuz düşünceleri atmaya çalışıyordu. Güneşin altında iyice bunalmıştı ki uzaktan gelen at arabasını seçebildi. Merakla bahçeden çıkıp yola baktı. Bir süre sonra kendine el sallayan Yazel’ i fark edince elindeki çapayı fırlatıp onlara doğru koştu. Hepsine sağ salim kavuştuğu için sevinç gözyaşları döküyordu. Karan at arabasını durdurdu, aşağı indiler. “Sizi ne kadar merak ettim haberiniz var mı?” dedi Beyaz. Üçüne de sıkıca sarıldı. Kadın hem ağlıyor hem kızıyordu. “Neden bu kadar geciktiniz?” Kadının çıkışması bittikten sonra içeri geçip iyice hasret giderdiler.

Serenay evini çok özlemiş, buraya bir daha dönemeyeceğini düşündüğü anlar olmuştu. Karan olan biteni eşine anlatmakla meşguldü ama Serenay’ daki durgunluğu fark edince sormadan edemedi. “Aklın başka yerde sanki.”

“Tüm olanlar yıpratıcıydı. Herkes çok acı çekti. Ve yorgunluktan bitiyorum, biraz  dinlensem iyi olacak.”

“Haklısın kızım, geç odana dinlen,” diye araya girdi Beyaz. Ardından telaşlanarak aklına gelen soruyu sordu. “Elbruz nasıl? İyi, değil mi?”

“Onlarla beraber döndük zaten. Yaralanmıştı ama şimdiden iyileşmeye başladı,” dedi Yazel.

“Ucuz atlatmış, ziyaretine gitmek lazım,” dedi kadın düşünceli halde. Sonra mutfağa gidip yemekleri ısıtmaya koyuldu. Haftalar sonra ilk kez bir arada yemek yiyeceklerdi. Karan’ ın iş konusundaki endişelerini fark eden Beyaz ona çıkıştı. “Bugün otur oturduğun yerde. Bir sürü badire atlattınız, iş mi eksik kaldı şimdi?”

O gün hepsi düşünceler içerisindeydi. Yemek doğru düzgün boğazlarından geçmedi. Savaşta kimlerin zarar gördüğünü tam olarak bilmiyorlardı. Tanıdıklarından acı haber alma ihtimali bile onları geriyordu. Yaralılar çeşitli hastanelere aktarılmıştı, bir kısmının hayati tehlikesi sürüyordu.

Serenay odasına gittiğinde her yerin tertemiz olduğunu gördü. Evinin sıcaklığına kavuşmak onu mutlu etmişti. Aklı ise Krazu’ da kalmıştı. Bir kez bile doğru düzgün konuşma fırsatları olmamıştı. Onun öylece ülkesine dönmüş olduğunu düşününce içi burkuldu.

Tiran daha önce defalarca kapısını çaldığı ahşap evin önünde dikildi. Eli bir türlü tokmağa gitmiyor, içi içini kemiriyordu. Onlara Farak’ ı kaybettiklerini nasıl söyleyebilirdi. Yutkunarak, sıkıntı içinde kapıyı çaldı. Kapıda beliren elli yaşlarının başındaki kadın Tiran’ ı görünce sevinç içinde hemen sarıldı. “Ah döndünüz demek. Savaş bitti dediklerinden beri dönmenizi bekliyorduk.” Kadın etrafa bakındı ve oğlunu göremeyince yüzü asıldı. Tiran’ ın sessizce dikildiğini, yanağından süzülen yaşları gördü. Hemen orada dizlerinin üstüne çöküp ağlamaya başladı. Farak’ ın babası da kapıda belirdi, şaşkınlık içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Hep bir umutla oğullarını bekleyen aile yıkılmıştı. Tiran için de olan biteni anlatmak çok can yakıcıydı. “Özür dilerim,” diye tekrarladı defalarca. Farak’ ın annesi gözlerini sildi. “O seni çok severdi. Onun yerinde olsan aynı şeyi yapardın sen de. Kendini daha fazla üzme artık,” dedi. Kadının kalbi sızlıyordu ama bu durumda suçlu aramanın bir mantığı yoktu. Hiçbir şey oğlunu geri getiremezdi. Adam ise metanetli durmaya çalışıyordu. “Farak, hayallerinin peşinden gitti. Bir savaşçı hep ölüm riski ile yaşar. Kabullenmek zor olmuştu ama bu yolu seçtiğinde ona itiraz edememiştik. Onu kaybettik ama seni sağ salim gördüğüme sevindim. Bir oğlumuz da sensin sonuçta.”

Tiran, yoğun hisler içinde olduğu için ne diyeceğini bilemiyordu. Henüz kendi ailesini bile görmeye gitmeden buraya gelmişti. İnsanların durumu alttan alma çabaları onu daha da üzüyordu. Kızıp bağırsalar, öfkelerini kussalar belki daha rahatlayacaktı. Boğazına bir yumru oturmuş gibiydi, gözleri kan çanağına dönmüştü. Aileyle vedalaşıp yanlarından ayrılırken onlara Farak’ ın mezarını ziyaret edeceklerine dair söz verdi.

Barsuk Alev Soluyanları bir araya toplamıştı. Çok kayıp vermemişlerdi ama en güçlü adamlarından bir kaçı ölmüştü. Emrindekilere döndü. “Artık önümüze bakacağız. Büyük bir belanın kıyısından döndük. Kayıplarımızı asla unutmayacağız!” Barsuk’ un sözleri üzerine hepsi birden unutmayacaklarını haykırdı. Naraları ovadan uzaklara taşıyordu. Libmons’ a doğru yola çıkmadan önce Lider Alaz ile sohbet etmişlerdi. Barsuk bir süre lideri süzüp sözlerini sıralanmıştı. “Bundan sonra gözlerden uzakta yaşamayacağız. Sıradan insanlarla bir tutulmak, söz sahibi olmak istiyoruz.” Sakince dinleyen Alaz önerisinin makul olduğunu söyleyerek onları daha detaylı görüşmek üzere saraya davet etmişti. Yardımları için de teşekkür etmeyi ihmal etmemişti.

Butah’ taki davetten sonra yola çıkan Alaz kapalı at arabasında seyahat ediyordu. Başını geriye yaslamış düşünüyordu. Tamamen değişmiş halde ülkeye dönüyordu. Geçmişte yaptıklarının anlamsızlığını yeni fark ediyordu. Elini karnına götürdü, yarası hâlâ tam olarak geçmemişti, Canas’ ı düşündü. O, sergilediği yanlışların ardından son anda dönüş yapmıştı ama kendisinden geriye bir şey kalmamıştı. Acaba gerçekten pişmanlık duymuş muydu merak ediyordu.

Savaş sırasında Lazinka ile ilgili haberleri de işitmişti. Kardeşlerden biri onun yerini aldığına göre liderler arasında eskisi gibi gerilim olmayacağına inanıyordu. Lider Zorkan da artık yoktu. Tüm bu gelişmeleri algılamak zor geliyordu. O sırada yardımcısı Kinao’ nun sözleri dikkatini dağıttı.

“Efendim, Krazu neden bizle dönmüyor? Yani kendisine başka bir görev verip vermediğinizi merak ettim.”

Alaz dışarıyı izlerken yanıtladı. “Kişisel bir meselesi varmış. Benden bir süreliğine izin istedi.”

Saro savaşın ardından Elyama’ yı yalnız bırakmak istemedi. Birlikte çok kez ölümden dönmüş, birbirlerini korumuşlardı. Ayağını incitmiş olan Elyama’ ya evine kadar eşlik edecekti. Kadını nazikçe ata bindirdi ve gülümsedi. Elyama da düşüncelerini gözleriyle anlatır gibiydi. Bu nazik ve düşünceli adam her geçen gün kalbinde daha fazla yer ediyordu. Saro ata binecekken durdu, kadının elini tutup gözlerine baktı.

“Ben buraya yerleşmeye karar verdim. Meguan’ a dönmek istemiyorum, ait olduğum yer burası.”

“Onca yıldan sonra geri dönmek zor olmayacak mı?” dedi Elyama. İçten içe bu habere sevinse de Saro’ nun aniden tüm yaşamını etkileyecek bir karar almasına temkinle yaklaşıyordu.

“Senin yanında olacaksam nerede olduğumun bir önemi yok Elyama.”

Adamın sözleri karşısında mahcup hissetti Elyama. Kalp atışlarının duyulmadığını umuyordu. “Yanımda olman beni mutlu eder,” dedi içtenlikle. “O zaman ailenle tanışma onuruna da erişebilirim artık,” dedi Saro ata atlayarak. Elyama birden tedirgin hissetti. Babası kolay bir insan değildi. “Ne? Ne zaman? Hemen mi?”

Saro kadının haline gülmeden edemedi. “Sakin ol. Sen ne zaman uygun görürsen. Şimdi sıkı tutun belime, gidiyoruz.” Elyama belini tutunca atı sürdü. Geçtiği yerlerdeki harabe şehirler kadının içini sızlattı. Pek çok kişi yas içindeydi. İnsanların ruh halinden bunu çok iyi anlayabiliyordu. Çocuklar bile oyunu bırakmış bir işin ucundan tutmaya çalışıyordu. Gülümsemeler kaybolmuştu.

Ceddil birkaç gün sonra hastaneden ayrıldı. Yakınları onu yalnız bırakmamıştı. Fırsat bulduğu anda Yenira ile birlikte şehir dışındaki Berzab’ ın mezarını ziyarete gitti. Topladığı çiçekleri yavaşça toprağın üzerine bıraktı. “Elveda dostum, seni çok özleyeceğiz,” diyerek fısıldadı. Bir süre durup hüzünle mezara baktı, onla olan anılarını düşündü. Berzab en büyükleri olarak hepsine karşı anlayışlı ve merhametli olmuştu.  Şimdi onun gittiğine inanması zordu. Bir süre sonra geri döndüler.

Karanlık lideri yendiği için herkes ona minnet duysa da içindeki güç Ceddil’ i korkutuyordu. Ya o anda dostlarına bir zarar verse ne yapardı? Tüm bunları düşünmekten günlerin nasıl akıp gittiğini fark edememişti. Yenira onu teselli etmeye çalıştı. “Büyük tehlikeyi atlattığımıza göre artık belki bu gücün tekrar açığa çıkmaz.”

“Dediğin gibi olabilir mi gerçekten? O kadar tedirginim ki bu konuda ne yapacağımı bilmiyorum. Azaka şu ana kadar bana fazlasıyla yardım etti zaten.”

“Bekleyip, görelim bakalım.”

İkisi çardakta oturmuş çay içiyorken karşıdaki dağ manzarasını izliyordu. Azaka gelip yanlarına oturdu. “Sizi tanımak güzeldi dostlar. Ben kolay kolay bir yere bağlı kalamıyorum biliyorsunuz. Yol göründü bana artık.”

“Nereye gideceksin peki? Biraz daha kalsan olmaz mı?” dedi Ceddil.

“Size çok yük oldum. Tek başıma yaşamaya, özgürce dolaşmaya alışmışım. Beni anlayabildiğini umuyorum Ceddil.”

“Ceddil belki onla bir yolculuğa çıkmak sana iyi gelir. Hem uzaklarda biraz kafa dinlersin, hem de gücünün ortadan kalkıp kalkmadığını öğrenme fırsatın olur.”

Yenira’ nın önerisi üzerine ikisi de bir an ona bakakaldı. Sessizliği ilk bozan Azaka oldu. “Bence fena fikir değil, neden aklıma gelmedi? Hem yalnız kalmamış olurum, ne dersin Ceddil?”

“Yok olmaz. Başına yeterince dert açtım. Benim yüzümden her an diken üstünde olmanı istemiyorum.”

“Bu doğru değil. İyi düşün derim, senin de özgür ruhlu olduğunu biliyorum. Hem Yenira’ nın dediği gibi olursa korkacak bir şey kalmaz.”

Bir süre düşününce bunun mantıklı olduğuna karar verdi Ceddil. Zira son olaydan sonra herkes onu merak etmeye başlamış, kim olduğunu görmek için komşu şehirlerden ziyarete gelmeye başlamışlardı. Dışarıdan gelen sesleri işitince kafasını çevirip alçak duvarın ardına baktı. Yine hiç tanımadığı insanlar çeşitli yiyecek ve içecekleri yüklenmiş geliyordu. Yılmış halde kendini bıraktı. “Bunlardan kurtulamayacağım galiba. Yeter ya!”

Gıcırdayarak açılan bahçe kapısının sesi duyuldu. “Merhabalar efendim, Ceddil beyi ziyarete gelmiştik. Rahatsızlık vermedik umarım,” diye izin bile istemeden içeri daldı adam. Ardından da birkaç kişi onu izledi. Ceddil hiç onlardan tarafa bakmıyordu. Elindeki börek tepsisini bırakan saçları yeni kırlaşmaya başlamış adam ayağa kalkıp başıyla kendisine selam veren Yenira’ nın elini tuttu hemen. “Sayenizde lanet bir düşmandan kurtulduk, hayatımızı size borçluyuz.” Yenira’ nın konuşmasına fırsat vermeyen adam onu baştan aşağı süzdü. “Söylendiği kadar yakışıklı ve güçlü görünüyor gerçekten, değil mi?” diye arkasındakilere dönünce hepsi birden kafasını salladı. “Ama ben Ceddil değilim,” dedi Yenira sırıtarak. Yanında oturan kişiyi işaret edince yabancı bu kez onun eline yapıştı. “Doğru ya, sarışın demişlerdi. Birden aklımdan çıkmış. Umarım hediyelerimizi beğenirsin Ceddil Bey. Sizin gibi cesur biriyle tanıştığımıza memnun olduk.” Arkadakiler hepsi bir ağızdan “memnun olduk” diyerek tekrar etti.

 Ceddil istemeyerek de olsa kalkıp hepsini selamladı ve kısa bir sohbetin ardından onları uğurladı. İnsanların meraklı ve ilgili bakışlarından iyice huzursuz olmaya başlamıştı. Bir yandan belirsiz gücü nedeniyle korktuklarını da sezebiliyordu. Gelip diğerlerinin yanına oturunca Azaka’ nın böreklerden birini mideye indirmeye başladığını gördü. “Tamam, senle geliyorum. Gözlerden uzak kalmak, tanınmamak bana iyi gelecek.” Azaka lokmasını yutup gülümsedi. “Peki ama tüm bunlardan mahrum kalmak istediğine emin misin?” dedi donatılmış masayı göstererek. Ceddil’ in sert bakışları karşısında gülmeye başladı. “Tamam, şaka sadece. En kısa zamanda yola çıkarız.” “Doğru karar,” dedi Yenira onaylayarak.

14 Kasım 2021 Pazar

Savaş Çığırtkanı 2- 19.Bölüm (Roman)

 



BÖLÜM 19

 

Sona Doğru - Butah

 

Harula’ nın emrinin ardından tüm siluetler saldırıya geçti. İlerlemekte olan insan seli pek çok noktadan dağıtıldı. Savaşçılar olabildiğince onlara karşılık vermeye çalışıyordu. Harula yaşanan izdiham ve karmaşayı keyifle izliyordu. Bir süre sonra kendisi de savaşçıların üzerine yürüyüp saldırmaya başladı. Kılıcından çıkan yıldırım isabet ettiği kişileri yere serdi.

Garnap’ ın sesi alanda sürekli yankılanıyordu. Savaşçıları organize edip doğru şekilde yönlendirmeye çalışıyordu. “Sisle yıkananlar öne çıkıp aramıza perde örün! Algı Bozucular eş zamanlı harekete geçin, onları oyalayabildiğiniz kadar oyalayın!”

Cender, Garnap’ ın iyi iş çıkardığını düşünüp, onla gurur duyuyordu. Durum şu an aleyhlerineydi ama azmettikleri sürece başaracağına inanıyordu. Üzerine doğru gelen yıldırımdan yana atlayarak kurtuldu. “Ucuz atlattım,” diye söylendi. Bir fedainin koşarak üzerine geldiğini fark edince düşürdüğü kılıcını kapıp hemen savunmaya geçti. Kılıçları havada tokuştu fakat güçlü rakibini geriye itecek kadar enerjisi kalmamıştı. İki elini kullanamamak onu önemli ölçüde zayıflatıyordu. Fedai kılıcıyla gövdesine doğru baskı yaparken Cender geriye doğru düşmek üzereydi. Sonunda fedai onu sertçe itince sırt üstü yere düştü. Fedai kılıcını onun kalbine saplamaya çalıştı. Cender birden dönünce fedainin kılıcı toprağa saplandı. Bunu fırsat bilen Cender bacaklarını kullanarak silueti yere serdi ve onu ağır yaraladı.

Harula ileri doğru adım attığında deprem olmaya başladı. Dengesini sağlayıp da harekete geçmesi zordu. Fedailer de benzer durumu yaşıyordu. Tüm bunların yanılsama olduğunu bilen Harula çığrından çıkmaya başladı. Deprem o kadar gerçekçiydi ki sahte olsa da hareketlerini kısıtlıyordu. O sırada diğer savaşçılar ileri atıldı. Karanlık lider enerji toplayıp bir anda kılıcını yere indirince yerde oluşan derin çatlaklar  ve göçükler insan kalabalığını yutmaya başladı. Emir verdiği fedailer de aynı şekilde saldırıya geçti. Bu saldırının etki alanı genişti ama tekrar kullanılması zaman alacaktı.

Chitan, liderini kaybetmenin acısıyla tüm gücü ile savaşıyordu. Kuvvetli,  gözü kara biriydi. Başarılı hamleleri ile karşısına çıkan siluetleri kılıçtan geçirip sıradakine geçiyordu. İki eline de kılıç almış çaprazlamasına kesikler açıyordu. Dazzaplılarla birlikte yoğun mücadele veriyordu. Öfkeliydi, içindeki azap dinmedikçe rahat nefes alamayacaktı. Dazzap’ ın geleceği konusunda da endişeliydi. Lider Zorkan hiç evlenmemiş, çocuk sahibi olmamıştı. En yakını olan abisi de yıllar önce ölmüşken yerini alabilecek kimse yoktu. Kurtlar Dazzaplıların etrafında dövüşe devam ediyordu. Her ne zaman Harula’ nın üstüne yürüyecek olsalar Chitan ıslığı ile hepsini etrafına topluyordu. Şu ana kadar yeterince kurt ölmüşken onları doğrudan karanlık lidere yem edemezdi.

Etrafa dağılmış olan Alev Soluyanlar pek çok insanı kurtarmıştı. Mızraklarıyla fedaileri deşip geçiyorlardı. Bir kısmı ise feci şekilde yaralanmıştı. En yakın dostunu kaybetmek üzere olan Alev Soluyan üzgündü. Onun yanına çökmüş, rahat etmesi için başının altına yumuşak bir şey koymuştu.

“Dayan kardeşim, iyi olacaksın.” Gözleri nemliydi.

“İkimiz de kurtulamayacağımı biliyoruz.” Güçlükle konuşan adam kan içindeki karnını tutuyordu.

“Hiç gelmemeliydik buraya. Yardım ettiğimiz insanlar bile korku dolu gözlerle bize bakıyor. Bizi asla normal olarak görmediler.”

“Öyle deme. Bir çoğu ilk defa gördü bizi, şaşırmaları normal. Bundan sonra belki bir arada yaşarsınız.”

“Tamam, konuşup yorma kendini.”

Butahlı bir savaşçı onları fark edince yanlarına koştu. “Yakınlarda bir sağlık merkezi var. Hadi, onu götürelim. Belki hekim bir çare bulur.”

Alev Soluyan hemen kabul etti. Gözlerini silip dostunun taşınmasına yardım etti. Ne kadar çabalasalar da oraya ulaştıklarında yapılacak bir şey kalmamıştı. Butahlı savaşçı Alev Soluyanı teselli etmeye çalıştı.

Gözlerini araladığında yatıyor olduğunu fark etti Benay. En son ne olduğunu hatırlamakta zorlanıyordu. Başındaki sızı yüzünden oraya bir darbe almış olabileceğini düşündü. Etrafa bakındı ama yerde hareketsiz yatan birkaç kişi ve harabeye dönmüş yapılardan başka bir şey göremedi. Şimşekler savaşın şiddetini gösterircesine daha sık çakmaya başlamıştı. Tozu havaya kaldıran rüzgar ortama terk edilmişlik havası katıyordu. Benay zorlukla doğruldu. Yaşayan biri var mı diye insanları kontrol  etmeye başladı. O kadar halsizdi ki tekrar dövüşecek gücü ve isteği kendinde bulabileceğini sanmıyordu.

Aradan geçen zamanda savaşçılar Harula’ nın karşısında gerilemeye başladı. Harula’ nın almış olduğu yaralar ise onu çok da etkilememişti. İlk haline nazaran gücü azalmışsa da siluetler onu hep kollamaya devam ediyordu. Liroz şehrinden ayrılan siluet ve savaşçılar da zamanla savaş alanına geldi.

Boratak bir süre ara verip, bir şeyler yiyip  güç topladı. Harula gibi bir kan emici caninin hiç doğmamış olmasını diliyordu. Hayattaki tek amacı en üstün güç olmak ve öldürmenin zevkini tatmaktı. Böyle birinin ölümünün de çok çarpıcı olacağını hissediyordu.

Umutlar giderek azalmaya başladı. Cender her şeye rağmen bir türlü karanlık lideri durduramamanın ızdırabını yaşıyordu. O kadar çabalamış, o kadar kişiyi ikna etmişti ki şimdi onların ölümlerinin yükünü omuzlarında taşıyordu.

Berzab diğerlerine göre çok bitkin hissediyordu, sınırına ulaşmıştı. Yenira onu bir süreliğine uzaklaşması için uyardı. “Kendine bu kadar yüklenme. Git dinlen.” Berzab sonunda pes edip kenara çekildi. Dostları dövüşürken uzaklaştı ve yılmış haldeydi. Kaç saattir tek bir lokma yememişti. Uykusuzluktan ağrıyan gözleri göçmeye başlamıştı. Ağaçların arasında gölgelere çekildi. Başını çimenlere koyduğunda gözlerini daha fazla açık tutamadı. Tüm enerjisi çekilmiş gibiydi, kısa süreliğine uyuyacağına dair kendine söz vererek gözlerini yumdu. Ne kadar uyudu bilmiyordu ama savaşçılardan biri onu uyandırdı. Sesinde endişe vardı. “Hey, yaralı mısın?” Berzab doğrulup oturdu. “Hayır, iyiyim.”

“Kötü görünüyorsun. Al bunu ye.” Savaşçı elindeki bir parça somun ve kurutulmuş eti uzattı. “Biraz ileride yiyecek çadırı var, oradan aldım. Neden burada, tehlikeye açık bir de uyudun ki? Yaralı olduğunu sandım.”

“Sen Meguanlı olmalısın, teşekkür ederim,” dedi Berzab, adamın giydiği zırhı zar zor seçebiliyordu. Savaşçının uzattığı yiyeceği aldı ve “Burada olduğun için ne hissediyorsun? Yani bir Butahlı olarak merak ediyorum.”

“Sanırım olanlara rağmen Butah’ ta hâlâ ne aradığımızı merak ediyorsun.  Hepimiz sadece karanlık lidere karşı koymak için buradayız. Butah ya da başka yer olması fark etmezdi bizim için. Lideriniz her ne kadar büyük suç işlemiş olsa da burada olmaktan pişman değilim. Hep birlikte Harula’ yı yeneceğiz, buna inanıyorum.”

Berzab anladığını belirtircesine başını salladı. Bir şeyler yemek iyi gelmişti. Biraz uyuduğu için de kendisini daha iyi hissediyordu. Bir süre sonra ikisi de kalkıp kaldığı yerden devam etti.

Kazzam’ ın şiddetli darbelerinden nasibini alan fedailer birer birer devriliyordu. Kazzam eline bir balta geçirmiş, kütük doğrar gibi siluetlere savuruyordu. Kılıcını düşürdüğü siluet süzülürcesine gelip uzun parmaklarıyla boğazına yapıştı. Ürpertici temas yüzünden buz kesilmiş gibiydi. Karanlık, sonsuz bir kabusun içine çekiliyor gibiydi. Nefes alamaz hale gelince bir gayretle baltayı fedainin sırtına geçirmeyi başardı. Siluetin kalın, kabuğumsu parmakları gevşeyince tekme atarak onu kendinden uzaklaştırdı.

Özel güçlüler saldırılarını sürdürüyordu. Fedailer daha çok onların üstüne gidiyordu artık. Algı Bozucuların ve Sesin Muhafızlarının bir kısmı ölmüştü. Garnap için durumu idare etmek zordu. Fedailerin art arda gelen saldırıları düzenli çalışmalarını önlüyordu. Yorulmuştu ve bağırmaktan ses telleri ağrımaya başlamıştı. Onun yerini Mara aldı ve gerekli yönlendirmeleri yapmayı sürdürdü. “Algı Bozucular geriye çıksın, uygun anı kullansınlar. Sesin Muhafızları şimdi saldırsın.”

Mara Harula’ nın sesini taklit ederek fedailerin akıllarını karıştırmayı denedi. Gerçekten de geri çekilmelerini söyledikten sonra siluetler dövüşü bırakıp Harula’ ya doğru ilerlediler. “Şimdi!” diye bağırdı Mara ve Sesin Mahafızları saldırdı.

“Ne yapıyorsunuz? Saldırıya devam edin,” diye gürledi Harula. “Kafalarınızı karıştırmalarına izin vermeyin!”

Lider Alaz ve yanındakiler de mücadeleye kaldığı yerden devam ediyordu. Alev Soluyanlar kuru dalları mızrak gibi fırlatıyorlardı. Üstün hızları sayesinde çok kişiyi son anda ölümden kurtardılar. İçlerinden biri Harula’ ya kadar yaklaştı. Elindeki hançeri onun kalbine saplamak üzere atağa geçtiğinde fedailerin saldırısına uğradı. Her yerinde derin kesikler açılmıştı. Yere yığıldı, sadece siyah renkten oluşan gözleri açık kalmıştı.

“Hadi acele edin,” dedi Yenira kalabalığı yararak geçerken.

Azaka endişeli ve meraklı gözlerle etrafa bakınarak yürüyordu. “Savaşın başından beri sadece üçte birini haklayabilmişiz fedailerin. Ve onlar insanlar gibi yorulmuyor, acıkmıyor.” Azaka’ nın yüzü, saçları toz toprak içindeydi. Şu an yıkanıp, dinlenmeyi o kadar istiyordu ki hemen bu düşünceleri aklından uzaklaştırdı. Gevşeyecek vakti yoktu, önemli bir şeyler duyabilme ihtimali ile Harula’ yı dinlemeye koyuldu.

Koşarak ileri atılan Ceddil kamçılı topuzunu savurmaya başladı. Algı Bozuculara saldırmaya çalışanların arasına daldı. Özel güçlülere destek olmak için yanlarına gitmişlerdi. Sonunda Berzab da onları buldu.

Siluetlerin ani saldırısı sonucu her yere ateş topları fırlayınca küçük bir izdiham yaşandı. Ceddil yanlışlıkla başına darbe alıp kendini yerde bulunca içini bir öfke dalgası sardı. “İyi misin?” dedi Azaka. Ceddil’ in cevap vermek için birkaç saniye beklemesi pek hoşuna gitmemişti. Gözlerindeki ifade daha önce birkaç kez olduğu gibi değişmişti. Yarı gülümser hali, çılgın ve tehditkar bakışları... Azaka onun dönüşmemesi için savaş boyunca dibinden ayrılmamıştı. “Ceddil, kendini kaybetme.”

“Tamam tamam, her şey kontrolüm altında,” dedi Ceddil. Bunun üzerine rahatlayan Azaka siluetlere döndü. Yaptığı saldırı ile Yenira’ yı korudu. Fedailerinden bir kısmı Harula’ nın etrafını sarınca en kuvvetli saldırılarını yaptılar. Bazı yerler havaya uçtu, toprak adeta insanların üzerine yağdı. Yenira kendisine teğet geçen patlamanın şiddeti ile birkaç metre yükseldikten sonra yere çakıldı. Kalkmak istese de hissettiği acı ona engel oldu. Kalkan toz nefes almasını bile zorlaştırıyordu. Patlayıp duran ışıklardan düşmanın yıldırım saldırısına geçtiğini anladı. Güçlükle başını kaldırdı etrafa bakındı.

Saldırının ardından savrulup yere düşen Ceddil hiç acı hissetmiyordu. Kafası gidip geliyordu. Doğrulup kalktı ve ağır adımlarla ilerledi. Attığı her adımda karanlığa çekiliyor gibiydi. Adrenalini artmaya başlamıştı ve nerede olduğunu hatırlamaya çalışıyordu. Sebepsiz bir öfke onu kuvvetle sarmaladı. Bakışları yere kaydığında Berzab’ ı gördü. Bedeninin büyük kısmı toprağın altında kalmıştı. Garip bir açıyla duran boynunun kırılmış olduğu belliydi. O anda kan beynine sıçradı Ceddil’ in, sinirden tüm bedeni titriyordu. Öldürme arzusu tüm kontrolü eline aldı. Karşısında belirip endişeli halde kendine seslenen kişiyi tanımıyordu.

“Dur Azaka. Bırak, böyle kalsın.”

“Sen ne dediğinin farkında mısın Boratak?”

“Harula' yı yenmek için başka çaremiz yok.”

Kendini kaybetmiş halde ilerleyen Ceddil’ e bir taş fırlattı Boratak. “Hey, bu taraftan!” Ceddil yüzünde beliren damar şeklindeki izlerle çok ürkütücü görünüyordu. Başına çarpan taş üzerine Boratak’ a doğru yürümeye başladı. Bakışı bile Boratak’ ın renginin atmasına sebep oluyordu. Daha doğrusu yakından tanıdığı birinin bu kadar değişmesini dehşet verici buluyordu. “Yolu açın!” diye bağırdı Boratak.

Mara ilk kez Ölüm Neferi görmenin şaşkınlığını yaşıyordu. Az önce Boratak gelmiş, muhtemel değişime karşı onları uyarmış, planını açıklamıştı. Garnap da başıyla onaylayınca Mara insanlara seslendi.

“Ölüm Neferine yol açın. Karşısına sakın çıkmayın, çok tehlikelidir. Görevimiz onu fedailerden korumak!”

Kalabalık iki yana açılırken bir yandan da fedailere saldırmayı sürdürdü. Boratak taş fırlatarak Ceddil’ e sataşmaya devam ediyor, onu kendine çekiyordu. Durumu Harula da fark etti. Onlara doğru ilerlemeye başladı. Savaşçılardan bir kısmı ok ve mızraklarını fırlatarak karanlık lideri önlemeye çalıştı. Sisle Yıkananlar Harula’ nın etrafını sisle sardı. Harula öfke püskürüyordu adeta. Kalkanlı savaşçılardan birkaçı Ceddil’ in ilerisinde barikat kurup onu saldırılardan korudu. Cender hayret içinde olanları izliyordu.

Bir ateş topu barikatı aşıp Ceddil’ in tam yüzüne doğru ilerledi. Dumanlar içindeki elini kaldıran Ceddil elinin tersiyle vurup ateş topunu geriye fırlattı. Yaşanan kaos onu iyice sabırsızlandırdı, koşmaya başladı.

“Kaçın!” diye yakındaki insanları uyardı Boratak. Kendisi de hızla Harula’ ya doğru koştu. Boratak’ a kafasını takan Ceddil süratle koşuyordu. Gözü şu an başka şey görmüyordu. Yorgun haldeki Boratak ise mesafe kapandıkça geriliyor, zamanında yetişebilmeyi diliyordu. Nefes nefese kalmıştı. Fedailerin saldırısı ile sislerden çıkan Harula kılıcını Ceddil’ e doğrulttu. Biriktirdiği karanlık enerjiyi serbest bırakınca Ceddil birkaç metre geriye fırladı. Biraz canı yanmıştı ama kedi gibi ayakları ve ellerinin üstünde durmuştu. Bakışlarındaki vahşilik yırtıcı bir hayvanınki gibiydi. Gözü iyice dönmüş halde Harula’ ya doğru fırladı. Bu durum karanlık liderin hoşuna gitmedi, onun gücü hakkında yeterince şey bilmiyordu. Ölüm Neferinin nasıl bu kadar güçlü olabildiğini anlamıyordu. Değişik saldırılarını arka arkaya yaptı. Sesin Muhafızları uzaktan da olsa Ceddil’ in korumak için sesle saldırdı. Algı Bozucular da kısa süreliğine siluetlerin saldırılarını önleyebildi.

Ceddil karanlık lidere çok yaklaşmıştı. Harula kılıcıyla tekrar saldırdığında ıskaladı. Kafasındaki rahatsız edici gürültüler yüzünden başı çatlayacak gibiydi. Beyninin içinde bir zonklama hissediyor, odaklanma sorunu yaşıyordu. Ceddil bir anda karanlık liderin boynuna yapıştı. Ellerini saran dumanlar daha da çoğaldı. Ellerini sıktıkça Harula nefessiz kaldı, renkten renge girdi. Onun acısını hisseden siluetler aynı anda Ceddil’ in üstüne çöktü. O kadar çoklardı ki artık Ceddil gözden kaybolmuştu.

“Eyvah,” diye düşündü Boratak. Ceddil’ i koruyamamışlardı. Kendi elleriyle dostunu onların içine atmıştı. Endişe içinde izlerken dudaklarını kemirdi, gözleri dolmaya başlamıştı. Her şey o kadar kısa sürede gelişmişti ki ne yapacağını bilemez haldeydi. Siluetlerin kulak tırmalayan haykırışları etrafı sarınca hayrete düştü.

Ceddil zor da olsa Harula’ nın boğazını ve iç organlarını patlatmıştı. Kendine saldıran bazı siluetleri de etkisiz hale getirmişti. Cansız haldeki Harula’ yı yere bırakırken enerjisi bitmeye başlamış, öfkesi sönmüştü. Elleri ve yüzü kan içindeydi. Ellerine yapışan et parçalarını kıyafetine sildi. Harula ölünce elindeki mührün silinmesi ile siluetler acı çekmeye başlamıştı. Yavaş yavaş her biri yere düştü, ölmeye başladı.

Ceddil’ in yaşadığını gören Boratak derin bir nefes aldı. Farklı duygular içerisindeydi, kalbi deli gibi atıyordu. Ceddil’ in  yaralı olduğunu fark edince hemen yanına koştu. Ceddil ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Birden canı yanmaya başladı, öne doğru attığı adımla dengesini kaybetti. Yere düşmeden hemen önce Boratak ve Azaka onu yakaladı. “Birkaç yerinden yaralanmış ama iyi olacaktır,” dedi Azaka. “Korkuttun bizi,” dedi Boratak. Ceddil yanıt veremedi, bilinci kapanıyordu.

Çadırların yanında dövüşü sürdürenler siluetler aniden yere düşünce gözlerine inanamadılar. Elbruz güç bir durumda kaldığı için rahatlamıştı. Tiran ne yapacağını bilemeyerek ona sarıldı. “Bitti galiba.” Kendini yavaşça yere bıraktı. Karan nefes nefese kalmış, şaşkın halde etrafa bakıyordu. “Harula yenilmiş olmalı,” diye tahmin yürüttü Krazu. Koltuk değneği ile ilerlemeye çalışırken Karan ona yardım etti. “Umarım dediğin gibidir.”

Her şeyin bu şekilde sonlanmasına inanamadı insanlar. Karanlık lider ve fedaileri yoktu artık, savaş bitmişti. Savaşçıların bir kısmı olduğu yere çöktü, kurtlar ulumaya başladı. Karanlık çekilip, güneş tekrar yüzünü gösterince çoğu kişi mutluluk gözyaşlarına boğuldu.

Alaz hayret içindeydi. Yorgunluktan ayakta duracak hali yoktu. Yine de güneşin ısısını teninde hissedince enerjisi biraz arttı. Yeniden doğmuş gibiydi, kendine itiraf edemese de hiç umudu kalmamıştı. Yardımcılarını yanına topladı, dönüşe geçeceklerdi.

Ceddil gözlerini açtığında hekimi karşısında gördü. “Çok dayanıklıymışsınız. Bu yaralara rağmen çabuk toparlandınız. Herkes sizi bekliyor,” diye gülümsedi kadın. “Ne oldu bana?”

“Önce sizi dışarı çıkarayım. Kendiniz öğrenin.”

Ceddil kafası karışmış halde kadının yardımı ile ayağa kalktı. Hastanenin dışına çıktıkları anda kalabalık onu alkışlamaya, tezahürat etmeye başladı. En önde duran Yenira, Boratak, Azaka yüzlerinde buruk bir gülümseme ile yanına geldiler.

“Seni tehlikeye attığım için affet beni. İyi olmana sevindim,” dedi Boratak.

“Sen Harula' yı yendin, gururumuzsun,” dedi Azaka sırtına vurarak.

Yenira sessizliğini koruyordu. Ceddil şaşkın olmasına rağmen dostlarının tavırlarından olumsuz bir şey seziyordu. “Sizde bir hal var. Berzab görünmüyor, nerede o?” Herkes bakışlarını kaçırınca ne olduğunu anlamıştı. Elini başına götürüp, iç geçirdi. “Çok iyi biriydi be. Off,” diyebildi sadece.

8 Kasım 2021 Pazartesi

Savaş Çığırtkanı 2-18. Bölüm (Roman)



BÖLÜM 18

 

Düşüş - Butah

 

Canas’ ın sözleri üzerine Harula hiddetlendi. “Sen beni tehdit edebilecek konumda değilsin! Küçük bir çabam yeter seni ölüler alemine yollamaya.” Canas’ a doğru ilerleyen Harula attığı her adımda yeri sarsmak ister gibiydi. Kinin vücut bulmuş haliydi kendisi. İlk hamlesini yapmak üzere harekete geçtiği anda Canas görünmez oldu. Harula burnundan soluyordu. “Benden kaçamayacaksın küçük sıçan, daima ensende olacağım.”

Canas koşmaya başladı. Kılıcını tam indireceği sırada Harula bu hamleyi durdurdu. “O kadar gürültücüsün ki seni fark etmemek imkansız,” dedi ve kılıcını sertçe indirdi. Iskalayınca sabırsızlandı, Canas çoktan uzaklaşmıştı.

İkisi arasında seri bir mücadele başladı. Canas görünmezliğin verdiği üstünlüğü yeterince kullanamıyor, Harula’ nın etrafını saran fedailerle de mücadele ediyordu. O kadar öfke doluydu ki karanlık lideri indirmeden pes etmeye niyeti yoktu. Ancak günlerdir savaştığı için gücünün etki süresi kısalmıştı.

Krazu ilaçların etkisiyle birkaç saattir uyuyordu. Gerekli müdahaleler yapıldıktan sonra bacağı iyileşmeye başlamıştı. Yine de henüz kendisini zorlamasına izin verilmiyordu. Gördüğü rüyanın etkisi ile alnında terler birikmişti. Sık sık savaşa dair rüyalar görüyor, kaosun ortasında oradan oraya koşuyordu. Herkes bir bir ölürken izlemekle yetiniyordu. Bir gürültü kopunca ve haykırışlar yükselince sıçrayıp uyandı. “Düşman saldırıyor!” diye bağırdığını işitti birinin. Hemen örtüyü üstünden atıp doğruldu. Yatağın kenarındaki koltuk değneğini kolunun altına sıkıştırıp dışarı çıktı.

İnsanlar telaş içinde dev çadırlardan dışarı fırladı. Olan bitenden habersiz ağır yaralılar ise derin bir uykudaydı. Etrafı saran fedailerden bazıları çadırları yıkmaya çalışıyordu. Sağlık görevlileri insanları bir an önce çıkarmak için etrafta dört dönüyordu. Kısa süre sonra çadırlardan biri yakıldı.

Siluetleri ilk kez görenler şaşkındı. Onlar yaralı halde yatarken dışarıdakilerin nelerle mücadele ettiğinin yeni farkına varıyorlardı. Bir kısmının içini ürperti sardı. Bir kabusu yaşamaya başlamış gibiydiler.

Elbruz ve Tiran ilk şaşkınlığı atınca insanlara yardım etmeye başladı. Bacağının üzerine bastıkça canı yanıyordu Elbruz’ un. Tökezleyerek de olsa koşuyor, yıkılan demirlerin altında kalanları çıkarmaya çalışıyordu. Diğer herkesin ne durumda olduğunu, savaşın seyrini çok merak ediyordu. Sağlam bacağından güç alıp, dişini sıkarak demiri birkaç cm yukarı kaldırdı. Sıkışıp kalan genç yavaşça aradan çıktı.

Mir her ne kadar iyi nişan alsa da fedaileri oklarla etkisiz hale getiremiyordu. Uzaktan atışlar yetersiz kaldığı için yakından nişan almaya başladı. Markos, arbaletle birkaç fedaiyi yaralayabilmişti. Belinde takılı kından hançer çıkarıp yakalayabildiği siluetleri yaralamaya başladı. Duman tabakası ve görünmeyen suratlar karşısında içi ürperiyordu. Yine de saldırmakta hiç tereddüt etmiyordu. Galibiyet için cesaret ve azim şarttı.

Krazu fedailere saldırabileceği bir şeyler arıyordu. Elinde herhangi bir silah yoktu. En son hatırladığı Canas ile dövüşünün ardından Serenay’ ın kendisini buraya kadar getirdiğiydi. Şu an onun ne durumda olduğunu merak ediyordu. Yerde bulduğu iki demir parçasını aldı. Fedaileri olabildiğince çadırlardan uzak tutmaya çalışırken aklına gelen fikirle uzun demir parçalarını birbirine vurmaya başladı. Oluşan ses titremişlerini kuvvetlendirip yaklaşan siluetlere yönlendirdi. Sesten çok rahatsız olan fedailer mesafelerini korumaya başladılar. Ardından hepsi bir anda uzaktan saldırıya geçti. Krazu kendisine doğrultudan silahlardan bir anda kaçamayacağının farkındaydı. Beş tane ateş topu helezon şeklinde dönerek üstüne geliyordu. O anda birisi önüne atladı. Büyük bir kalkan ile saldırıları savuşturan kişi Karan idi. Adam kalkanın yandığını görünce onu siluetlerin üstüne fırlattı. Kaçacak fırsatı bulamayan siluetler alevlere teslim olup debelenmeye başladı. Bakışlarını onlardan çekip Krazu’ ya çevirdi Karan. “Sen Serenay’ ın arkadaşısın sanırım. Savaş alanında karşılaşmıştık.”

Krazu biraz şaşkın halde yanıtladı. “Öyle de diyebiliriz, yardımınız için teşekkür ederim.”

“Buradan ayrıldıktan sonra Serenayları bulamadım. Belki birilerinden bilgi alırım diye tekrar geldim.”

“Üzgünüm, ben de onu bir süredir görmedim. Umarım iyidir.” Krazu’ nun endişeli hali Karan’ ın dikkatinden kaçmadı. “Siz nereden tanışıyorsunuz?” Gözlerini kısmış Krazu' yu dikkatle süzüyordu. Gri, parlak saçlarına takılıp kaldı gözleri.

Sıcaklamaya başlayan Krazu sorguya çekiliyor gibi hissediyordu. Kız babaları hakkında söylenenleri hep abartılı bulurdu ama şimdi insanların ne kadar haklı olduğunu anlıyordu. “Libmons’ ta karşılaştık efendim.”

Karan karşısındaki gence daha fazla soru yöneltmek istiyordu ki siluetler tekrar saldırmaya başlayınca devam edemedi. Krazu ise bu durumdan kurtulduğu için  rahatlamıştı. Sırt sırta vererek siluetlerle mücadeleyi sürdürdüler.

Henüz yarası tam iyileşmemiş olan Tiran kendini fazla zorlayamıyordu. Yaptığı ani ve sert hareketler karnındaki sancıyı artırıyor, dikişleri patlayacak gibi hissediyordu. Bir süredir hiçbir arkadaşını göremediği için onlar hakkında endişeliydi. Kötü düşünceleri aklından uzak tutmaya çalışıyordu. Sağlık görevlileri yangını söndürüp, diğerlerinin yardımı ile yaralıları tahliye etti. Dumandan etkilenen  birkaç kişi bayılmıştı. Dövüşebilecek durumda olan herkes mücadele ediyordu.

Boratak ne yapacağını bilemez halde liderlerin dövüşünü izliyordu. Hızlı dövüşen Canas birkaç saniyede bir görünür olup sonra tekrar ortadan kayboluyordu. Harula da oldukça dikkatli olduğu için Canas' ın saldırılarını savuşturup daha sert yanıt veriyordu. Canas bir ateş topundan sıçrayarak ve görünmezliğin ardına sığınarak son anda kurtulmuştu.

Kendisine yaklaşan bir fedaiyi kılıcıyla yaraladı Canas. Bedene tekme atarak onu Harula' nın üstüne itti. Karanlık Liderin bir hareketi ile fedai uzaklara fırladı. Harula bir kez daha kılıcını savurduğunda keskin bir hava akımı Canas’ ın koluna denk geldi. Omzundan dirseğine kadar uzanan bir kesik açıldı. “Ah!” Kesiğin ağrısından çok Canas ateşte kavruluyor gibi yoğun bir acı hissetti. Sanki kolu alevler içinde kalmıştı. Gözlerinden yaş boşalırken dişlerini sıkıp bir hamle yaptı. Harula' yı sadece bacağından yaralayabildi.

Boratak dayanamayıp araya girdi. Harula saldırdığı sırada fedailer etten duvar ördü önünde. Canas, Harula' yı uzağa çekmenin daha mantıklı olacağını düşünüp görünmez olduğu anda ata doğru gitti. Harula’ nın kin dolu bakışları Canas' tan bir iz arıyordu. Sonunda onun ata binmiş uzaklaştığını gördü. “Durdurun şunu!” diye emir verdi. Harula o kadar hırs yapmıştı ki kendisi de Canas’ ın peşine takıldı. At üstünde giden Canas kolunu zorlukla sarıp, kanamayı yavaşlattı. Tozu dumana katarak ilerlediği için takip edilmemesi imkansızdı. Harula arkasından saldırılar yollamaya devam ediyordu. Bir şekilde bunlardan kurtulan Canas tepeyi aştığı sırada ata isabet eden bir yıldırım sonucu kendini yerde buldu. Tepeyi hemen geçip nehrin olduğu yola saptı. Sızlayan kolunu tutuyor, kılıcını da elinden düşürmüyordu. Azgın nehre ulaşabilirse bir şekilde Harula’ yı aşağı atma fırsatı yakalayabilirdi.

Boratak ile birlikte birkaç kişi daha karanlık liderin ardına düştü. Onu gözden kaybedemezlerdi. Harula sadece avına odaklanmış, onu ele geçirmekten başka şey düşünmüyordu. Kendisine kafa tutan kimseye tahammülü yoktu. Uzun, sert adımlarla ilerlerken Canas’ ı nasıl öldüreceğini hayal ediyor, sabırsızlanıyordu.

Liroz şehrindeki karmaşa biraz olsun kontrol altına alınmıştı. Şehirdeki insanların çoğu tahliye edilmişti. Berzab yorgun düşmüş bir duvarın kenarında oturuyordu. Ceddil gözleriyle etrafı taradı, fedailer geri çekiliyor gibiydi. “Bunlar ya savaş meydanına geri dönecekler ya da başka yere saldıracaklar. Takip etmeliyiz,” dedi. Yenira, Ceddil' e hak verdi. “Burada daha fazla kalamayız. Gidelim.”

“Hızınıza ayak uydurmak zor,” dedi Berzab. İyice çökmüş gibi bir hali vardı, durgunlaşmıştı. Bir süre önce genç bir kızın ölümüne şahit olmuştu. Mecburen yerinden kalkıp dostlarına katıldı.

Şehrin sağlık merkezi zarar görmemişti. Janefler Verda' yı fazla kımıldatmadan, dikkatle oraya taşımayı başardı. Serenay Verda’ nın elini tutmuş, iyi olacağını söylüyordu. Genç kadın yorgunluğun verdiği ağırlıkla da kendini salmıştı. Sadece uyumak istiyordu. Gözlerini açık tutabilmek çok zordu. Serenay' ın son sözlerini işitmedi.

Fedailerin gidişi ile savaşçılar büyük ölçüde şehri terk etti. Şehirden sanki kasırga geçmiş gibiydi. İnsanların günlük yaşamına dönmesi uzun sürecekti. Kayıplar insanları yıkmış, kimilerini yaşayan ölülere çevirmişti.

Canas nefes nefese ilerlerken olanlar aklından çıkmıyordu. Ülkeleri savaşa sürüklemiş, pek çok kişinin ölümüne sebep olmuştu. Babasının suçlu olduğuna inanıp onu katletmişti. Böyle bir oyunun parçası olduğu için kendinden nefret ediyordu. İçindeki yangın giderek büyüyordu. Ne kadar da gözü dönmüş, bir şeyleri değiştirebileceğine inanmıştı. Zamanı geri alamazdı, yaptıklarının altında eziliyordu. Şimdi en azından karanlık lideri ortadan kaldırmalıydı.

Nehre vardığında durup soluklandı. Karanlık lider mesafeyi giderek kapatmıştı. Canas göz ucuyla aşağıya baktı. Şimşek çakınca suyun eskisine nazaran yükseldiğini fark etti. Son yağmurlar yüzünden nehrin debisi artmıştı. Şiddetle akan suyun uğultusu kulaklarını dolduruyordu.

Karanlık lider yeterince yaklaştığında durdu. Canas ilk onun saldırmasına izin vermeden kılıcını ona doğrultarak koştu. Aynı anda etrafı sis tabakasıyla sardı. Dalgalar çizerek koşuyor, yerinin saptanmasını önlemeye çalışıyordu. O henüz Harula' ya ulaşamadan karanlık liderin etrafı siluetlerle çevrelenmişti bile. Canas iki tanesini kılıçtan geçirip yere serdi. Sonra saat yönünde koşup arkadan saldırdı bir de. Harula, adamlarının kesildiğini fark edip arkasına döndü. Kılıcıyla defalarca ateş topu fırlattı. Canas koşma yönünü sürekli değiştirip saldırılardan kıl payı kurtulmayı başardı. Ateş toplarından biri uzaklara fırladı gitti. Geriden gelen Boratak kafasını eğmese darbeyi yiyecekti. Yanında koşan kız da bir başkasından kıl payı kurtulmuştu.

Öfkelenen Harula, daha şiddetli saldırdı. Sis yüzünden yön duygusunu kaybediyordu. Fedaileri de saldırıdan nasibini aldı. Canas kendisine isabet eden bir saldırı sonucu geriye uçtu ve sırt üstü yere düştü. Sis tabakası da yavaşça dağıldı. Canas ağrıyan kolunu tutarak yavaşça doğruldu. Yüzü acıdan kasılıyordu. İyice yorulmuştu ve güçlükle nefes alıyordu. Bakışlarından kibir akan Harula iyice yaklaştı ona. “Buraya kadarmış. İki taraf için de bir hain olarak öleceksin.”

Harula’ nın Canas' a çevirdiği kılıcının ucunda parıltılı bir ışık hüzmesi belirdi. Işık gittikçe büyürken fedailer de Canas' ın etrafını sardı. Karanlık lider ve yandaşları kılıcını aynı anda sertçe yere sapladı. Biriken enerji, patlama etkisi yaptı. Toprakta oluşan devasa yarıklar Canas' a kadar ulaştı. Ardından on metre çapındaki tüm alan havaya uçtu. Kulakları sağır eden gürültünün ardından parçalanan toprak zemin aşağıya doğru kaydı.

Diğerlerine yetişmiş olan Boratak donup kaldı. Her yer toz duman olmuştu, göz gözü görmüyordu. “Canas!” diye haykırdı. Toz yavaş yavaş çökünce Boratak az önce Canas’ ın durduğu yerde koca bir boşluk olduğunu gördü.

 Harula kıyıya kadar yaklaşıp nehre baktı. Yüzünde bir zafer ifadesi belirdi. Şimdi savaşa kaldığı yerden devam edebilirdi. Kendinden emin şekilde geriye döndüğünde arkalarından çok sayıda savaşçının geldiğini gördü. Bakışlarındaki karanlık ışıltı gittikçe büyüdü. “Kendi ayakları ile ölüme geliyorlar. Ben de sıkılmaya başlamıştım.”

Boratak öylece dikilirken Canas’ ın karanlık lideri yenememiş olmasına ve hazin sonuna üzüldü. Canas’ ın böyle bir oyuna nasıl geldiğini hâlâ aklı almıyordu. Bir yanı çocukluktan beri tanıdığı için ona üzülse de bir yanı yaptıklarını affedemiyordu. Herkes bedel ödemek zorunda kalmıştı.

Az önce bir an için Harula’ dan kurtulacaklarını umut etmişti. Onun heybetli yapısına, tehdi dolu ifadesine bakarken bile içi ürperiyordu. Onu yenmenin bir yolu var mıydı merak ediyordu ki aklına gelen şey onu heyecanlandırdı. “Olabilir mi acaba?” diye geçirdi içinden.

Harula etrafta duran tek tük kişiye dönüp bakmadı bile. Onlar dişinin kovuğuna yetmezdi. Yaklaşan kalabalığı ezip geçme tutkusu onu esir almıştı.

Pir-i Lezzet (Kitap)

  Kitap oldukça ilgimi çekti. Hikaye bir beyin konağında verilen ve saraydan önemli isimlerin teşrif ettiği bir ziyafetle başlıyor. Sofrada ...