15 Eylül 2021 Çarşamba

Savaş Çığırtkanı 2 - 10.Bölüm (Roman)

 



BÖLÜM 10

 

Garnap’ ın Buhranı

22 yıl önce...

Gecenin karanlığı herhangi bir şey görmeyi zorlaştırıyordu. Biri çocuk olmak üzere üç kişi izini kaybettirmeye çalışıyordu. Günlerdir yoldaydılar ve çocuk sürüklenircesine götürülmekten yorulmuştu. Annesinin elini bırakıp durdu. “Anne çok yoruldum. Daha ne kadar gideceğiz?”

Dilyan oğlunun başını okşadı. Endişeliydi. “Duramayız oğlum, anlamalısın. Başımız dertte.”

“Peşimizde kim var?” dedi Garnap.

“Onlar kötü, çok kötü.” Kadının ağzından başka şey çıkmadı. Elini Garnap’ ın omzuna attı. “Hadi canım, gidelim.”

Drah, ailesi için endişeliydi. Sık sık ardına bakıyor takip edilip edilmediklerini kontrol ediyordu, sadece ay ışığı ve yıldızların aydınlığında bu ne kadar mümkünse. Yolda saatlerdir bir kişiye bile rastlamamışlardı. Yardım isteyebilecekleri kimse yoktu ve perişan haldeydiler. “Korkmayın. Onları atlatıp tekrar huzurlu günlerimize döneceğiz,” dedi Drah.

İyice acıkan Garnap daha ne kadar dayanacağını bilmiyordu. Tökezleyip yere düşünce babası elinden tutup kaldırdı. Bir tarafı uçurum olan ıssız arazi Garnap’ ı ürkütüyordu. Uzaktan gelen yırtıcı hayvanların uğultusu korkusunu artırdı. Etraftaki yapraksız, kurumuş ağaçların dalları rüzgardan eğiliyordu. Drah eğilip Garnap’ ı sırtına aldı, karısının elini tuttu. Bir süre daha ilerleyince karşılarına yıkık dökük, bir kısmı yanık bir kulübe çıktı. Geceyi orada geçirmeye karar verdiler.

Daha içeri adım atar atmaz yanık ve küf kokusu Garnap’ ın burnunu sızlattı. Drah, cama yaklaşıp perdenin aralığından dışarı baktı. Belindeki hançeri sıkıca tutuyordu. Dilyan kendini oğlunun yanına bıraktı, ayakları çok ağrımıştı. Sonra Garnap’ ın başını öptü. “Çok acıktın değil mi? Sabah olur olmaz baban yiyecek bir şeyler bulur. Şimdi uyu, dinlen.”

“Tamam anne,” dedi Garnap esneyerek. Açlıktan ölecek gibi hissetse de gözleri kapanıyordu. Yerdeki ince şiltenin üzerine kıvrılıp yattı. “Sen de uyu, ben bekleyeceğim,” dedi Drah. Kadın da oğlunun yanına uzandı. Her yeri sızlıyordu ama kısa sürede uykuya daldı. Bir süre sonra dayanamayan Drah da oturdu ve ahşap duvara sırtını verip uyumaya başladı.

İlerleyen saatlerde Garnap ansızın uyandı. Fısıltılar duyuyordu. Sesler hem uzaktan hem yakından geliyor gibiydi. “Bu kulübede olabilirler, bakın içeriye. Yakaladığınız gibi öldürün o ikisini.” Ayak sesleri giderek yaklaşıyordu. Kınından çıkan kılıçların sesini, adamların nefesi alışverişini, rüzgarın uğultusunu, uzaktaki bir baykuşun ötüşünü, her şeyi işitiyordu. Garnap’ ın gözleri dehşetle açıldı ve haykırdı. “Buldular bizi! Geliyorlar, kalkın!”

Drah sıçrayarak uyandı ve silahına sarıldı. Camdan dışarı bakınca birkaç adamın sinsice yaklaştığını fark etti. Telaşa kapıldı. Hemen arka cama koşup eşini ve oğlunu oradan çıkardı. “Arkanıza bile bakmadan koşun. Ben onları oyalarım.”

Kadın eşine hüzünle baktı ve Garnap’ ın elini sıkıca tuttu. İkisi birlikte korku içinde koşmaya başladılar. Garnap endişeliydi. “Anne babama ne olacak?” Annesinin teskin edici sözlerini işitmedi. O sırada kulübedeki sesleri duyuyordu.

“Sonunda bulduk sizi. Daha ne kadar elimizden kaçacağınızı sandınız?”

“Garnap sıradan bir çocuk. Rahat bırakın bizi.”

“Yalan söyleme. Onun özel bir gücü olduğunu biliyoruz.”

“Yok öyle bir şey.” Drah, sonuna kadar inkar edecekti.

“Çocuğu bize verseydiniz canınızı bağışlayacaktık. Artık çok geç.”

Garnap aralarında kısa bir mücadele olduğunu ve ardından gelen kesilme seslerini işitti. Babasının acı içindeki haykırışları yavaşça kesildi.

“Garnap ne oldu? Kendine gel, koş!”

Şok içindeki çocuk annesini duymuyordu. Titreyen göz bebekleri ardına kadar açılmıştı. Korkudan konuşamıyordu. Titrek dudaklarının arasından bir mırıltı işitildi sadece. “Her şeyi duydum.”

Dilyan kolundan tutup çekti. Neler olduğunu anlamıştı. Hıçkırarak ağlarken bir yandan koşuyordu. Kısa sürede adamlar peşlerine takıldı. Istıraplı kaçış sanki hiç bitmeyecek gibiydi. Garnap birkaç adım daha atabileceğini sanmıyordu. Ayağı takıldı yere kapaklandı. Birkaç saniye sonra etrafları sarıldı. Kadın oğlunun elini tutup geri geri gitti. Arkaları uçurumdu. Korku dolu gözlerle aşağıya baktı kadın, kaçacak yerleri kalmamıştı.

“Çocuğu bize ver!” dedi adam elini uzatarak. Ufukta günün ilk ışığı belirmeye başlamıştı. “Hayır!” Kadın daha sıkı tuttu oğlunun elini ve biraz daha uçuruma yaklaştı. İri yarı adam iyice onlara yaklaştı ve zorla çocuğu kadının elinden aldı. Bir başkası kadının direnmesine fırsat vermeden onu sertçe itti. Dilyan uçurumdan aşağı yuvarlanırken Garnap kendini kaybetmiş halde feryadı bastı. Sesin şiddetinden sanki içlerine bomba atılmış gibi adamlar geriye savrulup yere düştü. Birisi başını çarptığı için hareketsiz yatıyordu, birisi artık hiç işitmiyordu. Adamlar toparlanmadan Garnap kaçmaya başladı. Olanlar tekrar tekrar gözünde canlanırken ayaklarının götürdüğü yere gidiyordu.

Saatler sonra bir balıkçı onu bir ağacın dibinde otururken buldu. Adamı birden karşısında gören Garnap endişe içinde yerinden fırladı, ağaca yaslandı. Onun bakışlarındaki ifadeyi gören adam kötü bir şeyler olduğunu anlamıştı.

“Tek başına burada ne yapıyorsun? Kimsen yok mu?”

Korkudan titreyen Garnap cevap vermedi. Annesinin yere düşene kadar geçen sürede tüm çığlığını işitmişti. Sonra sert bir çarpma sesi ile her şey susmuştu. Zihni o anda kalan çocuk karşısındaki kişiye odaklanmakta zorlanıyordu. Balıkçı, Garnap’ ın haline çok üzüldü. Yavaşça elini tutup onu götürdü. Tek başına yaşayan balıkçının o gün uzak yoldan gelen bir misafiri vardı. Balıkçı güzel bir sofra hazırladı ama Garnap hiçbir şeye dokunmuyordu. “Aç olmalısın. Ye bir şeyler.”

Misafir, çocuğa dikkatle baktı. “Şoka girdiği belli. Sakinleşene kadar başından ayrılmayalım. Belki sonra olanları anlatır.”

“Bu civarda sadece birkaç balıkçı yaşıyor. Bu çocuk nereden, nasıl gelmiş bilmiyorum. Bir şeyden kaçmış olmalı.”

Aradan günler geçti. Misafirin dönme vakti gelmişti. Garnap hala ürkek davransa da birkaç kelime ediyordu artık. Adam balıkçıdan izin istedi. “O, bizim kasabadakiler gibi özel bir çocuk. Peşine yine biri takılabilir, o yüzden Garnap’ ı da götürmek istiyorum. Eğer ailesi ve bir yakını gelirse adresimi biliyorsun zaten.”

Balıkçı çocuğa alıştığı için biraz buruklaştı. “O, daha güvende olacaksa götür.”

Aradan yaklaşık beş yıl geçti. Garnap on beş yaşına girmişti. Getirildiği kasabada sakin bir hayat yaşıyor, okuluna gidiyordu. Kasabadakiler onu sevse de Garnap içine kapanıktı. Buradaki insanların kendisi gibi olduğunu fark etmesi uzun sürmemişti. Bu durum onu rahatlatmak yerine tam tersine acısını hatırlatıyordu. O adamlar gücü yüzünden peşine düşmüş, ailesini katletmişti. Kaçtığı o günden beri gücünü kullanmadı. İstemsizce kimseyi de duymuyordu artık, Astaz onu eğitmişti. Bu yüzden kendisini kasabaya getirip ona destek olan Astaz’ a minnettardı.

Bir gün dalgın halde kasabanın çıkışına kadar yürüdü. Her yer çiçek tarlalarıyla sarılıydı. Rengarenk çiçeklerin kokusunu alabiliyordu. Yavaşça çimenlerin üzerine oturdu. O sırada bir kızın kendisine yaklaştığını fark etti.

“İsmin ne? Seni çok görüyorum ama hiç konuşma fırsatımız olmadı. Çiçek toplamaya hep buraya gelirim.”

Garnap kızın kısa, gri saçlarına, ışıltılı gözlerine baktı. Gülümsüyordu da. Garnap ne yanıt vereceğini düşünürken kız birden elindeki çiçek buketini uzattı. “Al, bunlar senin olsun. Ben bir daha toplarım.” Garnap eline tutuşturulan çiçeklerle kalakaldı. “Neden?” dedi. “Çünkü hep yalnızsın.”

“Kimsin sen?”

“Ben Mara.”

Garnap yavaşça doğruldu, pantolonunu silkeledi ve elindekileri kıza geri uzattı. “Çiçekler bana çare olmaz. Kuruyup gitmesinler, al bunları.” Mara şaşkın halde bakarken Garnap yürüyüp gitti. Kız sevimli şekilde gülümsedi. Onla arkadaş olmayı kafasına koymuştu, pes etmeyecekti.

Garnap, Astaz ve oğlu ile yaşıyordu. Alt kattaki küçük oda ona verilmişti. Bir yatak, halı ve küçük gardıroptan başka şey yoktu odada. Garnap yatağına uzandı. Geceler ona soğuk ve ürpertici geliyordu. Uykuya dalınca bir kez daha kabuslarla boğuşmaya başladı. “Hayır! Hayır!”

Astaz’ ın oğlu telaşla merdivenlerden indi, içeri girdi. “Yine mi?” Koşup Garnap’ ı sarstı. “Uyan hadi!” Çırpındığı için kollarını sıkıca kavradığı sırada Garnap onu itti. Genç, gürültüyle yere düşünce Garnap da uyandı. Nerede olduğunu görünce rahatladı.

“Ben mi düşürdüm seni. Çok üzgünüm,” dedi mahcubiyet içinde. Kafasını ovan genç gülümsemeye çalıştı. “Önemli değil, bu ilk sefer değildi sonuçta. Hadi uyu sen, daha sabaha çok var.”

Onun gidişini izleyen Garnap yatağa tekrar uzandı. Bunun olmasından nefret ediyordu. Aradan yıllar geçmesine rağmen arada sırada hâlâ kabus görüyordu. Başkaları da öğrenecek diye kötü hissediyor, utanıyordu. Kimsenin kendisine acımasını istemezdi. Uykusuz geçen gecenin ardından sabah diğerleriyle kahvaltı yaptı ve okulun yolunu tuttu. Okuldaki herkesin özel gücü yoktu, dolayısıyla gücünü kullanmak istemediği için kendisi de sıradan bir insan gibi savaş eğitimi alıyordu. İlk kılıcını ona Astaz hediye etmişti.

“Hey, beklesene. Adını bile söylemedin daha bana.”

Garnap göz ucuyla kendisine doğru koşan Mara’ ya baktı. Onu duymamış gibi yürümeye devam etti. Kız ona yetişti. “Okula gidiyor olmalısın. Benim savaş okulunda henüz ilk yılım. O yüzden çok heyecanlıyım. Özel gücümü bile düzgünce kullanabiliyorum.” Durup Garnap’ a baktı ancak bir yanıt alamadı. “Yoksa sen de Sesin Muhafızı mısın benim gibi?”

“Hayır.”

“Ama duydum ki...”

“Her duyduğuna inanma.”

Mara somurtup sessizce yürümeyi sürdürdü. Ne yapsa da olmuyor, onu konuşturamıyordu. Okula da varmışlardı.

Günler su gibi akıp giderken Garnap’ ın içindeki sıkıntı dinmek bilmiyordu. Geçmişin gölgesi üstünden çekilmiyordu. O gün sınıfça eğitmenin gözetiminde dağlık bir alana gittiler. Bu, çalışmalarının bir parçasıydı. Düz bir alan yerine burada kılıç talimi yapacak ve doğal engellere uyum sağlamayı öğreneceklerdi. Herkes alana yayıldı ve ikili grup oluşturdu. Garnap kılıcını çekti, rakibi ile dövüşmeye başladı. Tabi bu tür müsabakalarda aşırıya kaçmıyorlardı ve yaralanmamak için gerekli tedbirleri de almışlardı. Garnap ve arkadaşı dövüş sırasında küçük bir kaya parçasının üstüne çıkmıştı. Garnap hamlesini yapınca nasıl olduysa ayağı takılan rakibi geriye doğru savruldu. Sadece üç dört metrelik yükseklikten toprak zemine düşmesine rağmen Garnap donup kaldı. Gözlerinin önünde yaşanan bu düşüş onu sarstı. Gözleri dehşetle açılmış, elleri titriyordu.

Yere düşen öğrencinin bileği burkulmuştu. Onun başına toplananlar Garnap’ ın daha kötü bir durumda olduğunu fark etti. Eğitmen Garnap’ ı sakinleştirmeye çalıştı. “Ne oldu Garnap, kendine gel.” Adeta ayakta kabus görüyordu Garnap, yine kimseyi duymuyordu. Diğer öğrenciler endişe ile onu izliyordu. Eğitmen ve bir kişi koluna girip onu yavaşça aşağı indirdi. “Kötü bir şey olmadı, o iyi bak. Sakin ol.” Eğitmen sonra öğrencilere dönüp onları uzaklaştırdı. Bir süre sonra normale dönen Garnap kendini çok kötü hissetti. Utanıyordu ve kimsenin yüzüne bakmak istemiyordu. Eğitmeni her ne kadar nazikçe davransa da izin isteyip oradan ayrıldı. Yürürken tüm gözleri üzerinde hissediyordu. Sessizlik içinde kasabaya doğru yürüdü. Mara’ nın çiçek topladığını görünce adımlarını hızlandırdı. Ancak gözünden bir şey kaçmayan kız onu fark edip yanına koştu.

“Bir şey mi oldu? Canın sıkkın gibi,” dedi merak içinde. Garnap ona bakmadı bile. “Senin dersin yok mu?”

“Vardı ama ders erken bitti bugün.”

“Benden uzak dur.”

Mara’ nın tüm neşesi silindi gitti. İlk defa onun bu kadar soğuk davrandığını görüyordu, zaten bu da onu son görüşü olmuştu. O gün Garnap eşyalarını yanına alarak kasabayı terk etti.

Kanyul’ dan ayrılan Garnap ufak tefek işlerde çalışarak biriktirdiği para ile Meguan’ a geçti. Orada sıradan bir yaşam sürebileceğine inanıyordu. Astaz, Meguan’ ı sürekli över, orada yaşamak istediğinden söz ederdi. Gemiden indiğinde ne yapacağını bilmez haldeydi, şehir çok kalabalıktı. Boş gözlerle etrafa bakınarak ilerledi. Uzun ve zayıf oluşu nedeniyle dikkatleri çekiyordu. Bakışlardan rahatsız olduğu için adımlarını hızlandırdı. Şehirden çıkana kadar kimseyle tek bir kelime konuşmadı. Sırt çantasından eski bir harita çıkardı. Bunu evden ayrılmadan önce yanına almıştı. En yakın kasabaya varması iki günü bulabilirdi. Yanındaki yiyecek ve su stokunun yeteceğini düşündü. Haritaya göre en kısa güzergahı izlemeye başladı.

Uzun süre yürüdü, ta ki hava kararana kadar. Gecenin tekinsizliği ve baskın sessizlik onu geriyordu. Her adımını kararsızca atarken sık sık yıldızlara bakıyordu. Taşlı, engebeli yollarda güçlükle ilerliyordu. Karanlık yüzünden bir kaç kez ayağı kaydı ve yamaçtan ağaçların arasına kadar yuvarlandı. Tekrar doğrulunca haritayı kaybettiğini anladı. Gömleğinin cebi boştu. Zaten saatlerdir amaçsız şekilde ilerliyordu. Her zaman yalnızlığı arzulardı fakat içten içe insanları görmenin ona iyi geldiğini anlamıştı. Hayal ettiği bu kadar ıssızlığın içinde kaybolmak değildi.

O ilerledikçe bulutlar gökyüzünü kapatmaya devam etti. Bir kez daha ayağı kayan Garnap yolun kenarından metrelerce aşağı yuvarlandı. Başını bir taşa çarpmıştı. Gözlerini açtığında sabah olmuştu. Kalkıp yola kadar tırmandı. Etrafa bakındığında kaybolduğunu anladı. Buradan her hangi at arabası geçemezdi, yol çok bozuktu. Gece yanlış yola sapmış olduğunu fark etti. Bir şeyler yedi, su içti, yolculuğuna kaldığı yerden devam etti.

 Sonunda düzgün ve geniş bir yola çıktığında akşam olmak üzereydi. Yorgunluktan bitmişti, birilerinin geçebileceğini umarak yolun kenarına oturdu. Saatler geçse de kimse gelmedi, güneş gözden kayboldu. Birden sinsi bir takıntı düşüncelerinde kendine yer buldu. “Sen değersizsin. Ailen senin yüzünden öldü. Acizin tekisin, kendine bile hayrın yok.” Garnap iç sesini susturmaya çalıştı. “Yeter artık!” diye bağırdı kafasını tutarak. Her yer zifiri karanlığa büründü. Sanki bedeni de karanlıkla birlikte hiçliğe karışmıştı. Rüzgarın fısıltısı bile yoktu, en küçük ses yoktu etrafta. “Sen buna yaşamak mı diyorsun? Varlığının kanıtı var mı? Bu dünyada hiç iz bırakabildin mi? Herhangi birinin hafızasında yer edinebildin mi?”

“Sus!” Garnap öfke içinde bağırmaya başladı. Başı, titreyen ellerinin arasındaydı.

Liderin oğlu Cender ve birkaç savaşçı o sırada bir görevden dönüyordu. Sabah olmak üzereydi. Yolun kenarında bağıran genci fark edince durdular. Cender atından indi Garnap’ a doğru yürüdü.

“Efendim dikkat edin,” dedi bir savaşçı. Cender ilerlemeye devam etti.

“Sus diyorum! Yeter!”

Cender’ in yüz ifadesi ciddileşti. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. “Onlar ölmedi ki. Her gün rüyama geliyorlar, beni bırakmadılar. Beni önemsiyor onlar.” Garnap elindeki şeyi daha sıkı kavradı. Öfke ve kırılganlık arası bir tonda konuşuyordu.

Cender tereddüt içinde yavaşça eğildi. Karşısındakinin kendisiyle nasıl bir yüzleşme içinde olduğunu görebiliyordu. Belki de aklını kaçırmıştı. Yine de onu öylece bırakamayacağına karar verdi. Omzuna dokunduğu anda bunu beklemeyen Garnap bir refleksle elindeki hançeri savurdu. Hançerin Cender’ in karnına girerken çıkardığı ses bu kez babasını hatırlattı. Onun öldürüldüğü andaki hisleri tekrar yaşamaya başladı. Cender acıyla dizlerinin üzerine çökerken Garnap' ın gözlerindeki saf korku ve endişeyi gördü. Onun için üzüntü hissetti. Savaşçılar yanına koştuğunda bir elini kaldırdı. “Durun, indirin silahlarınızı.”

Cender bir eliyle karnını tutarken diğer elini Garnap’ a uzattı. Acısını bastırıp şefkatle konuşmaya çalıştı. “Her zaman doğrulmanın bir yolu vardır. Hadi kalkmayı dene.” Garnap içinden gelen bir dürtü ile kendisine uzanan eli tuttu. Yükselmeye başlayan güneş artık gözlerine vuruyordu. Cender daha fazla direnemeyip yana doğru yıkıldı. Garnap yaptığı şeyi fark edince büyük pişmanlık duydu. “Özür dilerim. Özür dilerim.”

Savaşçılar Cender’ i arkadaki at arabasına yerleştirip ilk yardımı yaptılar. O sırada zorlukla gözünü aralayan Cender mırıldandı. “Onu da getirin.” Saraya vardıklarında herkes gergindi, Garnap itiraz etmeden onlarla gitmişti. Başından iki kişi hiç ayrılmıyordu. Cender kendine gelince herkes rahatladı. Cender yanı başında endişeyle bekleyen lideri görünce gülümsedi. “Merak etme, ben kolay kolay ölmem, hem de henüz tahta çıkma zevkini tatmadan.”

Babası zorlukla gülümsedi. “Delisin sen. Onu da getirmişsin, amacın ne?”

Cender bir süre sessizliğini korudu. “Bilmem, sadece o an içimden gelen şeyi yaptım. O çaresizlik içinde, yardım etmek istiyorum.”

“Sen nasıl istersen. Yine de dikkatli ol.”

“Bilerek yapmadı,” diye üsteledi Cender.

Cender bir süre daha toparlandığında Garnap’ ı yanına çağırdı. Garnap üzgün ve mahcup halde içeri girdi. “İsteyerek olmadı,” dedi. “Biliyorum, ben de o şekilde sessizce yaklaşmamalıydım. Şu an çok daha iyi görünüyorsun. Neler olduğunu anlatmak ister misin?”

Bir süre sessizce bekledi Garnap. Cender onun konuşmak için hazır olmadığını anlamıştı, üstelememeye karar verdi. O sırada bir takım sesler işitmeye başladı. Garnap anılarındaki sesleri Cender’ in zihnine aktarıyordu. Şaşkın halde, ses çıkarmadan sonuna kadar dinledi Cender. “Demek bu, senin geçmişin?” diye fısıldadı. Garnap’ ın Sesin Muhafızı olduğunu hemen anlamıştı.

O günden sonra Cender Garnap’ a hep destek oldu. Ona adeta yeni bir hayat sundu. Verdiği cesaret ve güven sayesinde Garnap güçlü bir savaşçı oldu. Özel gücünü de gerekli olduğu anlarda kullanmaktan çekinmiyordu. Yavaş yavaş geçmişinin gölgesinden kurtuldu, yeni hayatına uyum sağladı. Garnap kendisine inanmaktan bir an olsun vazgeçmeyen Cender’ in sayesinde kendini keşfetti. Değişmeyen tek şey ise hâlâ az konuşan biri olmasıydı.

9 Eylül 2021 Perşembe

Savaş Çığırtkanı 2 - 9.Bölüm (Roman)

 



BÖLÜM 9

 

Hayat Kurtarmak- Butah

 

Birkaç yıl önce...

Canas için bir doğum günü kutlaması tertip edilmişti. Masalar donatılmış, her yer çiçeklerle süslenmişti. İnsanlar açık havada, büyük bir alana yayılmıştı. Herkes yüzünde gülümseme ve hayranlıkla Canas' ı izliyor, ağzından çıkan her sözü alkışlıyorlardı. Canas gördüğü ilgi karşısında mutluydu. Saygılarını sunan herkes etrafını hediye paketleriyle doldurmuştu. Birden tüm atmosfer değişti. Güneş sanki sönükleşmiş, ortam puslanmıştı. Aynı hızla bir tedirginlik sardı Canas’ ı. Tüm hediye paketleri ansızın yanmaya başladı. Sonra masalar, çiçekler her şey yandı. Kaçmak için uğraşan Canas yükselen kahkahalar karşısında irkildi, herkes onunla alay ediyordu. İnsanların kötücül bakışları içine kadar işliyordu. Sert sözler karşısında afalladı.

“Gördün mü nasıl da kandı sahte sözlerimize?

Kim onu gerçekten sevebilir ki?

Buraya sadece onun acizliğini görmeye geldik.

Bakın ne kadar da zavallı görünüyor.”

Donup kalan ve adeta olduğu yere çakılan Canas uyandığında hâlâ titremeye devam ediyordu. Öfkeden ve hissettiği korkunç utanç duygusundan...

Lider Canova o akşam yemeğe önemli kişileri davet etmişti. Ekonomi konusunda yetkin kişilerle görüşüp yeni kararlar almaya niyetliydi. Yeni uygulamalar konusunda diğer ülkelerin gerisinde kalmak istemiyordu. Herkes çoktan masaya geçmişken Canas içeriye girdi. “Affedersiniz geciktim,” diyerek masadaki yerini aldı. Yüzüne mahcup bir gülümseme yerleştirmişti. Misafirler de gülümseyerek onu selamladı. Birkaç saniye bekleyen Canova sanki hiçbir şey olmamış gibi sözlerine devam etti. “Anlayacağınız dar gelirli halkın toparlanmasına fırsat vermek istiyorum. Onlara çeşitli kolaylıklar sağlamalıyız.”

Konuşmayı bir süre dinleyen Canas söz aldı. “Eğer kabul ederseniz benim bir önerim var.” Tüm bakışlar ona döndü. “Önerini duymak isteriz,” dedi Canova. “Kırsal kesimde yaşayan insanların çoğu tarım ya da çeşitli zanaatlarla geçiniyor. Ancak kısıtlı kazanç elde edebiliyorlar. Düşük gelirlilerden vergi almayı keselim. Dışarıda ticaret yapmalarını kolaylaştıracak uygulamalar başlatalım. Ulaşım ve taşımacılıkta destek ödemeleri yapabiliriz. Hayvancılıkla uğraşanlar için de salgınlara karşı gerekli önlemleri alalım. Bu aralar salgınlar sıklaştı ve insanların kaybı çok oluyor.”

Herkes bir anlığına Canas’ ın teklifini düşündü. Canova sonunda gülümsedi. “Bir durum değerlendirmesi yapalım. Yıllık bütçemize ve imkanlarımıza uyarsa dediklerini yapabiliriz.”

Canas, babasının onayını alabildiğine sevindi. Bir süre daha sohbetle geçen yemeğin ardından herkes dağıldı. Misafirler dönüş yolunda Canas hakkında konuşuyorlardı. Bir süredir babasının izinden gittiği için onu takdir ediyorlardı. “Lider Canova güçlü bir lider yetiştiriyor. Canas hakkındaki olumsuz söylentiler geride kalacak gibi,” dedi içlerinden biri.

Eskiye nazaran baba oğul daha iyi anlaşıyordu. Tüm bunlar Canas’ ın babasının gözüne girmeye çalışmasının bir sonucuydu. Canas vaktini sık sık saray dışında geçiriyordu. Alasır, yani Kara Elçi eğitmenliği bırakalı çok olmuştu. Canas hem onla buluşmak hem de halkın arasına karışıp dedikoduları dinlemek için kılık değiştiriyordu. Canova’ ya ise halkı yakından tanımak ve sıkıntılarına çözüm bulabilmek için bu şekilde hareket ettiğini söylemişti. Babası da durumu hoş karşılayıp onu desteklemişti.

Bir akşamüstü Canas atını ormana sürdü. Gözlerden uzakta antrenman yapmak istiyordu. Mevsimin dönmesi ile kızıla bürünmüş ağaç yaprakları yerlere dökülüyordu. Etrafta kimsenin olmadığını görünce atını bir ağaca bağladı, yürümeye başladı. Yaprakların hüzünlü düşüşü, rüzgarın ıslık çalarak ilerlemesi yalnızlık hissini artırıyordu. Boynundan hiç çıkarmadığı kolyesini avucunun içine aldı. Ne zaman canı sıkılsa farkında olmadan bunu yapardı. Sonra düşünceleri kafasından attı.

Karşısındaki ağaca odaklanıp görünmez oldu. Uzun süredir çalıştığı için görünmezlik konusunda bayağı yol kat etmişti. Kılıcını yere bıraktı ve birbirine yakın duran iki ağaca doğru koştu. Ayaklarına verdiği güçle ilk ağacın gövdesinde iki adım yükselip kendini diğer ağaca attı. Çapraz şekilde oradan oraya atlayarak ve dallara tutunarak birkaç saniyede ilk ağacın tepesine ulaştı. Her zamankinden daha hızlı olduğunu fark edince rahatladı. Saraydan gizlice kaçmak artık onun için kolaylaşmıştı.

Ağacın tepesinden etrafı izlerken garip bir hareketlilik gözüne ilişti. Genç bir kız düşe kalka koşuyordu, yorgunluktan bitmiş haldeydi. Elinde sıkıca tuttuğu bir kese vardı. Kızın arkasından da haydut kılıklı birkaç adam koşuyordu. Adamlardan en önde olanı bağırdı. “Dur dedim sana! Daha ne kadar kaçabileceğini sanıyorsun?” Kız nefes nefese kalmıştı, bacakları onu daha fazla taşıyamayacaktı. Sonunda bir ağacın dibine çöktü. Terden sırılsıklam olan kahverengi saçları yüzüne yapışmıştı, yeşil gözleri korkuyla doluydu. Adamlar kısa sürede etrafını sardı. Kılıksız adam kızı saçından tuttu. “Hadi, ver onu bize. İşleri zorlaştırma.”

Kız keseyi avuçlarının arasında sıkıca tutuyordu. “Hayır, olmaz!” Adam kıza tam elinin tersiyle vuracakken yüzüne yediği darbe ile şaşkına döndü. Dudağının kenarı kanıyordu. Kızın saçlarını bırakınca karnına da bir tekme yedi ve diğer adamların üstüne savrulunca herkes korkuya kapıldı. “Bu kız bir cadı olmalı. Kaçalım!” diye bağırdı biri. Beti benzi atan adamlar arkalarına bile bakmadan kaçtı. Olan biteni şaşkınlıkla izleyen kız Canas görünür olduğunda daha da şaşırdı. “Bu nasıl olur?”

Canas kıza görünmek istememişti ama gücünü kısıtlı süre kullanabiliyordu. Adamların gözden kaybolduğunu görünce arkasını dönüp kıza baktı. “İyi misin?”

“Ama siz...”

Canas’ ın ifadesi ciddileşti. “Beni tanıyorsun demek. Lütfen bu aramızda kalsın.”

“Ta-tamam, kimseye söylemem. Hayatımı kurtardığınız için teşekkür ederim.”

Canas ifadesiz şekilde konuştu. “Kimdi onlar, senden ne istiyorlar?”

Kız keseyi açıp içindeki madalyonu çıkardı. “Bu, aile yadigarımız. Dünyada çok az kişide var. Söylentiye göre gizli bir yeraltı şehrinin kapısını açıyormuş. Orada ne olduğunu ise kimse bilmiyor, henüz keşfeden olmadı. Eğer bu, kötü insanların eline geçerse felaket olabilirmiş, yani dedem öyle söylerdi. O adamlar bir şekilde bu madalyondan haberdar oldu. Yaşadığım çiftliğe saldırdılar, yangın çıkardılar. Ailem son anda çıkabildi oradan ve onların başına daha fazla iş açılmasın diye saldırganları peşime taktım. Tam yakalandığım sırada siz karşıma çıktınız.”

“İlginç bir hikaye. Bir söylenti için hayatını böyle tehlikeye atman daha da ilginç.” Canas gözlerini kısarak adamların gözden kaybolduğu yere bir kez daha baktı.

“Dedem ölmeden önce bunu bana bırakırken ne olursa olsun kimsenin eline geçmemesi gerektiğini söylemişti.”

“Anlıyorum. Dikkatlice evine dön. Ben onları yakalarım, bir daha kimseyi rahatsız edemeyecekler.”

“Teşekkür ederim. Ama siz nasıl...”

Canas kıza döndü, bakışları yumuşamıştı. Konuşmasını kızın gözlerinin içine bakarak sürdürdü. “Bana daha fazla soru sorma olur mu? Unutma burada karşılaştığımızdan bir kişinin bile haberi olmayacak. Sana güvenebilir miyim?”

“Tabi efendim, bana güvenebilirsiniz.” Kız, Canas’ ın nazik tavrı karşısında etkilenmeden edemedi. Zaten o istemese bile insanların sırrını açığa çıkarabilecek biri değildi, hele de kendisine yardım eden birinin. Canas kızın sözleri üzerine gülümsedi ve atına doğru ilerlerken durdu. “Adın ne senin?”

“Ezva,” dedi kız. Canas’ ın gidişini izlerken hayranlıkla ona bakıyordu. Onu daha önce defalarca uzaktan görmüşken ilk kez konuşma fırsatı bulduğu için şanslı hissediyordu. Canas’ ın kaçan adamları yakalaması çok sürmedi. Hepsini etkisiz hale getirip çiftlik kundaklama ve hırsızlığa teşebbüsten zindana attırdı.

İlerleyen günlerde Canas daha fazla halk içine karışır oldu. Gözünde kalın çerçeveli bir gözlük, başında eski moda bir şapka ile tanınması zordu. Üzerinde de dizlerine kadar uzanan koyu renk, ince bir palto vardı. Pazar alanında dolaşırken çıkan rüzgardan sık sık eliyle şapkasını tutması gerekmişti. Sesini değiştirerek satıcıya para uzattı.

“Bayım aradığım birisi var. Son zamanlarda bu çevrede elinde satılık antikalar olduğundan bahseden birine rastladın mı?”

Satıcı paranın üstünü ve meyve torbasını uzatırken yanıt verdi. “Ben öyle birini görmedim fakat bir arkadaşım onun hakkında konuşulanları duymuş. Adamın elinde çok çeşitli antikalar varmış ve yerini gizliyormuş.” Satıcı Canas’ ı süzerek devam etti. “Sanırım siz de antikalarla ilgileniyorsunuz. Ama bu işe bulaşmanızı tavsiye etmem, o adamın kaçakçı olduğundan şüpheliyim.”

“Anlıyorum, dikkat edeceğim. Teşekkürler.”

Elindeki torbalarla ilerleyen Canas araştırmasına devam etti. Bir süredir aradığı bir suçlu vardı, tarihi eserleri kaçırıp, zenginlere satmaya çalışıyordu. İzini kolayca kaybettirdiği için yakalanmıyordu. Canas’ ın geldiği üçüncü şehirdi bu. Bu kadar uğraşmasının nedeni aslında hem suçluyu yakalayarak babasının gözüne girmek hem de halkın kendisi hakkındaki görüşlerini öğrenebilmekti. İlerideki tezgahta sohbet eden birkaç kişi vardı. Yavaşça onlara yaklaştı.

“Artık işlerimiz biraz daha açılacak. Bu, güzel bir gelişme. Ürünlerimizin elde kalma derdi olmayacak.”

“Lider Canova’ nın oğlu sayesinde. Ondan bu kadarını beklemezdim. Babası gibi çok düşünceli biri.”

“Okuldan atıldığından beri hakkında olumsuz çok şey söylendi. Babasına isyan edeceğini ortaya atanlar bile oldu. Kısa sürede bu kadar değiştiğine göre demek ki sonunda aklı başına gelmiş. Lider Canova onu bir güzel yontmuş olmalı.”

Canas sonuncu adamın sözleri üzerine bir anlığına yumruğunu sıktı. Sonra derin bir nefes alıp ruhsuz bir şekilde konuştu. “Gözleriniz çok az şey görür, kulaklarınız çok az şey duyar. Yine de her şeye hakim olduğunuzu sandığınız için ağzınız gereğinden fazla çalışır.”

Tezgahın sahibi öfkeyle ona döndü. “Ne dedin? Haddini aşıyorsun.”

“Sadece gerçeklerin görünenlerden farklı olabileceğini izah etmeye çalışıyorum.”

Diğer adam araya girdi. “Bize laf yetiştirene bak. Sen ne biliyorsun ki?” Bu laflar üzerine Canas soğuk şekilde gülümsedi. “Doğru, ben ne biliyorum ki?” Adamlar Canas uzaklaşırken öylece arkasından bakakaldılar. Hâlâ sinirli olsalar da Canas’ ın sakin ve soğuk tavırları karşısında kavga çıkarma dürtüleri yok olup gitmişti.

Sarmav Şehri’ ne geri dönen Canas, Kara Elçi’ nin ziyaretine gitti. İkisi mağaranın girişinde oturup sohbete daldı. Canas yüzündeki maskeyle bütünleşmiş gibiydi. Önceleri tüm yüzünü kapatan bu maske ona boğucu gelirdi. Şimdiyse maske taktığı anlarda kendisini daha güçlü, kararlı hissediyordu. Kara Elçi gururla Canas’ a baktı. “Yavaş yavaş herkesi ikna etmeyi başarıyorsun Avcı.”

“Başka şansım yok biliyorsun. Saygınlık elde etmeden ilerlemem zor. İnsanlara yaklaştıkça da onları daha iyi tanıyorum. Onların beklentilerine göre şekil almak, tüm olay burada bitiyor.”

“İnsanlar sadece beklentilerine yanıt bulduğunda saygı duyar, itaat eder. Biraz daha sabredersen büyük işler başaracağız. Canova’ nın yerini ne zaman alacağın çok önemli.”

“Biliyorum, planım hazır bile. Tüm liderleri iyi tanıdığımız için elimizde bir koz var. Herkesi birbirine düşürmek için en uygun liderler toplantısını beklemeliyiz. Çok vakit alacak olsa da Melmor’ da yapılacak toplantıyı beklemek en mantıklısı olacak.”

Kara Elçi sinsice gözlerini kıstı. “Demek öyle? Lider Saraç’ ın suçluluk duyacağı için iplerinin senin eline geçeceğini, Zorkan ve diğerlerinin zaten anlaşmazlık yaşayacağını öngörmüşsün. Lider Cender konusunda ne düşünüyorsun peki?”

“Onun aklını okumak zor. Bence göründüğünden zeki biri ama o bir şeyler fark etse bile diğerlerini ikna etmesi imkansız olacaktır. Yani imkansız olması için elimden geleni yapacağım.”

Kara Elçi beyaz bulutları izlerken düşüncelere daldı. “İşi aceleye getirip planların bozulmasını istemem. Dediğin gibi o günü bekleyelim, olacakları görmek için sabırsızlanıyorum.”

“Sabırsız olduğunun farkındayım ama her şeyi bana bırak. Adım adım zafere ilerleyişimi izle.”

***

Gece yarısı tüm sokaklar karanlıktı. Antikacı sokak arasındaki, üzerinde  nalbur yazan küçük dükkanına girdi. Bodrum katında çeşitli tarihi eserleri saklıyordu. Bu gece önemli bir satış gerçekleştirecekti. Bir müşterisi için önemli bir tabloyu eline geçirmişti. Şimdi tabloyu yüksek fiyata satacağı için zenginlik hayalleri kuruyordu. Tabloyu bir kumaşa dikkatle sarıp yukarı çıktı. Cebinden anahtarları çıkardı, dükkanı tam kapatacakken yüzündeki gülümseme soldu. Dükkanın camına birinin siluetinin yansıdığını görmüştü. Anahtarları bırakarak tabloyla birlikte sokağın diğer ucuna doğru koşmaya başladı.

“Siz şu taraftan gidin, önünü kesin,” diye bağırdı Canas. Antikacının peşine takıldığında onun çok hızlı koştuğunu gördü. Bir fare gibi oradan oraya kaçıyor, yakalanmıyordu. Canas uzun uğraşlar sonucu onu bulunca elinden kaçırmamak için görünmez oldu ve adama gizlice yaklaştı. Bir duvara tırmanmak üzere olan antikacı endişeli gözlerle sağa sola bakıyordu. Kimseyi göremeyince dikkatle tırmanmaya başladı. O sırada biri kendisini sertçe çekince yere düştü. Ne olduğunu anlamadığı için şaşkındı. Tekrar koşmaya başladığı sırada ayağı bir şeye takıldı yere kapaklandı. Antikacı yüzüne ve karnına yediği darbeler ile yerden kalkamaz hale geldi. Korkudan yalvarmaya başladığı sırada Canas yaklaşan koşma seslerini işitince sert bir yumrukla adamı bayılttı ve tekrar görünür oldu.

“Efendim biz de gürültüye koştuk. Onu yakalamışsınız.”

“Çok uğraştırdı beni. Onu bu hale getirmek zorunda kaldım. Götürün.”

Savaşçılar adamı tutup, götürdüler. Canas yerdeki tabloyu alıp arkalarından yürüdü. Antikacı kendine geldiğinde korkuyordu. Elleri, ayakları bağlanmış, at arabasında yatıyordu. Endişe içinde kendisine bir şeylerin musallat olduğunu, iddia etti. “Başını mı çarptın ne yaptın? Ne saçmalıyorsun?” dedi savaşçılardan biri. “Doğruyu söylüyorum,” diye inat etti antikacı.

Canas soğuk şekilde adama baktı. “Suçundan sıyrılmak için ruh sağlığının bozuk olduğunu göstermeye çalışıyor anlaşılan. Ciddiye almayın.”

Adam zindana atıldı ve sözlerine kimseyi inandıramadı. Dükkanındaki önemli tarihi eserler ilgili yerlere iade edildi. Lider Canova yemek masasında oğlunu bir kez daha tebrik etti. “Ayrıca haftaya doğum günün. Bu kez halka açık bir kutlama düzenlemeyi düşünüyorum. Ne dersin?”

“Bunu düşünmen beni mutlu etti.” Bir doğum günü kutlamasını hiç istemese de Canas minnettar şekilde babasına baktı.

“Peki, o halde. Hazırlıklara yarından itibaren başlasınlar. Bunun, insanların ilgisini çekeceğine eminim. Hem de son zamanlarda güzel işler başardın.” Canova’ nın içten gülümsemesine Canas’ ın sahte gülümsemesi eşlik ediyordu. Birkaç gün önce gördüğü rüyanın etkisi ile gerilen Canas bunu babasına belli etmemeye çalışıyordu. İnsanların alaycı sözleri zihninde canlanırken masanın altındaki yumruklarını sıktı.

Günler süren hazırlıkların ardından sarayın yakınındaki geniş, çimenlik alana insanlar akın etmeye başladı. Herkes lideri ve oğlunu yakından görebilmek için sabırsızlanıyordu. Büyük ziyafetin tadını çıkarmak için gelenler de vardı. Hediyelerini  sunduktan sonra büyük, yuvarlak masalara kuruldu herkes. Klasik müzik sesi alanı doldurdu. Canas ayağa kalkıp konuşma yaptı, geldikleri için misafirlere teşekkür etti. Konuşmasını bitirince herkes onu alkışladı. Tam o sırada Canas bir anlığına her yerin alevlerle sarılmış olduğunu gördü. Sadece bir anlığına... İrkildi ve gergin şekilde yerine oturdu. “İyi misin?” dedi Canova. “İyiyim baba,” dedi Canas. Geçen günkü rüyasını çoktan unutmuş, yıllar önceki anısına teslim olmuştu. Alevlerin sıcaklığını tüm bedeninde hissediyordu. Yüzünden soğuk terler boşaldı ve sessizce beklemeyi sürdürdü. O gün onun için zor geçti. Kimseye bir şey belli etmeden günü atlatabildiğinde rahatlamıştı.

5 Eylül 2021 Pazar

Monster (Anime Tanıtım)

 


"Bana bakın. Bana bakın. İçimdeki canavar bu kadar büyüdü."

 

Monster' a daha ilk başladığımda bitirmek ve burada paylaşmak için sabırsızlanacağımı anlamıştım. Bu kez oldukça farklı bir anime ile karşınızdayım. Anime psikoloji, gizem, polisiye, tarih, dram her şeyi içeriyor. 74 bölüm ve 2004 yapımı. O yüzden çizimleri biraz eski tarzda. Bölümlerin tamamı Youtube' da var. Animeyi 9 günde bitirdim ve sonlara doğru bende bir an önce bitirme takıntısı bile başlamıştı. Monster en sevdiğim anime listesinde 3.sıraya yerleşmeyi başardı. :) Şimdi animenin konusuna geçeyim.


Monster Konusu

Tenma, Almanya' da yaşayan ve çok başarılı bir beyin cerrahıdır. Bir gün birinin ameliyatına girecekken müdür ona bir başkasının ameliyatına girmesini söyler. Tenma müdürün dediği ünlü ismin ameliyatını yapar fakat önceki hasta ölür. Ölen hastanın eşi doktoru suçlar. Tenma o günden sonra suçluluk hisseder. Kısa süre sonra yine aynı durumla karşılaşır. Başından vurulan bir çocuk ve ardından durumu ağır bir vali hastaneye getirilir. Tenma bu kez kendi istediği kişinin ameliyatına girer ve o günden sonra tüm hayatı değişir. Gizemli cinayetler başlamıştır ve tek şüpheli Tenma' dır. Canavar ortaya çıkmıştır.


Canavar demişken bu birinin lakabı. Gerisinde hiç iz bırakmadan, insanları doğrudan ya da dolaylı şekillerde öldüren canavar...


Anime hakkındaki düşüncelerimi paylaşacak olursam beni çok etkiledi. İçinde dram olmasına rağmen ben gerilmekten ve sinirlenmekten üzülmeye pek vakit bulamadım açıkçası. İnsanların çıkar için daha ne kadar alçalabileceğini, ruhsuz kişilerin kolayca nasıl birilerini öldürebildiğini, insanların karanlık amaçlarının gelebileceği boyutu görüyoruz.

Anime boyunca olay akışı bazen hızlı, bazen yavaştı. Sonlara doğru pek çok karakterin birbiri ile bağlantısı olduğunu görüyoruz. Yani başlarda izleyip unuttuğumuz bir karakter 20 30 bölüm sonra ilginç bir bağlantı ile karşımıza çıkabiliyor. Bu yüzden biraz da dikkatle izlenmeli anime. Karakterlerin çok derin işlenmesi sevdiğim bir detay oldu. Olaylar Almanya'da geçtiği için pek çok Türk karakter de vardı. Yalnız Türk erkekleri hep esmer, pala bıyıklı çizilmiş. :)) Irkçılık, Hitler, duvarın yıkılması, nazilerden de bahsediliyor. Tüm bunların dışında sağlam bir gizem, polisiye var. Olacakları tahmin etmek çok güç. Anime genel olarak karanlık ve karamsar bir hava çiziyor. Rahatsız edici, uygunsuz sahneler vardı ama kısaydı neyse ki. O yüzden çocukların izleyebileceği bir anime değil kesinlikle. Anime gerçekleri olduğu gibi ve sert şekilde yansıttığı için diğer animelere göre daha çarpıcı geliyor insana. Mesela bir işkence sahnesi vardı gerildiğim. Fantastik animelerde belki çok daha beterleri vardı ama Monster konuyu işleyiş yönüyle bunu hissetmenizi sağlıyor.

Animeyi izlerken Tenma' nın yapacağı seçimi hep merak ettim. Gördüğü herkese çok iyi davranan, iki eli kanda olsa insanları kurtarmaya çalışan biri kafasına koyduğu şeyi yapar mı? Saf kötülük var mıdır? Bir insan gerçekten canavar olabilir mi? Canavar ölmeli mi? Bu tarz soruları düşünüyor insan. Bu animeden çıkarılacak mesajlar, dersler çok fazla. 




Bu kısımdan sonra anime hakkında daha detaylı açıklamalara geçeceğim. Ona göre okuyun. (Aşağıdaki görseller obluda.fandom.com sitesinden alınmıştır.)

Spoiler başladı...







Animede isimsiz insanlar, gizli deneyler, beyin yıkama, manipülasyon konularının üzerinde çok duruldu. Bir insanın algısı bozulduğunda, anıları gittiğinde neye dönüştüğünü çok iyi gösterdi. Hayatta en önemli şeyler bağlar ve sevgidir. Gerisi sonsuz bir karanlığa hapsolmak gibidir. Üç farklı kişinin ağzından çıkan sözleri de aklımda kaldığı kadarıyla paylaşayım. :) 


"Herkesin hayatı eşit değildir."

"Herkesin hayatı eşittir."

"Herkesin eşit olduğu yegane şey ölümdür."


Animede en sevdiğim kişiler Tenma, Grimmer ve Dieter oldu. Son bölüme kadar çok sayıda insan öldüğü için sevdiğim karakterlere bir şey olacak mı diye korkuyla izledim. Çocukların ölüm oyununun olduğu bölüm vardı orada çok gerildim mesela. Çocukların her türlü olumsuz etki karşısında nasıl savunmasız olduğunu, büyüklerin bile birkaç sözle kendilerini kaybettiklerini görüyoruz. Artık çocuk masalları bile ürkütücü görünüyor gözüme. Çocukları korumak ve sevmek hayattaki en önemli şey olmalı sanırım. Dünyadaki çirkin insanlar bir şeyleri bozsa da hepimiz düzeltmek için çabalayabiliriz. Tenma ve Grimmer o yüzden en sevdiğim karakterler oldu. Dieter da büyüyünce Tenma' nın kopyası olacak gibi. O çocuğu çok sevdim, keşke gerçek olsa da benim çocuğum olsa diye hayalini kurmadan edemedim. Bir halı ile tüm Türk mahallesini kurtaran koca yürekli çocuk. :) Johan en gizemli karakterdi. Kendinden nefret etsem mi, etmesem mi bilemedim. Hayranlık uyandıracak bir yanı da yok değil ama saygı duymak imkansız. Yine de animeyi bitirince nefret etmemeye karar verdim. Kendisi Death Note' daki Kira ile kıyaslanmış fakat ikisi tamamen farklı karakterler. Amaçları, yaptıkları her şeyleri farklı ve ben Kira' yı severdim yaptıklarında biraz haklılık payı gördüğüm için.


"İnsan öldürmek kolaydır, tabi ki şekerin tadını unutabilirsen..."


Spoiler bitti...


Animeyi herkese tavsiye ederim. Bir süre etkisinden çıkamayacağım sanırım. Eğer çok mantık arayarak izlerseniz size yeterince etki etmeyebilir. Verilen mesajlara, insan ilişkilerine yoğunlaşarak ve hissederek izlerseniz anime sizin için efsaneye dönüşebilir. Söyleyeceklerim bu kadar. Vakit ayırıp okuyacaklara teşekkür ederim. :))

Ha bir de unutmadan puanım 10/10.


3 Eylül 2021 Cuma

Savaş Çığırtkanı 2- 8. Bölüm (Roman)


 

BÖLÜM 8

 

Yeni Lider – Melmor/Galnas

 

Lider Saraç’ ın ölümü Melmorluları şoka uğrattı. Herkes ne yapacağını bilmez haldeydi. Karay acısını bastırmaya çalıştı. Böyle bir anda kendini bırakırsa diğerleri de savaşa devam edemezdi. Bir yandan Yaputa ile çarpışmaya devam ederken bir yandan bağırdı. “Kimse geri çekilmesin. Tüm gücümüzle savaşa devam edeceğiz. Lider Saraç’ ın bizden beklediği gibi davranacağız!”

Karay’ ın sözlerine rağmen karamsarlığa düşen ve kararlılığını yitirenler vardı. Dikkatini toplayamayan bazı kişiler yaralanmaktan kurtulamadı. Durum kötüye gidiyordu. Başsız kalmak savaşçılardaki azmi söküp atmıştı.

Karay, Melmor tarafındaki tepenin başında mavi zırhlıyı görünce onu hemen tanıdı. Mazal’ ın geldiğine hem sevindi hem üzüldü. Onun Saraç’ ın ölümüne şahit olduğunu düşünüyordu. Kadın atı dört nala sürmeye başladı.

Mazal az önce gelmiş ve tüm olanlara şahit olmuştu. Öfkesi acıyla harmanlanmış şekilde savaş meydanına iniyordu. Gözyaşlarını tutmaya çalıştı. Şu an gözü Lazinka’ dan başkasını görmüyordu. Kadın atın üstünde giderken başlığının arkasından çıkan saçları dalgalanıyordu. Omzunda asılı duran kılıfın içinde kılıcı sallanıyordu. Sahip olduğu kılıç özel olarak üretilmişti. Eni otuz cm genişliğinde, boyu bir buçuk metreydi. Uzun, kalın bir sapı vardı.

Kadın Lazinka’ ya yaklaşınca kılıcını çekip çıkardı. Güçlü bileğiyle sıkıca silahın sapını kavradı ve karşısına çıkanları püskürttü. Lazinka savaşın başından beri ilk kez gerilmeye başladı. Hırsla ona doğru ilerleyen kişinin kim olduğunu merak ediyordu.

Kadın yeterince yaklaştığında Lazinka’ ya hemen saldırmamak için kendini zor tuttu. Saraç’ ın kan içindeki bedenine baktı. İçi sızlıyordu, onu sonsuza kadar kaybetmişti. Atından inip eşine koştu, onu kollarının arasına aldı. Sonra öfkeli bakışları Lazinka’ ya döndü. Yavaşça ayağa kalktı, başlığını çıkardı. Kılıcını havaya kaldırdı ve liderliğini ilan etti.

“Ben Mazal, Melmor’ un yeni lideri! Şu vakitten sonra tüm savaşçılar bana tabi olsun. Eşim Saraç’ ın intikamını alacağım!”

Lazinka’ nın bakışları şaşkınlıkla açıldı. Kadını hayal meyal son liderler toplantısında gördüğünü anımsıyordu. “Demek Saraç’ ın eşisin,” diye mırıldandı.

İki tarafın savaşçıları da şaşkındı. Daha önce hiç bir kadın lider olmamıştı. “Lider Mazal emrinizdeyim,” diye bağırdı Karay. Durum şaşkınlık yaratsa da diğer Melmorlular da aynı şekilde haykırdı.

Lazinka kadına tepeden bakmaya başladı. “İntikam mı dedin? Burası savaş meydanı, burada her şey mubahtır. Sen liderlik oyunu oynamaya devam et. Hiçbir şey bildiğin yok.”

“Bunun oyun olduğunu düşünüyorsan savaş benimle.” Kadın iddialı sözlerinin boş olmadığını kanıtlamak istiyordu. Kılıcını yerde sürükleyerek Lazinka’ ya doğru ilerledi. Önüne çıkan birkaç kişiyi yaraladı. Kendinden emin adımlarla yürüyordu.

Lazinka kılıcını kaldırıp gardını aldı. İkisi arasında şiddetli bir dövüş başladı. Kadın kılıcını indirdikçe Lazinka onu durdurmayı başarıyor, sonra saldırıya geçiyordu. Mazal dikkatli biriydi. Devasa kılıcı yüzünden hızlı olamasa da Lazinka’ nın hamlelerini tahmin etmekte zorlanmıyordu. Bir ara bacağında derin olmayan bir kesik açıldı. Yeterince hızlı olsa bu hamleden kurtulabilecekti.  Derin bir nefes aldı ve kılıcını tüm gücüyle Lazinka’ nın başlığına indirdi. Adam kendi kılıcını kalkan gibi başının üstünde tutarak saldırıyı durdurdu. Kılıcın ucunu tutan sol eli ise kesilmişti. Avuçlarından yere kan damlıyordu.

Bir süredir savaşta olduğu için Lazinka yorulmaya başlamıştı. Kadınla baş etmek kolay değildi, öfkelenmeye başladı. Mazal kılıcı iki eliyle tutup lidere yandan savurdu. Lazinka zırhına çarpan kılıcın etkisi ile yere düştü. “Seni affetmeyeceğim!” dedi Mazal. Kılıcını sertçe yere savurduğunda Lazinka’ nın bir dizinden aşağısı koptu. Liderin feryadını işiten Yaputa çarpıştığı Karay’ ı itip hemen onun yanına koştu.

 Lazinka çok kan kaybediyordu. Yaputa herkese emir verip onun taşınmasını istedi. Kendisi de Mazal ile dövüşmeye başladı. “Çekil karşımdan. Daha liderinle işim bitmedi!” Yaputa yanıt vermedi. Karşısındaki kadının öfkeden gözü dönmüştü. Ona laf anlatmaya çalışmanın imkansız olacağını biliyordu. Şu an tek derdi kadını Lider Lazinka’ dan uzak tutmaktı. Acil müdahale yapılan lider hızla oradan uzaklaştırıldı.

Mazal, Yaputa’ nın üzerine koştu. Kadının hamlelerinden sıyrılmayı başarıyordu Yaputa, hızlıydı. Karay, Mazal’ a saldırmaya çalışan diğer kişilerle dövüşüyordu. Bir ara üç kişi birden Mazal’ ın üstüne yürüyünce kadın kılıcını rastgele sağa sola savurmaya başladı. Ölümcül yara alabileceklerini düşünen savaşçılar daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedi. Mazal artık nefes nefese kalmıştı. Bu ağır kılıcı kullanmak kolay değildi. Yıllardır çalışıp geliştirdiği kol kasları sayesinde herhangi bir insandan çok daha dirençliydi. Pes etmeye niyeti yoktu. Karay ile birlikte rakiplerini yeneceğini biliyordu. Savaşçıların kararlılığı da geri dönmüş görünüyordu. Mazal durup biraz soluklanmaya çalıştı. Yanlış bir adım atmak istemiyordu.

 

***

 

“Umudumu hiç yitirmemiştim. Bizimkinin artık her şeyi yüzüne gözüne bulaştıracağını düşünüyorum. Gözlerimiz artık aydınlığa kavuşacak gibi.”

Elleri zincirle bağlı olan Duve sırıttı. Kuzgun karası kirli saçları alnına düşüyordu. Başını duvara yasladı. Ortam rutubetli ve havasızdı. Yüksek tavandaki küçük yarıktan vuran ışıktan başka aydınlatma yoktu. Geceleri tamamen karanlık içinde kalıyorlardı. Gün içinde arada bir görevli önlerine küçük tepside yiyecek bir şeyler sürüyordu. Bayat ve tatsız yiyeceklerin pek yenebilir hali olmasa da yaşamak için başka şansları yoktu.

Duve, erkek kardeşlerden ortancasıydı. Çok başarılı bir savaşçı olsa da babası onda asla bir gerçek savaşçı kararlılığı görememişti. Saf biri değildi fakat acımasız yöntemlerin karşısında durmuştu hep. Ona göre en önemli şey insanın içindeki pişmanlıktı. Şu an zindanda bulunmasına bu kişiliği sebep olmuştu ve artık kalbi eskisine göre taşlaşmıştı. Geçen yıllar görüntüsünden çok kalbini yıpratmıştı.

“Böyle bir anın gelmesi bizim için büyük bir fırsat oldu. O, sonunda kaybeden olacak,” dedi Rolanka. Duve’ den daha iri ve sağlıklı görünüyordu. İçinde bulunduğu koşula en iyi uyum sağlayandı. Rolanka kardeşlerin en küçüğüydü. Diğerlerine nazaran gamsız bir yapısı olduğu için şanslıydı.

Ranali temkinliydi. Henüz sevinmek için erken olduğunu düşünüyordu. Vaktinden önce atılacak adım sonları olabilirdi. “Onu indirmek hepimizin hayali biliyorum. Tünelin çıkışını artık gördüğümüze göre planımızı dikkatle uygulamaya koyabiliriz. Eğer olur da başaramazsak bizi öldürür.” Kadının göz altları morarmış, üstü başı perişandı. Zincirler bileklerinin etrafında iz bırakmıştı. Günlerdir su yüzü görmemiş saçları keçelenmişti.

“Abla bir kez olsun bize güven. Birlikte güçlüyüz. Sadece doğru anı kolladığımız için bu kadar bekledik. Endişe etmen yersiz. Lazinka’ ya gerçekten bağlı kaç adamı var sence? Bir çoğu ondan korktuğu için sesini çıkaramıyor. Eğer biz ortaya çıkarsak  taraf değiştirecek çok kişi olacaktır,” dedi Duve.

Diğer erkek kardeş söze girdi. “O hep kaostan beslenmiş biri. Nefret dolu bir kalp de uzun süre zirvede tutunamaz. Düşüşünün sert olacağı kesin.”

Ranali iç geçirdi. “Babamızı zamanında ikna edemedik. Gücü her şeyden üstün tuttuğu için onu ülkenin başına geçirdi. Lazinka bizi hep ayak bağı olarak gördü. Şimdi karşısında birbirine kenetlenmiş üç kardeş bulacak.” Gözleri umutla parladı. Eski günlerine dönmenin arzusu ile yanıp tutuşuyordu.

“Sonraki karşılaşmamız onun için hiç iyi olmayacak.” Duve kendi kendine mırıldanırken gözleri ışıltıyla parladı.

Birkaç gün sonra değişim sırasında görevlilerden biri diğerine Lazinka’ nın ağır yara aldığını söyleyip savaşın seyri hakkında bilgileri verdi. Diğer ikisi uyusa da Duve uyumuyordu ve onların fısıltılarını işitmişti. Görevi devreden kişi aceleyle oradan uzaklaştı.

Ertesi gün Duve yakınlarında kimsenin bulunmadığı bir anda işittiklerini sessizce diğerlerine anlattı. “Bu durumda savaşçılar arasında çözülme başlayacaktır. Lazinka başlarında olmadan bu savaş fazla uzun sürmez. Doğrusu Melmor’ un yeni liderini de tebrik etmek lazım, bizimkini ne hallere düşürmüş.”

Kadın ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. “Aramızdaki kan bağına rağmen onun bu durumuna seviniyor olmamız ne acı. Aile olmayı başaramadık.”

“Bunları düşünmenin sırası değil. O bizi boş yere buraya tıktı. Aramızdaki bağı söküp atan kendisiydi. Hem biz sadece onu yönetimden uzak tutup, daha güven dolu bir gelecek inşa etmek istiyoruz. Lazinka gibi acımasız biri değiliz sonuçta,” dedi Rolanka.

“Rolanka haklı. Bizi ailesi olarak görmeyen ve ömrümüzü çürüten biri için üzülemem. Çıkınca da gerekeni yapmalıyız. Yakında casusumuz burada olacaktır. Hazırlıklı olalım, bu bizim son şansımız olabilir,” dedi Duve.

Yıllardır zindanda tutulan kardeşler zaman zaman pes etme noktasına gelmişti. Ranali boşluğa düşmüş gibi hissetse de kardeşlerinin desteği ile hep ruh sağlığını korumayı başarmıştı. Tutunduğu amaç, kurtulacağına dair inanç olmasa kendini çoktan bırakmıştı. Duve’ nin söylediği gibi artık onu affedemezlerdi. Kurumuş ellerini yukarıdan sızan ince ışık huzmesine tuttu. Yaklaşan aydınlığı hissedebiliyordu.

Ertesi gün güneş tepedeyken beklenen kişi geldi. Zindana gelen kadından kimse şüphelenmediği için ona karşı bir tedbir alınmadı. Zira kendisi liderin yardımcılarından biriydi. “Beni Lider  Lazinka gönderdi. Durumu biliyorsunuz, kardeşlerine bir mesaj iletmemi söyledi.” Demir kapı hemen açıldı ve kadın içeriye alındı.

Fenna daha önce birkaç kez buraya geldiği için içerisi hakkında detaylı bilgisi vardı. Kardeşlerin olduğu kısım girişin yaklaşık iki mil kadar uzağındaydı. Oraya uzanan geçide belli aralıklarla on tane demir kapı yerleştirilmiş ve her birinde bir görevli bekliyordu. Hepsinde hem beklediği kapının hem de on kilidi bulunan zincirli kapının anahtarlarından biri vardı.

Kadın soğukkanlı şekilde ilerlerken elini çantasına attı. İlk görevliye yaklaşınca adam onu selamladığı sırada çantasından bir iğneyi kapıp adamın omzuna sapladı. Ses çıkarmaya fırsat bulamayan adam bayıldı. Fenna adamın bilekliğindeki iki anahtarı hemen çıkardı ve kapıyı açıp ilerlemeye devam etti. Duvarlarda asılı fenerler yolunu aydınlatıyordu. Adımlarını hızlandırdı. Eğer zamanında yetişemezse başka, riskli bir plana geçmek zorunda kalacaklardı.

Kadın aynı şekilde hareket ederek görevlilerin anahtarlarını aldı. Hızlı hareket etmeye çalışsa da zindana varmasına az bir zaman kala ne olduğunu fark eden adamlardan biri elinden sıyrıldı. “Seni hain! Onları kaçıracaktın değil mi?” Kadın sinsi şekilde gülümsedi. “Ben baştan beri onlara itaat ediyorum zaten.”

Adam demir sopasını kavradığı gibi kadına savurdu. Parmaklıklı kapıya çarpan kadının yüzü acıyla kasıldı. İkinci darbeden eğilerek kurtuldu ve avucunun içine gizlediği bir başka iğneyi adamın bacağına sapladı. Az önceki gürültü son görevlinin dikkatini çekti. Bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etmişti. Silahıyla bir önceki kapıya doğru koşmaya başladı. Yerdeki baygın adamı görünce irkildi, o sırada kadın burnuna bir tekme attı. Kanayan burnunu tutan adamın gözleri yaşarmıştı. Yine de kadının üstüne atıldı. Kadın düşünce iğneler de yere saçıldı.

“Geldi!” dedi Duve heyecanla. Gürültüyü hepsi işitiyordu. Ancak kavga çıktığı belliydi ve gergin bekleyiş devam ediyordu. Bir iki dakika sonra kadın demir parmaklıkların önünde belirdi. Yüzünde şişlik vardı ve sekerek ilerliyordu. Aceleyle anahtarları tek tek denemeye başladı. “Geç kaldığım içim üzgünüm. Hemen çıkaracağım sizi, merak etmeyin.” Kadın vaktin dolduğunu biliyordu. Tavana doğru baktı. “Ne olur ne olmaz. Kenara çekilin lütfen.”

“Anlamadım,” dedi Duve.

Kadın cevap veremeden az önceki adam ansızın kadının arkasında belirdi. Sopayla başına vurduğu gibi kadın yere yığıldı.

“Hayır! Fenna!” Duve dehşetle adama baktı. Bir anlığına kurtulacağına o kadar inanmıştı ki. Diğer ikisi de hayal kırıklığına uğramıştı ve kadının durumunu bilmiyorlardı. Tam o anda tepede bir patlama oldu. Parçalanan kayaların bir kısmı yere döküldü. Tozdan göz gözü görmüyordu.

“Ne oluyor burada?” diye bağırdı görevli.

Kardeşler son anda duvarın dibine çekildikleri için zarar görmemişlerdi. Duve hipnoz olmuş gibi içeriyi saran gün ışığına bakıyordu. Göz bebekleri küçülmüştü. Aşağı doğru halat merdivenle biri sarkıtılıyordu.

“Juyan!” diye bağırdı Rolanka.

Juyan gülümseyerek eliyle onu selamladı. Arbaletini hızla çevirip içeri girmeye çalışan görevliyi vurdu. O sırada Fenna’ yı fark etti. Yere inince hemen kapıya gitti, kadının yaşadığını fark edince rahatladı. “Neyse ki yedek plan hazırlamıştık. Vaktinde çıkamazsa burayı patlatacaktık. Herkes baygın olduğuna göre kolayca kaçabiliriz artık. Juyan anahtarlarla zindanın kapısını açtı, kadını içeriye çekti. Mahkumların kilidini de açtı. Ranali rahatlayarak bileklerini ovdu.

“Elimizi çabuk tutalım. Patlamayı işitenler olmuştur muhakkak. Zindanın yakınında birkaç ekibin olduğunu bildiğimiz için gece gizlice kayalara tırmandık. Lazinka buranın önlemlerini artırmıştı. Bu işi sessiz sakin halletmek isterdik ama olmadı.”

Aşağıdaki herkes yukarı tırmandı. En son kadını omzuna alan Juyan çıktı. Duve engebeli kayaların üstünde yüzüne sertçe vuran rüzgarla yaşama yeniden dönmüş gibi hissetti. Anın tadını çıkarırken bir ok omzunu sıyırıp geçti. Kaçmaya çalıştıkları fark edilmiş, çembere alınmışlardı. Zindana yakın mevkilerde konuşlanmış kişiler patlama noktasına üşüşüyordu. Duve omzunu tutarak eğildi.

Juyan daha önce orada bıraktığı çantayı alıp içinden çıkardığı silahları kardeşlere dağıttı. “Alın bunları. Dövüşmekten başka çaremiz yok.” Juyan’ ın yanında Fenna hariç sadece beş savaşçı vardı. Duve eline kılıcı aldığında içindeki gücün arttığını hissetti. Zindana geri dönmemek için her şeyi yapardı. Kayalıkların arasında rahatça saklanabilseler de çember daralıyordu. Savaşçılardan biri tekrar bir patlayıcı hazırlamaya başladı.

 

***

 

Mazal’ ın direnişi karşısında Galnaslılar geri adım atmaya başlamıştı. Lazinka’ nın durumu ciddiyetini koruduğu için endişeye kapılmışlardı. Liderlerinin ölmesi durumunda savaşmalarının manası kalmayacaktı. Bazı savaşçılar tereddüt içinde kalıp dövüşü bıraktı. Çünkü liderin kardeşlerinin serbest kalacağını düşünüyorlardı. Onların tarafına geçmek şu an için daha mantıklı görünüyordu. Çoğu kişi ise Lazinka’ nın her an ayaklanacağına inandığı için dövüşe devam ediyordu. Kimse ona hesap vermek istemezdi.

Durumun farkında olan Karay memnundu. “Gelişiniz her şeyi tamamen değiştirdi Lider Mazal. Artık karşımızda yıkılmaz duvarlar yok.”

“Saraç gittikten sonra gelen zaferin önemi yok. İçim hiç soğumayacak. Lazinka ölse bile onun gibiler varlığını sürdürmeye devam edecek.”

“Haklı olabilirsiniz fakat gelecekte umut vardır. Ardımızdan gelecek olanlar daha güzel bir dünya inşa edebilir.”

 “Oğlum o insanlardan birisi olacak.” Mazal hafifçe tebessüm etti. Oğlu büyüyene kadar eşinin görevini devam ettirmeye kararlıydı.

Rakipler yavaş yavaş geri püskürtüldü. Lazinka’ nın gizlice götürüldüğünü fark eden Mazal öfkeyle doldu. En azından onu esir almak istiyordu, öyle biri tekrar başa geçmemeliydi. Kanla yıkanmış alanı taradı gözleri. “Daha fazla ilerlemeye lüzum yok. Galnas’ ın ordusu çekiliyor, tekrar toparlanamazlar. Lazinka’ nın liderliği kaybetmesini dilemekten başka çarem yok. Öyle biri ile aynı masaya oturmam mümkün değil. Gerçi bu vakitten sonra bir daha ne zaman liderler toplanır bilmiyorum.”

Karay duyduklarını teyit etmek istedi. “Geri mi çekiliyoruz efendim? Son kararınız mı? Galnas’ ın liderini belki yakalayabiliriz.”

“Bunu zamanında yapamadık. Bu vakitten sonra ona ulaşmamızın mümkün olduğunu düşünmüyorum. Gerekli önlemleri almışlardır. Daha fazla zayiat istemiyorum.”

“Anlaşıldı efendim, emirlerinizi herkese ileteceğim.”

Kadın başlığını çıkarıp kolunun altına sıkıştırdı. Kılıcını omzundaki kılıfa yerleştirdi. Yüreğine çöreklenmiş acı gözlerinin önündeki yıkımın da etkisiyle esas şimdi açığa çıkıyordu. Saraç’ ın taşınmış olduğu yere koştu hemen. Koştukça zırhının çıkardığı soğuk gıcırtı kulaklarında yankılanıyordu. Gözünden boşalan yaşlar yüzüne değen rüzgarla savrulup gidiyordu. Eşinin bedeni başına vardığında hıçkırarak ağlamaya başladı. Bir daha onun tatlı gülüşünü, sevgi dolu sözlerini işitemeyecek; gözlerinin içine  bakamayacaktı.

Melmorlu savaşçılar geri çekildi. Yaralıların tedavisi devam ediyor, insanlar toparlanmaya çalışıyordu. Dönüş vakti geldiğinde liderlerinin kaybı yüzünden yas içindeydiler. Saraç da babası gibi liderliği sırasında bir dövüşte hayatını kaybetmişti. Kötü haber kısa sürede tüm halk arasında yayıldı.

Saraya vardıklarında Mazal tahtına geçti. Aldığı büyük sorumluluğun farkındaydı. Önünde uzun bir yol ve bir dolu hedef varken liderliğini doğru bulmayanların varlığı onu rahatsız ediyordu. Sebepleri ise kadın olması ve aceleci davranmasıydı. Gizli ya da açıktan kendisini eleştirenlerin söylemi artınca Mazal daha fazla dayanamadı. Şu an son isteyeceği şey insanlar arasındaki birliğin bozulmasıydı. Buna müsaade edemezdi.

Herkesi karşısına topladı. Eşinin kaftanını giymişti. Devasa kılıcını da yere dayamış, elini sapına koymuştu. Sert bir şekilde tane tane konuşmaya başladı. “Beni iyi dinleyin çünkü bir daha tekrar etmeyeceğim. Lider Saraç’ ın izlediği yolu sadece ben devam ettirebilirim. Onu ve hedeflerini hepinizden iyi tanıyorum. Bu yüzden liderliğimi kimse sorgulamaya kalkmasın. Aksini iddia eden varsa şimdi karşıma çıkıp dövüşsün benimle ya da sonsuza kadar çenesini kapatsın! Zira liderlik hem fiziksel hem mental güç gerektirir.” Mazal kılıcını kaldırıp karşısındaki insanlara doğrulttu. “Hadi, ne bekliyorsunuz?” Bir kişi bile edecek laf bulamadı. Kimileri şaşkındı, kimileri kadının gücü karşısında hayal kırıklığına uğramıştı. Neticede destekçileri gittikçe arttı. Karay yüzündeki gülümsemeyi silmeye çalışmadı bile. Lider Mazal’ ın güçlü ve kararlı biri olduğunu biliyordu. Gereksiz konuşanları şimdiden sindirmeyi başarmıştı.

Pir-i Lezzet (Kitap)

  Kitap oldukça ilgimi çekti. Hikaye bir beyin konağında verilen ve saraydan önemli isimlerin teşrif ettiği bir ziyafetle başlıyor. Sofrada ...