16 Ağustos 2021 Pazartesi

Savaş Çığırtkanı 2- 5.Bölüm (Roman)


 

BÖLÜM 5

 

Özel Güçlülerin İzinde

 

Lider Cender’ in yönlendirmesi ile Meguan’ dan ayrılan ekip ikiye bölündü. Savaşçıların bir kısmı kuzeye, diğer kısmı Melmor ve Kanyul gibi ülkelere yöneldi. Hızlı şekilde hareket edip özel güçlülere ulaşmaları gerekiyordu.

Kuzeye giden grup ilk olarak Teulon’ a vardı. Alev Soluyanların bulunabileceği yerlere odaklandılar. Dış görünüşleri farklı olduğu için onları tespit etmek kolay olacaktı. Sırat yolculuk boyunca onlarla nasıl iletişim kurması gerektiğini düşündü. Haklarında yeterince bilgi toplamıştı ama olumsuz bir gelişme yaşanma ihtimali de vardı.

Sırat haritada ormanlık alanlara göz attı. Teulon’ daki büyük ormanlık alanlar sınırlı sayıdaydı ve  Alev Soluyanları bulana kadar hepsine bakmaları gerekecekti.

“Onları ikna edebilecek miyiz? Elimizdeki bilgilere göre sanki biraz yabaniler,” dedi Colevis.

“Elimizden geleni yapmalıyız. Muhakkak olanları duymuşlardır, kayıtsız kalamazlar,” dedi Sırat.

“Başka çaremiz de yok zaten. Bir aksilik çıkmasın da başka şey istemiyorum.”

“Biraz gergin olduğumu kabul ediyorum ben de. Onlara ne kadar güvenebiliriz bilmiyorum.”

Bölgede nem ve rüzgar hakimdi. Gökyüzü parçalı bulutlu olsa da sıcak hava kendini belli ediyordu. Sırat mendille alnını ve boynunu sildi. Meguan’ ın  savaşçıları ile zorunlu olmadıkça çok da konuşmuyorlardı. Herkes görevini bir an önce bitirip dönme niyetindeydi. Zaman zaman içlerinden bazılarının mola isteği ile duruyor, bir şeyler yiyip dinleniyorlardı.

Güzergahları üzerindeki ilk ormana vardıklarında Sırat kalabalık olmamaları konusunda diğerlerini uyardı. “Buradan sonrasını Zebbar ile gidelim. Siz bizi bekleyin,” dedi.

“Peki, öyle istiyorsan bize uyar,” dedi Ura. Ura orta boylarda, atletik yapılı biriydi. Hızlı bir savaşçı olarak bilinse de ağır silahlar kullanmazdı. Cender’ in önemli adamlarından biriydi.

Onay alan Sırat ve Zebbar nemli toprakta ayak izleri bırakarak ilerlemeye başladılar. Sincaplar ağaçlarda bir şeyler kemiriyor, çeşitli çeşit kuşlar oradan oraya uçuşuyordu. Bir kaplumbağa ters dönmüş kurtulmaya çalışıyordu. Onu gören Sırat hemen hayvanı çevirdi. Sonra Zebbar’ a döndü.

“Baltanı saklamalısın. Böyle tehditkâr görünürsen düşman olduğunu sanabilirler.”

Uyarı üzerine Zebbar baltasını bir kılıfa sardı ve aşağıda tutarak yürüdü. Ormanı baştan sona geçen ikili çok yorulmuş,  herhangi bir Alev Soluyanın izine de rastlamamıştı. Geri dönmek zorunda kaldılar.

Zebbar sıkıntısını dışa vurdu. “Savaş başlamışken burada boşuna vakit kaybediyoruz gibi geliyor.”

“Bir şeyler yapmasak savaş aleyhimize dönecek zaten. Şu an Butah’ ta olmasak da bu yaptığımız ileride herkesi koruyabilmek adına önemli.” Sırat aldığı görevin sorumluluğunun farkındaydı. “Hadi, acele edelim.”

Yaklaşık yarım gün ilerledikten sonra sıradaki ormana vardılar. Meşe ağaçlarının önemli ölçüde yer kapladığı orman biraz tepede kalıyordu. Sırat eğimli patikada ilerledi. Bu kez tek başına gitmeyi tercih etmişti. Zebbar’ ın olumsuz bir durum karşısında fevri davranacağını düşünüyordu. Colevis onla gitmekte ısrar etse de onu da reddetti.

Tepeyi aşıp uzun bir süre iç kesimlere doğru ilerledi. Hayvanlar dışında herhangi bir yaşam belirtisi gözüne çarpmayınca umutsuzluğa kapılmıştı. Yapraklar hışırdıyor, çok sayıda kuş koro halinde ötüyordu. Sırat ansızın başının dibinden ıslık çalarcasına geçen okla donup kaldı. Şu ana kadar kimseyi fark edememişti ve şimdi karşısında onlarca insan belirmişti. Kapüşonlu pelerinleri yüzlerini kapattığı için bir şey göremiyordu ama onların kim olduğunu anlamıştı. Teslim oluyormuş gibi ellerini hafifçe havaya kaldırdı.

“Kötü bir niyetim yok. Sizden yardım istemek için buradayım. Beni Lider Cender gönderdi.”

İçlerinden birinin yüzünde belirgin bir kesik izi vardı. Onun işareti ile mızraklar ve oklar fırladı. Sırat irkildi ve mantığı tam tersini söylese de kımıldamadı. Silahların her biri yakınından geçip giderken öylece bekledi. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Sonunda herkes durduğunda tuttuğu nefesini bıraktı.

“Keskin nişancı olduğunuzu biliyorum. İsteseniz beni çoktan vururdunuz. Sanırım beni sınıyorsunuz,” dedi heyecanını gizlemeye çalışarak.

Aynı adamın işareti ile hepsi başlıklarını geriye attı. Sırat ilk kez karşılaştığı bu insanların karşısında bir kez daha şaşkına döndü. Özellikle gözleri ürkütücü görünüyordu, sanki bu dünyaya ait değil gibiydiler. Kadınlar da erkekler kadar cüsseliydi.

“Neden buradasın yabancı? Bize yaklaşacak kadar cesur olduğuna göre mesele önemli olmalı.”

“Onun söyleyeceklerine neden inanalım ki?” dedi kadınlardan biri. Bakışlarındaki öfke ve küçümseme hissediliyordu.

“Bu işe karışmayın. Ben onu dinlemek istiyorum.”

“Başlayan savaşları duymuşsunuzdur. Lider Cender gerçekleşeceğine inandığı bir kehanet nedeniyle sizi bulmamı istedi.”

“Neymiş o kehanet?”

“7. Lider savaşı çıktığı anda Lider Harula tüm gücüyle aramıza dönecek ve dünyaya hükmedecek.”

“Bu çok gülünç bir şey. Sırf bu yüzden mi geldin buraya kadar?” Bu kez arka sıralardan bir adam konuştu.

“Size karışmayın dedim. Lider Harula’ yı duymamış kişi yoktur içimizde ama neden yüzyıllar önce ölmüş birinin dünyaya geleceğini düşünüyorsunuz?”

Sırat bildiği her şeyi anlattı. “Bu yüzden o geldiğinde sizlerin de bizim yanımızda yer almanız gerekiyor.”

“Yani Butah’ a gitmemizi mi istiyorsunuz?”

“Evet, Harula’ nın orada ortaya çıkacağına dair işaretler var.”

“Anlattıkların akıldışı gibi görünse de bizlerin varlığı da olağan kabul edilemez. O yüzden seni dikkate almam gerektiğini düşünüyorum. Belki de güçlerimizin bu zamana kadar devam etmesinin sebebi görevimizin henüz bitmemesiydi.”

“Yani kabul ediyor musunuz?” dedi Sırat. Sesindeki şüpheyi belli etmemeye çalışıyordu.

“Şunu belirteyim ki biz sizin kavganıza karışmayız. Liderlerin ne yaptığı umurumuzda değil. Gelir savaşı uzaktan izleriz, ne zaman ki Harula açığa çıkar o zaman savaşa dahil oluruz. O da kendi geleceğimizi garanti altına almak için. Öyle tehlikeli birinin rahatça hareket etmesine izin veremeyiz.”

“Anlıyorum, bu da bizim için yeterli. Size minnettar kalacağız.”

“Minnet duymanız için söylemedim bunları. Sebeplerimi yeterince açık ifade ettim. Ayrıca onu yenip yenemeyeceğimiz bile belli değilken erkenden konuşma.”

“O vakte kadar herkesi toplamaya çalışacağız. Başka çaremiz yok. Peki, Teulon’ da ne kadar Alev Soluyan varsa siz onlarla iletişime geçebilir misiniz? Kaybedecek vaktimiz yok.” Sırat çok şey istediğinin farkındaydı ama elinden başka şey gelmiyordu.

Karşısındaki adam bir süre düşündükten sonra yanıt verdi. “Tamam, o işle ilgilenirim. Hepsi bize katılır mı bilmiyorum ama olabildiğince kişiye ulaşırım.”

Adamın yanındakiler pek onla aynı fikirde değil gibiydiler. İçlerinden birkaçı Sırat’ a gelip huzurlarını kaçıran bir böcekmiş gibi bakıyorlardı. Yine de yüzünde yara izi olan adama saygı gösterdikleri ve onu dinleyecekleri her hallerinden belliydi.

“O zaman biz Libmons’ a doğru yola çıkalım. Oradaki Alev Soluyanlara da ulaşmamız gerekiyor.”

Sırat oradan ayrılmadan önce adam ondan eski arkadaşı Barsuk’ u bulmasını istedi. “Orada büyük bir ekibi var. Emrindekiler biraz saf ama onu ikna edersen işin kolaylaşır,” demiş ve onların bulunduğu bölgeyi tarif etmişti. Sırat diğerlerinin yanına dönünce olanları anlattı. Colevis iş tatlıya bağlandığı için rahatlamıştı. Ura da başarısı için Sırat’ ı takdir etmeyi unutmadı. Hava kararmak üzere olduğu için uygun bir yere çadırları kurup yerleştiler.

Zebbar yorgun hissettiği için çabuk uykuya daldı. Onun horultusu çevredekileri rahatsız edecek kadar gürültülüydü. Sırat iç geçirdi. Hem sesten hem de Alev Soluyanların dediklerini yapacağından emin olmadığı için uykusu tamamen kaçmıştı.

 

***

“Bu Sisle Yıkananların yoğun olarak yaşadığı hiçbir yer görünmüyor kitapta. Dağınık halde yaşıyor olmalılar,” dedi Katra.

“Biz de aramaya Algı Bozuculardan başlayabiliriz. Kanyul’ da şu bölgede yaşadıkları düşünülüyor,’ dedi Yula haritayı göstererek. “Sesin Muhafızları da zamanında Kanyul’ da birkaç kasaba inşa etmişler. Bir şekilde onlara ulaşabiliriz. Bizim Garnap da yıllar önce oradan göç etmiş,” diye devam etti. Yula genç ve güzel bir kadındı. Esmer tenli, yeşil gözlüydü. Kıvırcık siyah saçları karmakarışık görünüyordu. Birkaç yıldır Cender’ in yardımcısı olarak çalışıyordu.

“Peki, öyle yapalım,” dedi Katra. Daha iyi bir önerisi yoktu. Elyama da her nereye gideceklerse kendisi için fark etmeyeceğini söyledi.

Denizi aşıp Kanyul’ a varmaları iki günü buldu. Kanyul, Dazzap kadar soğuk olmasa da güneye ilerledikçe hava sıcaklığı belirgin şekilde düşüyordu. Buranın insanları kendi halinde, samimi, dost canlısı kişilerdi. Yol boyunca birkaç lokantada durup yemek yemiş, bölge hakkında çeşitli bilgiler edinmişlerdi. Algı Bozucular hakkında insanların pek bilgisi olmasa da birkaç kişi onların dağların arasında izole bir yerde yaşadıklarından söz etmişti. Son gittikleri lokantada bir adam gizemli şekilde konuştu. “Söylentilerin aksine ben onların özel insanlar olduğunu düşünmüyorum. Belki de yalandan bir söylenti yaydılar rahatsız edilmemek için. Bir keresinde gizlice onları uzaktan izledim. Senin benim gibi insanlar işte. Anormal olan hiçbir şey görmedim.”

“Anlıyoruz beyefendi. Bilgiler için teşekkür ederiz,” dedi Elyama. Adam bu kadınların neden o insanları aradığını merak ediyordu. Şüpheli bakışlarla Elyama’ yı süzdü. “Bir başka duyduğum şey de onların önemli bir hazine sakladığıydı. Yoksa siz de hazinenin peşinde misiniz?”

“Ne münasebet?” dedi Elyama. Sanki bir hakaret yemiş gibi hissediyordu. “Yoksa sizin oraya esas gitme sebebiniz hazine söylentisi yüzünden miydi?” Adam hemen bakışlarını kaçırıp inkar etti. Gülmeye başladı. “Yok canım, böyle bir şeye kim inanır zaten.”

“Gidelim, bu kadar yeter. Kimlerle muhatap oluyoruz,” dedi sabrı taşan Katra. Adam öfkeyle ona baksa da kadınların güçlü görüntüsü karşısında bir şey demeye çekindi. Daha önce bir kadına sataştığı için az daha canından oluyordu, dersini almıştı.

Kadınlar lokantadan ayrılmadan önce yanlarına fazladan yiyecek aldı. Dikkat çekmemek için diğer savaşçılar gelmemişti. “Neyse ki bahsedilen o dağlar çok uzakta değil. Tahminime göre yarın oraya varabiliriz,” dedi Yula.

Katra bıkkın halde konuştu. “Hemen çıksak iyi olur. Biraz planımızın gerisinde kaldık sanki.”

“Yeterince bilgi toplamasaydık onlara ulaşmamız zorlaşırdı,” dedi Elyama.

Kadınlar diğer savaşçılarla buluştu. Günün geri kalanında oyalanmadan yola çıktılar. Ertesi gün akşam üstü dağların yamacına vardılar. Dört taraf dağlarla çevriliyken geçitlerin birinden geçmek zorundaydılar. Güneş oldukça alçalınca rüzgar çıktı. Yine de temiz hava Elyama’ ya çok iyi hissettirdi. Atlarla birlikte yavaşça engebeli geçidi aştılar. Yula etrafı süzüyordu ama gözcülük yapan bir kişiye bile rastlamadı. Algı Bozucuların davetsiz misafirleri pek umursamadıklarını düşündü. Saatler sonra iç kısma vardıklarında etrafı tamamen çitlerle çevrili çiftlik benzeri yapılarla karşılaştılar. İnsanların bir kısmı hayvanlarla ilgileniyor, bir kısmı da bahçe işleriyle uğraşıyordu.

Kilolu bir adam savaşçıları görünce çitlerin ardından onlara seslendi. “Merhaba. Buraya geliş sebebiniz nedir?”

“Sizlerle önemli bir konu hakkında konuşmak istiyoruz,” dedi Katra.

Adam çitin kapısını aralayıp onları davet etti. “Gelin o zaman. Size ayıracak biraz vaktimiz var.”

Savaşçılar içeri girdiğinde adam hepsine bitki çayı ikram etti. “Uzun süredir misafirimiz olmamıştı. Arada sırada uzaklardan bizi izleyip kaçanlar oluyor ama bunlara aldırmıyoruz artık. İnanabiliyor musunuz, burada hazine olduğunu düşünüyorlar.”

“Evet, bir süre önce öyle biriyle karşılaştık,” dedi Yula. Kadın çayını yudumlarken nereden ve neden geldiklerini anlattı, özel güçleri hakkında detaylı bilgi almak istedi. Eski ama temiz kıyafetler içindeki adam onu yanıtladı. “İnsanların gözlerini boyamak ya da onların zihinlerini karıştırmak bizim için kolaydır. Açıkçası bir tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça biz bunu kullanmayız. Tabi başka yerlerde yaşayan türdeşlerimiz nasıldır bilemem ama biz yıllardır burada huzurlu, sakin bir yaşam sürüyoruz.”

“Peki, sakin yaşamınızın yakında bozulabileceğini söylesem ne yapardınız?” dedi Yula. Adam bunu tehdit olarak algıladığı için kaşları çatıldı. “Bu ne demek oluyor?”

“Dünyanın çeşitli yerlerinde savaşlar çıkmaya başladı. Eğer büyük kehaneti işittiyseniz...”

Adamın yüzü endişeyle kasıldı. “Karanlığın gelişi konusundan mı bahsediyorsun?”

“Evet. Tam olarak bunun için buradayız. Yardımınıza ihtiyacımız var,” dedi Yula samimi biçimde.

“Bu, çok zor bir karar. Böyle bir riske girmeye değer mi bilmiyorum.” Adamın keyfi kaçmıştı.

Yula ikna çabalarına devam etti. “Eğer kaybedersek dünya bir daha eskisi gibi olmayacak. İyi düşünün. Hepimiz birbirimize muhtacız.”

Diğer savaşçıların da katkısı ile adam bir süre sonra pes etti. Uzun yıllardır yerinden ayrılmadığı için Butah’ a yapılacak yolculuk gözünde büyüyordu. Kırlaşmaya başlayan sakalını sıvazladı. “Gençlerimizin çoğuna bu güçler aktarılmadığı için biz yaşı ilerlemişler olarak katılmak zorundayız. Ne dersin hanım?” dedi yanındaki kadına dönerek.

“O kadar da yaşlı sayılmayız. Kendini küçümseme. Elbette gidip onlara destek olacağız.” Kadının tatlı dilli oluşu Elyama’ yı gülümsetti. Çift herkesle konuşacaklarını söyledi.

Çiftçiler akşam olduğu için savaşçılara orada konaklamalarını teklif etti. Yula herkes adına teşekkür edip memnuniyetle kabul etti. Gece iyice çökmeden sofralar hazırlandı, yemekler yendi. Elyama herkesin bu kadar misafirperver olmasını beklemiyordu. Böyle güzel bir yerde yaşamanın keyifli olabileceğini düşündü. Gece boyunca durumu işitip gelen herkese açıklamalar yapıp, onları ikna etmeye çalıştılar.

Sabah dağların arasından vuran gün ışığı her yeri aydınlattığında horozlar ötmeye başladı. Savaşçılar çiftçilerle birlikte kahvaltı yaptıktan sonra oradan ayrıldı. Sesin Muhafızlarına ulaşabilmek için Koraz Kasabası’ nın yolunu tuttular. Bir sürü çorak arazi ve birkaç dereyi aştıktan sonra oraya vardılar.

Kasabadaki evler birbirine çok da yakın sayılmazdı. Evler bir iki katlıydı ama oldukça geniş görünüyordu. Kimilerinin çok güzel bahçesi vardı. Elyama ilgiyle etrafı izlerken bir kadın yanlarında belirdi. “Sizleri ilk kez görüyorum burada. Ben herkesi tanırım. Kimsiniz?”

Yula, genç kadını süzdü. Şık giyimliydi ve belirgin yüz hatları onu ciddi gösteriyordu. Upuzun, gri saçları beline kadar uzanıyordu.

“Acaba Sesin Muhafızı olma ihtimalin var mı?” dedi Yula merakla. Kadın şaşırsa da belli etmemeye çalıştı. “Öyleysem ne olacak?”

“Önce kendimi tanıtmalıyım. Ben Yula, Lider Cender’ in yardımcısıyım.”

“Ah, şu güç ve otorite meraklısı liderler... Kolları da her yere uzanıyor. Neyse tanışma faslını geç de esas meseleye gel.” Yula derin bir nefes aldı. “Öncelikle söylediklerini duymazdan geleceğim. Bildiğim kadarıyla sizden biri olan Garnap burada yaşıyordu. Kendisi arkadaşım olur.”

“Burayı yıllar önce terk eden Garnap mı? Hangi cehennemde o?”

“Meguan’ da yaşıyor. O da Lider Cender' in yardımcısı aynı zamanda.”

“Bak sen, bizim sessiz Garnap büyük işlere girişmiş. Ne halt yiyor orada? Hiç haber vermeden çekip gider mi insan?” Kadın yumruklarını sıkıyor ve söylenip duruyordu. Sonra sakinleşti ve Yula’ ya döndü. “Bu arada ben de Mara. Evet, neden gelmiştiniz?”

“Garnap hakkındaki sorularına yanıt veremem ama son sorunu yanıtlayım: kehanet.”

“Kehanet mi?” Mara elini çenesine atmış düşünüyordu. Kafası karışmış gibiydi.

“Önce bir yere oturalım. Herkesi ilgilendirecek bir konu bu. Ve bizim çok vaktimiz kalmadı.”

Mara karşısındaki kadının ne kadar ciddi olduğunu görünce iyice meraklandı. “Peki, kasabanın ileri gelenlerini hemen toplayım ben.”

Yula memnuniyetle gülümserken Mara’ nın güçlü sesi ile donup kaldı. Kadının sesi bir savaş borazanı kadar yüksek çıkıyor, tüm kasabada yankılanıyordu. “Kasaba sakinleri ben Mara. Az önce çok önemli misafirlerimiz kasabaya teşrif etti. Onları bekletmek istemeyiz. Durum acilmiş. Bir yerlerinizi kaldırın da hemen meydana gelin.”

Ses kesildiğinde Yula sersemlemiş gibi hissetti. Mara’ nın ileri gelenleri çağırmaktan kastının bu olduğunu kesinlikle tahmin edemezdi. “Teşekkürler,” diyebildi sadece.

Halk kısa sürede meydana akın etti. Herkes gelen ilginç kişileri merak ediyordu. Yaşı geçmiş birkaç kişi Mara’ yı ayıplamadan edemedi. “O nasıl üsluptu Mara? Doğru düzgün konuşmayı bir öğrenemedin,” dedi yaşlı bir kadın. Mara ise hiç oralı olmadı. Garnap’ ın nasıl bir hayat yaşadığını merak ediyor, neden kasabayı terk etmiş olduğunu düşünüyordu. “Bir aileye sahip olmayan biri için gitmek kolay olmalı,” diye düşündü.

Savaşçılar oturup Sesin Muhafızlarına durumu anlatmaya başladı. Şimdi herkesin yüzünde endişe vardı. Az önceki yaşlı kadın araya girdi. “Diğerleri de savaşa katılacak mı?”

Katra yanıtladı. “Herkese ulaşmaya çalışıyoruz. Hepsi gelir mi bilemeyiz ama çoğunun geleceğine inanıyoruz.”

“Hem Garnap da savaşta olacakmış,” diye atıldı Mara.

Yaşlı kadın hüzünlendi. “Garnap iyi biriydi. Sen zamanında onla çok uğraştığın için gitmiş olmalı. Sana katlanmak kolay değil tabi.”

 “Küçüktüm o zamanlar. Şimdi niye bu konuyu açıyorsun milletin önünde?” Mara öfkelenmiş ve utanmıştı.

“Sen az önce bangır bangır bangır bağırırken iyiydi. Ödüm koptu, sallanan sandalyemden düşüyordum.”

Elyama hayret içinde onları izliyordu. Gördüğü bu insanlar ile kitaptaki bilgiler hiç uyuşmuyordu. Sesin Muhafızlarının az konuştuğu bilinirdi. İkisinin tartışması bitince herkes tekrar durumu konuşmaya başladı. İçlerinde savaşa katılmaları gerektiğini söyleyenler de temkinli davrananlar da vardı. Savaşçılar bir kez daha durumun ciddiyetini belirttikten sonra seçimi onlara bıraktı.

11 Ağustos 2021 Çarşamba

Ergo Proxy (Anime Tanıtım)

 


    Animeyi az önce bitirdim ve hemen tanıtıma geçmek istiyorum. Beklersem yazmak istediklerimi unutacakmışım gibi bir his var içimde. :) Anime 2006 yapımı ve 23 bölümden oluşuyor. Bilimkurgu, psikoloji, gizem, felsefe içeriyor. Konunun ağır işlenişi sabırsız kişiler için başlangıçta sıkıcı gelebilir. Ancak bu tarz yapımları sevenlerin çok beğeneceğine eminim. Şimdi animenin içeriğinden bahsedeyim biraz. 

    Romdeau adındaki gizemli şehir insanları korumak için inşa edilmiştir. Burada insanlarla yaşayan otorav denen robotlar bulunmaktadır. Bir gün robotlara bulaşan cogito virüsü ile robotlar da insanlar gibi hissetmeye, düşünmeye başlar. Hatta var oluşlarını sorgulamaya kadar gider durum. Şehrin karanlık ve katı bir atmosferi vardır. Bazı karakterler içinde bulunduğu durumu, sistemi sorgulamaya ve araştırmaya başlar. Onlar durumu araştırdıkça işler içinden çıkılmaz bir hal alır ve izleyici olarak bizim de kafamızda onlarca soru işareti belirir. Öyle ki izlerken her şeyden, herkesten şüphe duymaya başladım. "Acaba bu da mı insan değil, bu da mı bir işler çeviriyor?" diye düşünmeden edemedim. Animeyi dikkatiniz dağınıkken izlemeyin çünkü ben bazı kısımları anlamadım ve yorumları okuyup "Hmm, demek böyleymiş," diye düşündüm. Gizem anime boyunca ön planda ve pek çok şey yavaş ve dolaylı aktarıldığı için arada beynimin yandığını itiraf edeyim. 😅 Son iki bölümde çoğu şey açığa çıksa da yine de insanın kafasında soru işaretleri kalıyor. Mesela o Yunan heykeli tarzındaki şeylerin neyi temsil ettiğini pek anlayamadım. Vekillerle ilgili bazı şeyler de yeterince aydınlatılmadı. Genel olarak ben çok beğendim ve farklı buldum. Sırf çok uğraşıldığı ve özgün bulduğum için bile 10 üzerinden 9 puan verebilirim. Ben gidip anime hakkındaki detaylı açıklamaları, teorileri okuyum biraz da. :)

    Karakterlere gelecek olursam Real' i başlarda daha güçlü biri olarak düşünmüştüm, ortalara gelince kızdan soğudum ama sonlara doğru biraz daha sevilebilir hale geldi. :) En gizemli kişi bence Vincent Law oldu. Anime daha çok onun etrafında döndü. Biz onun kim olduğunu anlamaya çalışırken o da kendisinin kim olduğunu çözmeye çalışıyordu. :)) Vincent' dan nefret eden çok kişi var ama benim en sevdiğim karakter oldu. Onun ruh hali, iç çatışması, kendini bulma çabaları çok güzel aktarılmış. Bir de bu ikisiyle takılan minik Pino var. O da virüs bulaşmış bir otorav ama her zaman gülümseyen ve herkese yardım etmeye çalışan biri. Vekiller konusuna hiç girmeyim, izlemeniz lazım. :) Bu kadar yazmayı planlamıyordum, ne yazacağım şimdi derken bayağı uzatmışım. Animenin ilginç ve sıradışı atmosferinin anlaşılması için aşağıya açılış müziğini de bırakayım :)



10 Ağustos 2021 Salı

Savaş Çığırtkanı 2- 4.Bölüm (Roman)


 

BÖLÜM 4

 

Azaka’ nın Kararı- Melmor


Gökyüzü açık maviye dönerken sabah esintisiyle birlikte etrafa bir serinlik yayıldı. Boratak soğuktan ürpererek uyandı. Herkes uyuyakalmıştı. Çimenlere uzanan Ceddil kafasına kadar örtü çekmişti. Yenira bir ağaca yaslanmış halde uyuyordu. Boratak kalkıp derin bir nefes aldı. Tutulan omzunu ovarken herkesi uyandırdı. “Bir an önce gitmeliyiz. Müzeye kimlerin girdiğini çoktan araştırmaya başlamışlardır.”

Yenira kafasını toplamaya çalıştı. Bir süre sessizliğini korudu. “O, gelir mi acaba? Biraz daha mı beklesek?”

Berzab dostunun sıkıntısını anlıyordu ama Boratak’ a da hak veriyordu. Daha fazla  oyalanmayı riskli buluyordu. “Bize katılmaya niyeti olsa çoktan gelirdi,” dedi.

Ceddil olanlardan sonra kaygılıydı. Bundan sonra nasıl dövüşecekti emin değildi. Topuzlu kamçısını tuttuğunda bile ellerinin kanlı görüntüsü zihnine hücum ediyordu. Doğrulup ayağa kalktı. “Beklemenin lüzumu yok. Vakit kaybetmeyelim,” dedi umutsuzluk içinde.

Eşyaları yükleyip at arabasına bindikleri sırada birinin sesini işittiler. Azaka beyaz atına atlamış onlara yetişmişti. “Beni beklemeden mi gidiyorsunuz yoksa?” dedi gülümseyerek.

“Ama sen nasıl?” Yenira hem sevinmiş hem şaşırmıştı. Açıkçası onun geleceğinden umudunu kesmişti. Kararını değiştiren şeyi merak ediyordu.

“Başıma bela açmakta üstüme yoktur. Böyle bir istekle bir daha karşılaşamayacağım için önerini kabul etmeye karar verdim,” dedi Azaka.

Ceddil şüpheyle ona baktı. “Gerçekten sadece bu yüzden mi buradasın?”

Azaka suçu açığa çıkmış gibi gülümsedi, başını kaşıdı. “Aslında tam olarak öyle değil. Geçenlerde gördüğüm bir rüyayı anımsadım. Karanlık yaklaşıyordu ve biz özel güçlüler bir araya geliyorduk.” Yenira’ ya döndü. “Daha doğrusu senin sözlerin bana o rüyayı hatırlattı. Belki tüm olanların bir sebebi vardır ve ben bu süreçte üstüme düşeni yapmak istiyorum.”

“Anlıyorum, güzel. Rüyan nasıl sonlanmıştı peki?” dedi Yenira.

“Sonunu göremeden uyanmıştım.”

“Öyleyse bu, senin seçimine göre bir şeylerin değişeceğini gösterir.”

“Senin savaşçı olduğunu sanıyordum. Yoksa bir rüya tabircisi misin?” Azaka’ nın yüzünde alaycı bir ifade belirmişti.

Yenira gülümsedi. “Rüyalar da ilgi alanıma giriyor. Neyse uzatmayalım, yeterince geciktik.”

Diğerleri yola çıkınca Azaka atıyla onları arkadan takip etti. İlginç bir maceraya adım attığını düşünüyordu. Ceddil’ e yardım edebilmesi için öncelikle onun güvenini kazanması gerektiğinin farkındaydı. Gözlemlerine göre Ceddil şüpheci ve sabırsız biriydi. Onunla ne tür bir çalışma yapabileceğini düşünmeye başladı.

Öğle saatlerinde durgun bir gölün kıyısında mola verdiler. Ceddil elleri cebinde, dikilmiş gölü izliyordu. Yerden bir taş alıp fırlattı, birkaç kez seken taş suya gömüldü. Bunu birkaç kez tekrar edince Azaka da yanına gidip göle bir taş fırlattı. “Anlatsana o an seni kendine getiren neydi? Yardımcı olabilmem için detayları bilmem gerek.”

Azaka’ yı baştan aşağı süzen Ceddil tereddüt içinde yanıt verdi. “Sanki çıkışı olmayan bir yere hapsolup kalmıştım. Renk yoktu, hareket yoktu, sonsuz bir karanlığın içinde yüzüyor gibiydim. İlk olarak Tiran’ ın bana seslendiğini, daha doğrusu haykırdığını duydum. Bununla birlikte karanlık yavaş yavaş dağıldı. Dört bir yanı dostlarımla olan anılarım sardı. Bana uzanan ellerini hissedebiliyordum, onlara doğru adım attım sadece.”

Azaka berrak gölün içinde süzülen minik balıkları izliyordu . “Anlıyorum. Söylediklerine bakacak olursak sana bir hatırlatıcı lazım. Bir anını ya da güzel bir hayali anımsatacak, seni çekip çıkaracak bir şey... Alıştırma yapmaya seveceğin, sakin seslerden başlayabiliriz. Belki de çarpıcı anılarını hatırlatacak sesler daha etkili olur. Hangisi işe yarar bilmiyorum, deneyerek göreceğiz.”

“Ciddi ciddi bunla ilgileneceğini söylüyorsun yani?”

“Ne bekliyordun, laf olsun diye mi sizi o kadar takip ettim? Sözlerime inanman neden bu kadar zor?”

Ceddil bir taş daha alıp fırlattı. “Beklentiye girmekten korkuyorum sanırım. Bir anda hayatım çok belirsiz gelmeye başladı. Eski ben değildim artık. Kapıldığım karamsarlıktan Yenira çıkardı beni ama şimdi ne düşüneceğimi bilmez haldeyim.” Ellerine baktı. “Böyle bir gücü kontrol altında tutmak mümkün mü gerçekten?”

Azaka sakin şekilde yanıtladı. “İnsan sonuna kadar sınırlarını zorlamadıkça neyin mümkün olup olmayacağını bilemez. O yüzden imkansız kelimesini kafandan at. Ufak tefek farklılar tüm özel gruplar içinde var, burada önemli olan kendini ve yeteneğini doğru tanımak. Mesela sahip olduğum güç ben çocukken ortaya çıktığında çok şaşırmıştım. Etraftaki her şeyi, herkesi duyuyordum, ne kadar yorucuydu anlatamam. Annemin yardımı ile çok çalışıp bunu kontrol altına almayı başardım. Şimdi sadece yoğunlaştığım zaman istediğim sesleri işitebiliyorum. Senin de çalışarak  başaracağına inanıyorum.”

Ceddil biraz olsun rahatladı. Azaka’ ya ilk kez gülümsedi. “Çok ikna edicisin. Sözlerine güvenmekten başka çarem yok gibi.”

Yiyecek bir şeyler hazırlayan Berzab ikisini izliyordu. “İyi anlaşacaklar gibi ha ne dersin?”

Boratak kılıcını temizlemekle meşguldü. “Öyle görünüyor. Azaka’ nın bize katılmasına sevindim. Umarım Ceddil’ in üzerindeki olumsuz hava dağılır bir an önce. Onun bu haline alışık değiliz.”

Yenira o sırada dalgın haldeki Tiran’ ın yanına oturdu. Kendisini dinleyecek mi emin değildi ama içinden geçenleri söylemeye karar verdi. “Senin için zor biliyorum ama hayat devam ediyor. Bu durumu atlatamazsan her şey sana anlamsız, çekilmez gelecektir. Öyle ki bir gün kılıcını bile kaldırmak istemeyeceksin. Savaşçı olmak senin büyük hayalin sanıyordum. Şimdi neden pes ediyorsun?”

“Belki doğru diyorsun ama Farak’ ın ölümü sadece benim dikkatsizliğim yüzünden oldu. Bunu bir türlü aklımdan çıkaramıyorum.” Tiran uzaklara dalmış konuşuyordu.

“Bu onun seçimiydi, kabullen artık, saygı duy. İnsan her ne yaparsa yapsın bazı şeylerin önüne geçemez. Gün gelir daha beterlerini yaşayabiliriz ama bunun yaşantımızın bir parçası olduğunu unutmamalıyız. Gelecek güzel günlerini geçmişin acısı ile karartma. Yas tutma demiyorum ama suçluluk duygusundan kurtulmadıkça sadece kendine işkence etmiş olursun.”

Tiran başını çevirip Yenira’ ya baktı. Kısa bir anlığına onun yüzünde beliren acıyı fark etti. “Benzer bir şeyi yaşamış gibi konuştun,” dedi. “Kim bilir?” dedi Yenira ayağa kalkarak. Başka bir şey söylemeden diğerlerinin yanına gitti.

Azaka yere oturdu. “Hadi sen de otur ve gözlerini kapat. Şimdi bazı sesler göndereceğim, onlara odaklan. İşittiğinde güçlü bir çağrışım yapan ve anılarını hatırlatan sesleri bana bildir.”

Ceddil de bağdaş kurup çimenlerin üzerine oturdu. Gözlerini kapattığında ilk işittiği yağmur sesi oldu. Hafif şiddetteki yağmur huzur verici olsa da bir çağrışım yapmadı. Ardından piyano sesi kulaklarını doldurdu. Müzik o kadar güzeldi ki Ceddil bir süre sessizce dinledi.

“Bir şey mi oldu?” dedi Azaka meraklanarak.

Ceddil gözlerini açmadan konuştu. “Hayır, sadece müziğe kendimi kaptırmışım, sıradakine geç.” Azaka gülümseyerek başını iki yana salladı. Bu kez kuru yaprakların ezilme sesini işitti Ceddil. Çocukluğundan bir anı canlandı zihninde. Ormanda babası ile geyik yakalamaya gitmişti. Uzun takibin ardından hayvana sessizce yaklaşırken ayaklarının altında ezilen yaprakların hışırtısı geyiği ürkütüp kaçırmıştı. Babası üzüldüğünü görünce başka zaman yeniden deneyebileceklerini söylemişti.

“Bir şeyler anımsadım ama güçlü değil. Sadece çocukluğumdan, sıradan bir anı.”

“Anlıyorum, devam edelim o zaman.”

Yenira yanlarında belirdi. “Çalışma güzel gidiyor sanırım. Böldüğüm için üzgünüm ama bir an önce yola devam etmeliyiz. Gelin bir şeyler yiyin.”

“Acıktım doğrusu,” dedi Ceddil. Gerinerek ayağa kalktı. Hep birlikte kurutulmuş et, domates ve somun yediler. Tiran, Yenira ile konuştuğundan beri daha iyi hissediyordu. Daha fazla herkesten kopuk, içine dönük devam edemeyeceğini anladı. Ufak da olsa sohbete katılmaya başladı. Azaka da kısa sürede herkesle kaynaşmıştı, komik anılarını anlatıp duruyordu.

Ekmeğinden koca bir lokma alan Ceddil biraz su içti. Hızla lokmasını bitirdi. Sonra konuşmakta olan Azaka’ nın lafını böldü. “Çal kemancı, ruhumuz huzurla dolsun. Aramızda sesi güzel olan yok ama sen yine de çal.”

“Ne dedin sen?” dedi Azaka, kendini tutamayıp gülmeye başladı.

“Manzara çok güzel. Sen de müzik çal işte, keyifli olurdu.”

“Ne matrak adamsın ya. Gücümü bu tür işler için kullanabileceğini mi sanıyorsun?”

“Tamam tamam, takılıyorum sadece,” dedi Ceddil sırıtarak.

“Ceddil özüne dönmüşsün sonunda. Azaka’ ya çok şey borçluyuz sanırım,” dedi Boratak memnuniyet içinde.

“İçimde bir umudun yeşerdiği doğru,” diye itiraf etti Ceddil. Azaka ile dost olduğu için şanslı hissediyordu.

Yemeğin ardından tekrar yola çıktıklarında limana doğru ilerlediler. İki günlük yolculuk onlara çok uzun gibi geldi. Ait oldukları yere bir an önce dönmek istiyorlardı. Boratak diğer herkesin Butah’ a varmış olduğunu düşünüyordu. Amcasının katilinin bulunup bulunmadığını, Canas’ ın izleyeceği yolu merak ediyordu. Azaka ve Ceddil de boş durmamış ara ara çalışmalara devam etmişlerdi. “Belli bir yol kat ettik fakat sen yine de her durumda kendine hakim olmaya çalış. İçinde yükselen şiddetli güce direnmelisin. Henüz gerçek bir deneyimde seni kurtarabilir miyim bilmiyorum.” Azaka her ne kadar neşeli ve destekleyici biri olsa da Ceddil’ in kendisine fazla bel bağlamasını istemiyordu. “İşler kontrolden çıkarsa önce ben kaçarım haberin olsun,” diye takıldı.

Limana vardıklarında savaşlar hakkındaki söylentileri işittiler. Yanlarındaki erzaklarla idare edip hiçbir şehre girmeden ilerledikleri için savaş hakkında bir şey duymamışlardı. Herkes şaşkındı. Yıllardır bu çapta büyük bir savaş patlak vermemişti. Berzab inanmakta zorlanıyordu. “Bu nasıl olur?”

Tiran endişeliydi. Ailesi ve yakınlarının başına bir şey gelmesinden korkuyordu. İçine oturan sıkıntı giderek büyüdü. Farak’ ın ailesine ulaşıp olanlara zor da olsa durumu anlatması gerekecekti. Hayatının en zor anlarından biri olacağını tahmin edebiliyordu.

“Gizli belgelerin açığa çıkmasıyla yer yerinden oynamış görünüyor. Sanki herkes savaşmak için bir bahaneye sığınmış,” dedi Yenira. Haberleri duyduğundan beri canı sıkılmıştı. Dahası Ceddil’ in durumunun böyle bir savaşta ne olacağı belirsizdi. Başarabilirse onu dövüşten uzak tutmaya çalışacaktı.

Boratak ne düşüneceğini bilemiyordu. “Lider Canas’ ı yıllardır tanıyorum. Kuralları ve formaliteleri pek seven biri değildi. Normal yollardan çözüm bulmak yerine kendi doğrularını uygulamaya koymuş sanırım.”

Ceddil sinirlendi. “Bir şeylerin ciddi ölçüde ters gittiği kesin. Lider Canas en azından bizim ülkeye dönmemizi bekleyebilirdi. Tüm bunlar ne demek oluyor?”

“Bilmiyorum,” dedi Boratak düşünceli halde.

“Yapacağımız tek şey bir an önce Butah' a dönüp ülkemizi savunmak olacak. Burada tartışıp vakit kaybetmenin anlamı yok,” dedi Yenira. “Ve her şey o kadar ani oldu ki Ceddil senin bu savaştan uzak kalman en iyisi olacaktır.”

“Bunu benden isteyemezsin. Hem Azaka bana yardım edecek. Kendime hakim olurum, gerçekten.”

Yenira onla tartışmanın şu an için yersiz olduğunu biliyordu. Lafı uzatmamaya karar verdi. “Önce Butah’ a varıp durumu görelim. Sonra konuşuruz.”

Azaka sadece diğerlerini dinliyor, sohbete katılmıyordu. Ne diyeceğini konusunda bir fikri yoktu. Belki de rüyasındaki gibi karanlık yaklaşıyordu ve her şeyi gidip yerinde görmek en mantıklısıydı.

Birkaç saat sonra yer bulabildikleri bir gemiye bindiler. Gergin hava gemideki herkese yansıyordu. Savaşı duyanlar ya Melmor’ dan uzaklaşıyor ya da yardım edebilmek umuduyla kendi ülkelerine dönüyordu. Gemi personeli çok yoğundu, sürekli oradan oraya koşuyorlardı. Gemi, çıkan hafif dalgaları yararak ilerliyordu. Öncekinden hızlı bir gemiye denk geldikleri için Yenira biraz olsun rahatladı. Birkaç gün içinde Butah’ a varmış olacaklardı.

 

***

 

“Efendim, Galnas sınırında şimdiden Lider Lazinka’ nın savaşçıları konuşlanmaya başlamış. Bir an önce harekete geçmeliyiz. Gerçi savaşçılarının bir kısmını Libmons’ a gönderdiği için bize tüm gücüyle saldıramayacak,” dedi Lider Saraç’ ın huzuruna çıkan Karay.

“Bunu bekliyorduk zaten. Lider Canas’ a ne kadar diş biledikleri belli. Biz üzerimize düşeni yapalım. Bugün harekete geçiyoruz, herkes hazır olsun,” dedi Lider Saraç.

Yardımcılar gittikten sonra Mazal düşüncelerini dile getirdi. “Savaşta yer almamı istemiyorsun. Bu, son kararın mı?”

“Lütfen beni anla Mazal. Ben yokken buranın idaresini sana bırakıyorum. Üstesinden geleceğine eminim.”

“Senin yanında savaşmayı tercih ederim. Yine de dediğin gibi olsun.”

Mazal her ne kadar eski görevinden uzak kalsa da sık sık antrenman yapmayı ihmal etmiyordu. Günün birinde kendisine ihtiyaç olabileceğine inanıyordu. Saraç ayrılık vakti geldiğinde eşi ve çocuğuyla vedalaşıp savaş kıyafetleri içinde ordusunun başına geçti. Gözlerindeki kararlı ifade kendine olan güveninin bir göstergesiydi. Savaş meydanına atılmadan önce öyle uzun uzun yapılan konuşmaları da sevmezdi. Laf kalabalığına gerek olmadığını düşünürdü. Atının üstünde başı dik, yüz ifadesi ciddiydi. Baştan sona ordusuna göz gezdirdi.

“Gücümüz zaferimiz olacaktır. Daima sizlere güvendim ve birlikte başaracağımıza inanıyorum. Sizden istediğim tek bir şey var, ne olursa olsun merhametinize gölge düşürmeyin. Teslim olan, silahını bırakan kişilere zarar vermeyin ve hileye başvurmayın.”

Savaşçılar sessizlik içinde liderlerini dinledi. Belki geri dönüşü olmayan bir yola gireceklerdi ama liderin sözlerini çok iyi anlamışlardı. Saraç’ ın emri ile Galnas’ a doğru yola koyuldular.

Tam sınırda iki platoyu birbirinden ayıran geniş bir ova bulunuyordu. Tepede iki lider de yerini almıştı. Lazinka kendisine o kadar güveniyordu ki ilk saldırıyı Lider Saraç’ ın başlatmasına izin verecekti. Savaşı hemen bitirip Lider Alaz’ a katılma niyetindeydi.

Saraç tüm endişesini bir kenara bıraktı. Elindeki aile yadigârı kılıcı sıkıca kavramış, onun kendisine vereceği gücü daha şimdiden hissetmeye başlamıştı. Saraç’ ın hücum emri ile savaş başlamış oldu. Lider Lazinka ağır, kara zırhının altında tehditkâr görünüyordu. Başlığı yüzünün bir kısmını kapatıyordu. Gözleri öfke doluydu. Tepeden inen Saraç’ ı görünce, o da atını sürdü.

İki taraf savaş naraları atarak birbirine doğru koşuyordu. Ovada ilk çarpışanlar Saraç ve Lazinka oldu. Saraç’ ın yaptığı sert hamleyi Lazinka kılıcı ile savuşturup aynı sertlikte karşılık verdi. Saraç hızlı olsa da Lazinka daha güçlüydü. Saraç beklenmedik bir darbe yerse işinin zora gireceğini biliyordu. Lazinka’ ya fırsat vermeden hızlı saldırılarını sürdürdü. Bir ara Lazinka’ nın zırhında uzun bir çatlak açmayı başardı. Öfkelenen Lazinka atını şaha kaldırınca atı ürken Saraç yere düştü. Lazinka atıyla ona yaklaştı.

“Beni yenemezsin, boşuna uğraşıyorsun. Bu işe karışarak iyi etmedin Lider Saraç.”

“İşgalci liderlere göz yumacak değildim. Bu, benim seçimim ve sonuçlarına katlanırım. Hem kendini o kadar büyük görme Lider Lazinka.”

Lazinka rakibini küçümsercesine sırıttı. “Seni yendiğimde pişman olmak için çok geç kalmış olacaksın.” Tekrar saldırıya geçtiğinde Saraç yana doğru yuvarlanıp attan kurtuldu. Liderin zor durumda olduğunu fark eden Karay yaptığı hamle ile Lazinka’ yı atından düşürdü. Yaputa da ileri atılıp Karay ile çarpışmaya başladı. Tüm savaşçılar birbirine girmiş, ova çarpışan silahların sesiyle dolmuştu.

Kara bulutlar yavaşça gökyüzünü sardığında Saraç bu durumu uğursuzluk olarak nitelendirdi. Tıpkı toplantı günündeki gibi garip bir his onu sardı. Düşünceleri kafasından atıp kendini savaşa verdi. Kalkanını kendine siper edip Lazinka’ ya doğru koştu. Mücadele çetin geçecek gibiydi.

Karay, Yaputa ile dövüştükçe güçlerinin hemen hemen denk olduğunu gördü. Rakibiyle mücadele ederken Lider Saraç’ ı da izlemeyi unutmuyordu. Hızla eğildiğinde Yaputa’ nın savurduğu kılıç tam başının üzerinden geçti. Karay yere sağlam şekilde basıp bedenini çevirdi ve Yaputa’ nın bacağında bir kesik açtı. Derin olmayan kesik Yaputa’ yı durdurmaya yetmedi. Aksine o daha hırsla dövüşmeye başladı.

Mazal içini kaplayan sıkıntı yüzünden dayanamayıp saraydan ayrıldı. Mavi zırhıyla, atı üstünde süratle savaş meydanına gidiyordu. Saraç için çok endişeliydi.

Ertesi gün de devam eden savaş daha sertleşmişti. Lazinka daha fazla vakit kaybetmek istemiyordu. Saraç’ ın açığını yakaladığı anda büyük hamlesini yapacaktı. Saraç hızlı dövüşmeye çalışmaktan yorulmuştu. Biraz geride kalıp dinlenmeye çalıştı. Lazinka da aynı şekilde durdu. Parmaklarını ağzına götürdü. Islık çalınca etraftaki birkaç savaşçı rakibini atlatıp birer birer Saraç’ ın etrafını sardı. “Tam da senden bekleneceği gibi,” dedi Saraç kaşlarını çatıp.

Lazinka ruhsuz şekilde konuştu. “Zaten sonucu belli olan bir dövüşü boş yere uzatmanın manası yok.”

Saraç gergin şekilde etrafını izlerken durumu fark eden Karay da ona doğru koştu. Lazinka’ nın işareti ile herkes aynı anda saldırdı. Karay yetişip iki kişiyi etkisiz hale getirmeyi başarsa da Saraç’ ın aldığı sert darbelerle zırhı parçalandı. Baltalı olan kişi ve diğerleri geri çekilince Lazinka Saraç’ a doğru ilerledi. Güçlükle ayakta duran Saraç' ın üstü başı kan içinde kalmıştı. “İnsanın gerçek karakteri savaş anında açığa çıkarmış,” dedi.

“Hâlâ konuşuyor musun? Bu gösterişli sözlerin bana işlemez.” Lazinka’ nın bakışları ansızın sertleşti ve kılıcını Saraç’ ın bedenine sapladı. Saraç onu durdurmak için yeltenemedi bile.

“Hayır!” diye bağırdı Karay. Yetişememişti. Kılıç Saraç’ ın karnına girmiş, sırtından çıkmıştı. Liderin dehşetle açılmış gözleri birkaç saniyede söndü. Ağzının kenarından kan sızmaya başladı. Lazinka kılıcını sertçe çektiğinde yere yığıldı.

5 Ağustos 2021 Perşembe

Savaş Çığırtkanı 2- 3.Bölüm (Roman)

 


BÖLÜM 3

 

Top Atışları-Butah

 

Yıldızların ışıltıyla parladığı, gökyüzünün açık olduğu bir geceydi. Lider Canas kamelyalardan birine oturmuştu. Geçmişi zihninde canlandı. Kara Elçi’ den başka her şeyini paylaşabileceği biri olmamıştı hayatta. Benzer bir amaç uğruna birlik olmuş, çok çalışmışlardı. Yıllardır bir ağ gibi ördükleri tuzağa liderler ve savaşçıları teker teker takılıyordu.

Uzun zaman önce Butah’ ta düzenlenen liderler toplantısını anımsadı. Liderler birer birer gelip selamlarını sunmuştu. Onları dikkatle dinleyen Canas nasıl da birbirlerine üstünlüklerini kanıtlamaya çalıştıklarına, kendilerini daima kusursuz gördüklerine; seslerinin zaman zaman hırs ve öfkeyle dolduğuna, kimisinin de soğuk kanlı görünümünün altında karşısındakini küçümseyen tavırlarına şahit olmuştu. Tabi babası Canova her zamanki gibi uzlaşmacı, sağduyulu lider pozisyonundaydı. Canas onları izledikten aklından geçen şunlardı: “Oyun nasıl oynanırmış size göstereceğim.”

Canas dönüp saraya bakınca donuk bakışları sertleşti. Şu an istediği güce sahipti. Herkesi peşinden sürüklüyor, her şeye yön veriyordu. Yumruklarını sıktı. “O çok güvendiğiniz sağlam duvarlarınız bir bir yıkılacak, tutunacak tek bir dal bulamayacaksınız. Sahte ilişkilerinizi, bencil düşlerinizi, kökleşmiş otoritenizi yok edeceğim. Yemin ediyorum hepinize çaresizliği yaşatacağım,” diye geçirdi içinden.

Sulna liderin yanına geldi. “Efendim, her şey hazır. Limana gidebiliriz, savaşçılar çoktan yerlerini aldı. Yalnız Valyon’ dan hâlâ bir haber çıkmadı. Hiç böyle yapmazdı, başına bir şey gelmiş olmasından endişeleniyorum.”

Canas yavaşça yerinden kalktı. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. “Şu an bu konuda yapabileceğimiz bir şey yok. Gidelim, vakit kaybetmeyelim. Düşmanın ne zaman saldırıya geçeceğini bilemeyiz.”

“Atınızı dışarı çıkardılar. Libmons’ tan gelen savaşçılarımızı da isteğiniz doğrultusunda limana yönlendirdik.”

“Güzel. Diğerleri de vardığında Şeyad ilgilenecektir.”

Lider Canas birkaç kişiyle sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola çıktı. Yüzüne vuran rüzgâr onu daha da hırslandırıyordu. Bir an önce savaş başlamalıydı. Her şeyi, geçmişini, taşıdığı sırları geride bırakmak istiyordu. O sadece Avcıydı, kimliği olan Canas’ ı daha 17 yaşında gömmüştü. Oyun bitiyordu artık.

Ağaçların arasından aniden bir geyik fırladı. Canas’ ın bir refleksle atını geyiğin üstünden atlatması herkesi şaşırttı. Sulna bir kaza yaşanacağını düşündüğünden gerilmişti, sonra derin bir nefes aldı. Canas at yere iner inmez ardına bile bakmadan hayvanı mahmuzladı.

 

***

 

“Ben de bu görev sonrasında başıma daha kötü ne gelebilir diye düşünüyordum,” diye sızlandı Podal.

Benay ciddi görünüyordu. “Her zaman daha kötüsü olabilir. Ülkeye girer girmez savaş alanına gitmemiz söylendi. Elimizden geleni yapacağız. Varmamıza az kaldı.”

Podal hayattan bezmiş gibi konuştu. “Bundan kötüsü senin daha fazla kahrını çekecek olmamızdır.”

“Kapa çeneni! Ben de seninle çalışmaktan memnun değilim.”

“Benay, laf yetiştirmekte üstüne yok. Hiç hatasını kabullenmeyecek tiplerdensin.”

“Ortada bir hata olsa kabullenirdim. Sen de boş laf etmekte gördüğüm en başarılı kişisin.”

Podal gülümsedi. Benay’ ı sinirlendirmek çok kolaydı ancak uzatmamaya karar verdi. Durum gerçekten ciddiydi ve henüz ailesini bile görememişti. Rüzgarda oradan oraya savruluyor gibi hissediyordu. “Çok sıkıcı, yılın bu zamanında güzel bir tatile çıkmış olmalıydım,” diye düşündü.

Creyn, Dazzap grubunun döndüğünü öğrenmişti. Yusan’ ın iyi olduğunu biliyordu ama hâlâ  onu göremediği için endişeliydi.

Elarin hiçbirini dinlemiyordu, gergindi. Uzun zamandır bir savaşa girmemişti Butah, sonucun ne olacağını kestirmek güçtü. Sabah olduğunda limana vardılar. Büyük gemiler kıyıda bekliyor, hazırlıklar devam ediyordu.

“Ben karada savaşmayı tercih ederdim,” dedi Podal devasa gemiye bakarak.

“Seçme şansımız yok. Gemide yer almamız gerektiği söylendi,” dedi Benay.

“Biliyorum, biliyorum.”

Yelkenli gemilerin uzun iskeleti ve dayanıklı gövdesi vardı. Sıradan gemilerden daha hızlıydılar. Üzerinde geyik sembolü olan yeşil bayraklar direklerde dalgalanıyordu. Hava yavaşça bozulmaya başladı, dalgalar kıyıya vuruyordu.

 

***

 

Lider Canas limana vardığında gökyüzü bulutlarla kaplanmış, rüzgar şiddetini artırmıştı. Kızıl Şimşek isimli savaş gemisine çıkınca zırhını giydi. Metal zırh sadece omuzlarını ve gövdesini kapatıyordu. Pelerini arkasında dalgalanırken başlığını elinde tutuyordu. Ufuktan bakışlarını çekip savaşçılara döndü. “Vakit geldi artık. Onları yenecek güç ve cesaret sizde fazlasıyla var. Ne olursa olsun pes etmek yok. Göreyim sizi! Gidelim!” dedi yumruğunu havaya kaldırarak.

Savaşçılar coşup naralar atarken gemiler harekete geçti. Kızıl Şimşek suları yararak ilerlerken Canas, Lider Alaz ile bir an önce kapışmanın hayalini kuruyordu. “Rüzgar bizden yana,” diye mırıldandı.

Direğe tırmanan bir gözcü dürbün ile etrafı izliyordu. Yelkenler açılmış gemiler hızla Libmons’ a doğru ilerliyordu. Fuban deniz konusunda tecrübeliydi. Büyük bir deniz haritası açıp izlenecek rotaları lidere gösterdi. “Lider Alaz’ ın ne taraftan yaklaşacağını bilmiyoruz. Donanma şu bölgede ayrılacak, ilk çatışma anında birbirimize haber verecek kadar da mesafemizi korumalıyız.”

“Güzel. Büyük ihtimalle onlar da yola çıkmıştır.”

“Topçularımız hazır bekliyor. Uzun mesafeli toplarımız sayesinde ilk anda düşman gemilerine verebildiğimiz kadar hasar vereceğiz. Tabi ki savaşçılar da  düşmanla yakınlaştığımız anda devreye girecek.”

“Anlaşıldı. Şimdilik beklemekten başka çaremiz yok,” dedi Canas. Güverteye çıkmaya hazırlanıyordu ki durdu. Ses tonu gayet sakindi. “Ne olursa olsun Lider Alaz’ ı bana bırakın. Kimse ona dokunmasın.”

“Anlaşıldı efendim,” dedi Fuban.

Aradan uzun saatler geçti. Gözcü, kaplan sembollü bayraklar taşıyan gemileri fark ettiğinde olanca gücüyle aşağıdakilere bağırdı. “Tam karşıda düşman gemileri göründü!” Herkes hızla yerini alırken genç, boynuz borazanı üfleyip diğer gemilere işaret gönderdi.

İlk top atışları karşı taraftan geldi. Henüz uzakta oldukları için ıskalamışlardı. “Ateş!” diye bağırdı Canas. İki taraf birbirine doğru ilerlerken top atışları hızlandı. Patlayan toplar geride dumanlar bırakıyordu. İlk isabetli atışı Kızıl Şimşek yaptı. Düşman gemilerinden biri yan kısımdan vurulmuştu. Etrafa dağılan ahşap parçalar denize döküldü. Toplardan biri de açılan oyuktan denize düştü. Hasar alan gemideki bir topçu bağırdı.  “Durmayın! Saldırıya devam!”

Serenay top atışlarını duyunca irkildi. Ses çok uzaktan geliyordu. Janef hemen bir dürbün alıp sesin geldiği yöne baktı. “Oradan dumanlar yükseliyor. Savaş başlamış olmalı.”

Verda da koşup baktı. “Ne yapacağız peki? Öylece geçip gidemeyiz.”

“Kaptanı ve tüccarı ikna etmek zor olabilir ama konuşmayı deneyeceğim. Bir an önce oraya gitmemiz lazım.” Sözlerini bitiren Janef hemen harekete geçti.

Rembar  küpeşteye çıktı, bir şey görebilecek gibi uzaklara bakıyordu. “Endişeli misin? İstemezsen gelmek zorunda değilsin,” dedi Akbar. “Ben gideceğim, sen burada kalacaksın. Bu halinle dövüşmeyi düşünmüyorsun herhalde,” dedi Rembar abisine dönüp.

“Yine de elimden bir şeyler gelir.”

“Olmaz dedim. Sen doğruca karaya çıkacaksın. Hem yüzme bile bilmiyorsun.”

“O, eskidendi.”

İkisi arasındaki tartışma devam ederken Serenay da Yazel ile konuşuyordu. “Sen gelmiyorsun. Akbar ile birlikte burada kalırsın, tamam mı?” Yazel geri bırakılacak olmaktan hoşlanmamıştı. “Ama abla?”

“Savaş için yaşın uygun değil. Sana bir şey olsa ne yaparız biz. Annemin ne kadar endişeli olduğunu bilmiyor musun? Zaten çok geç kaldık, dönmediğimiz için delirmiştir.”

“Off, tamam. Dikkatli olun ama.”

Janef döndüğünde suratı asıktı. “Kaptan böyle anlaşmadığımızı, savaş alanına girmeyeceğini söylüyor. Ama çok istiyorsak filikayı alıp kürek çekerek gidebilirmişiz.”

Elbruz umutsuzca başını salladı. “Yine geç kalacağız ama yapacak başka şey yok gibi görünüyor.”

“Silahlarınızı unutmayın,” dedi Verda. Önemli birkaç parça eşyasını da ceplerine sokuşturdu. “Hadi, gidelim o halde.”

Geride Yazel, Akbar ve bir savaşçı olmayan Ayda’ yı bırakan grup filikaya bindi. Güçlü kişiler küreklere asılmaya başladı. Savaş alanına geriden yaklaşacaklar, gemilerden birine çıkacaklardı. Verda her ihtimale karşı yanına çubuklu bayrak almıştı. Kendi gemilerine yaklaşınca sallayacaktı. Eğer kim oldukları hemen fark edilmezse vurulabilirlerdi. Yazel endişe içinde arkalarından bakıyordu.

İki taraf da kayıplar vermeye başlamıştı. Birkaç gemi ağır hasar almıştı, yaralılar vardı. Bir top sesi daha duyulduğunda Podal yıkıntılarla birlikte geriye savruldu. Creyn toz bulutunun içinden geçip Podal’ ın yanına koştu. Podal yerde yan yatmış, acıyla dişini sıkıyordu. Bacağına tahta parçası girmiş ve çarpmanın etkisi ile omzu yerinden çıkmıştı.

“Dayan Podal, yardım edeceğim. Sağlık ekibinden biri gelene kadar cismi sabitlemem lazım,” dedi Creyn. Sırt çantasından bandaj çıkarıp yaranın etrafını sardı, kanamayı durdurdu.

Podal hâlâ dişlerini sıkıyordu. “Çok acıyor.”

“Sabret. Kımıldama olur mu?”

Podal ortamın havasızlığından ve ağrılardan bunalmış, zor nefes alıyordu. “Tamam.”

Benay ve Elarin güverteydi. Emir gelince okları serbest bıraktılar. Aynı anda onlarca ok havada kavis çizerek karşıdaki gemiye doğru ilerledi. Birkaç kişi yaralanmaktan kurtulamamıştı.

Kızıl Şimşek ve Lider Alaz’ ın bulunduğu Sonsuzluk birbirine yaklaşmıştı. İki lider de emirler yağdırıp rakibini püskürtmeye çalışıyordu. Canas geminin yüksek platformundan Alaz’ a bağırdı.

“Teslim ol! Ancak o zaman sana merhamet edebilirim.”

“Merhametine ihtiyacım yok! Sana karşı kaybetmeyeceğim. Saldırın!”

Alaz’ ın savaşçıları halatları kullanarak rakip gemilere tırmanmaya başladı. Kızıl Şimşek’ e tırmanışlarını gemidekiler ok ve mızraklarla önledi. İki tarafın da kayıpları gittikçe arttı. Birkaç gemi batmaya başlamıştı.

Benay omzundan okla vurulmuş, geri çekilmişti. Elarin kılıcını savurup küpeşteye kadar tırmanan kadını yaraladı. Kadın suya düşüp gözden kayboldu. Elarin o sırada yaklaşan filikayı gördü. “Bunlar Janefler değil mi? Dönmüşler!”

Benay omzunu tutuyor, dayanmaya çalışıyordu. “Git, birilerine haber ver. Onları gemiye alalım.”

Janef ve Elbruz kürek çekmekten yorulmuştu. Komtav ise alışkın görünüyordu. Verda o sırada ayağa kalktı. “Bizi fark ettiler, bakın. Oraya doğru çekin kürekleri.”

Gemiyi ıskalayan bir top yakınlarına düşünce filika ters döndü. Herkes suyu boyladı, sonra gemiye doğru yüzmeye başladılar. Serenay iyi yüzerdi, hızla kulaç atıp herkesten önce aşağı sarkıtılan halat merdivene vardı. Bir süre sonra herkes güverteye çıkmıştı. “Sonunda başardık,” dedi Verda ıslak saçlarını gözünün önünden çekerek.

Elarin hemen bir açıklama yaptı. “Onlar daha fazla hasar aldı ama pes etmeye niyetleri yok. Emir geldiğinde düşman gemilerine geçip kaptanları etkisiz hale getireceğiz. Şimdi yerlerinizi alın.”

Etrafı bir sis tabakası sardı. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Serenay neredeyse hiçbir şey göremiyordu. Rembar’ a döndü. “Yine sen mi yaptın bunu?”

“Hayır, ben değilim.” Rembar etrafına bakındı. Sis yavaş oluşuyordu ama pek doğal sayılmazdı. “Bu işte bir iş var,” dedi. Gemileri biraz arkada kaldığı için ön tarafta ne olduğunu bilemiyordu.

Canas koşarak ileri atıldı. Sonsuzluk atlayabileceği bir mesafedeydi. Küpeştenin korkuluğuna basıp sıçradı ve sıradan bir insanın alacağı mesafenin çok daha fazlasını kat etti. Alaz üzerine atlayan Canas’ ı son anda fark edebildi. Kılıcını bile kaldıramadan kendini yerde buldu. Canas, Alaz’ ı kaldırıp kılıcını boynuna dayadı. “Kımıldarsanız lideriniz ölür!”

“Sen normal biri değilsin değil mi?” dedi Alaz öfke içinde. Boğazına değen kılıcın baskısından kımıldayamıyordu. Gemideki herkes donup kaldı. Lider Alaz’ ın rehin alındığına inanamıyorlardı. Canas’ ın savaşçıları ise sisten bir şey göremiyordu.

Canas gülümseyerek Alaz’ ı yanıtladı. “Normal olan siz misiniz, yoksa ben miyim acaba?”

“Amacın ne? Beni öldürsen bile savaş devam edecek. Lider Lazinka’ nın desteği her an gelebilir.”

“Gelsin gelsin, ne güzel. Ortam iyice kızışıyor.”

Alaz hayrete düştü. Canas’ ın delicesine sözlerine anlam veremiyordu. Görünenin arkasında farklı bir şey olduğunu hissediyordu. Bulutlar yoğunlaşmış, gökyüzü kararmaya başlamıştı. Gemiler beşik gibi sallanıyordu artık. Bordaya sertçe bir dalga vurunca Canas dengesini kaybedecekti. Son anda toparladı, Alaz’ ı elinden kaçırmadı. Ürkütücü şekilde gülüp Alaz’ ın kulağına fısıldadı. “Görüyor musun yaklaşan karanlığı? Ok yaydan çıktı artık, bedel ödeme vakti geldi.”

“Ne demek istiyorsun?” diye bağırdı Alaz. Endişe ve korkuya kapılmıştı.

O sırada Canas yoğun ve rahatsız edici bir gürültü işitti. Bir sürü bozuk müzik aleti sesini işitirken beyni uyuşuyor gibiydi. Düşünceleri dağılıp giderken öfkeyle bağırdı. “Kes şunu! Çık karşıma Sesin Muhafızı. Biraz daha uzatırsan onu öldürürüm.”

Alaz ne olduğunu anlamıştı. “Krazu dur. Onu kışkırtma.”

Sesler anında kesildi. Krazu yavaşça öne çıktı. Her an saldıracak gibi duruyordu, öfkeliydi. Canas kılıcını yavaşça indirdi. Son ana kadar gelmişken risk almamaya karar verdi. Eğer Alaz’ ı şimdi öldürse Sesin Muhafızı ile başı belaya girecekti. Geriye çekilirken kılıcını hızla Alaz’ ın hayati olmayan bir noktasına sapladı. En azından bunu yapabilirdi, gülümsedi. Aynı anda Krazu ileri atılınca Canas çevik bir hareketle Kızıl Şimşek’ e doğru sıçradı. Atlayışının ardından ayakları ahşap zemine değince yuvarlandı. Hemen doğruldu ve sis tabakasını yavaş yavaş kaldırdı.

Fuban şaşkındı. Lider Alaz’ ın yaralandığını ve yardımcılarının onu götürdüğünü gördü. Bir anda Lider Canas’ ın bunu nasıl yapabildiğini bilmiyordu. O, fiziksel açıdan düşündüğünden daha güçlüydü. Canas' ın emri ile Sonsuzluk’ u ele geçireceklerdi ki Lider Lazinka’ nın destek kuvvetleri ufukta göründü. Oldukça kalabalıktılar.

Canas havadaki artan kötü enerjiyi hissediyordu. Her şey istediği gibi ilerliyordu. “Geri çekiliyoruz. Çok kalabalıklar,” dedi. Niyeti herkesi Butah’ a çekmekti.

 

***

 

Beyaz ev işleriyle meşgulken canı sıkkındı. Çocuklarından hâlâ bir haber alamamak onu kahrediyordu. Bahçeye çıkmıştı ki bir tanıdığı ile karşılaştı.

“Beyaz duydun mu? Denizde savaş başlamış. Savaşçıların çoğu oraya gönderilmişken bir kısmı da güneye gönderilmiş. Durum hiç iyi değil.”

“Olamaz! Bu kadar çabuk mu? Çocuklarım Libmons üzerinden geleceklerdi. Denizi nasıl aşacaklar şimdi?”

“Benimki döner dönmez savaşa gönderilmiş. Korku içinde beklemek düşüyor bize hep. Gitmem gerekiyor, sonra görüşürüz.”

Beyaz telaşla evden çıkıp Karan’ ın yanına gitti. Dükkanda çalışan adam eşinin halini görünce endişeye kapıldı. Beyaz her şeyi anlattı. Tüm bunları Karan da yeni işitmişti. Kötü haber çabuk yayılırdı.

“Karan işi gücü bırak şimdi. Senin hemen oraya gitmeni istiyorum. Çocukları bulmalısın, Yazel daha çok küçük.”

Karan karısının gözlerindeki kararı ve inancı görünce direnmedi. “Peki, sen buraya göz kulak ol. Onları bulacağım. Eski günlerime geri döneceğim aklıma gelmezdi.” Dolaptan uzun ince bir kutu çıkardı. Kutuyu açıp içindeki kılıcı eline aldı. “Onları bulmadan dönmeyeceğim.”

“Sana güveniyorum. Kendine dikkat et. Burayı düşünme.” Beyaz’ ın içi içini yiyordu. Daha önce bir silah bile almamıştı eline. Ayak bağı olmayacağını bilse o da eşiyle gitmek isterdi. Vedalaştılar, ikisi de endişeyle birbirlerinin gözlerine baktı. “Bekle bizi, umudunu kaybetme,” diyerek yola çıktı Karan.

Pir-i Lezzet (Kitap)

  Kitap oldukça ilgimi çekti. Hikaye bir beyin konağında verilen ve saraydan önemli isimlerin teşrif ettiği bir ziyafetle başlıyor. Sofrada ...