14 Nisan 2021 Çarşamba

Savaş Çığırtkanı- 5.Bölüm (Roman)



BÖLÜM 5

 

Lider Harula-Butah

 

Serenay elinde bavul, yanında silahlarıyla ilerlerken bir yandan da kardeşini uyarıyordu. Ona asla sözünden çıkmamasını tembihliyordu. Eğer Yazel ablasıyla gidecekse savaş okuluna bir süre ara vermek zorunda kalacaktı. Fakat bu yaşta böyle bir göreve gideceği için şanslıydı. Savaş okulunda öğrenebileceğinden daha fazla şey öğrenebilir, tecrübe edinebilirdi.

“Tamam abla, iki saattir aynı şeyi söylüyorsun. Merak etme,” dedi Yazel.

Etraftaki görüntü yavaş yavaş değişmeye başlayınca sohbet sonlandı. Serenay bir kez daha bunu yaşayacağını tahmin etmemişti. Korkuyla elindeki bavulu yere bıraktı. Şimdi bir sarayın avlusundaydı. İhtişamlı, olağanüstü işlemeleri ve mozaikleriyle bu saray tarihte bilinen en önemli saraylardan biriydi. Genç kız burayı savaş okulunda anlatılanlardan hemen tanımıştı.

Haykare Sarayı’ nın beş asır öncesinde yapıldığı biliniyordu. O zamanlarda Tilkar Ülkesi dünyanın en güçlü devletlerinden biriydi. Ülkenin lideri Harula’ nın çok hırslı, zeki ve gözü kara olduğu, bu yüzden hiçbir riskten kaçınmadığı söylenirdi. Zaten Tilkar Ülkesi en tepe noktaya onun döneminde ulaşmıştı.

Serenay şaşkınlık içinde bunları düşünürken yanında Yazel’ i görünce irkildi. Onun da aynı şeye maruz kalmasına şaşırmıştı. Yazel de korkmuş görünüyor ve gözlerini bile kırpmadan etrafı inceliyordu.

“Buraya nasıl geldik? Hangi zamandayız biz böyle?” dedi Yazel şaşkınlık içinde.

İleriye doğru bir adım atacaktı ki Serenay onu kolundan yakaladı ve gereken açıklamayı hızlıca yaptı.

“Beş asır öncesindeyiz sanırım. Neler olduğunu ben de bilmiyorum. Bu, daha önce de başıma gelmişti ve sadece bir yanılsama. Şu an hala son konumumuzda bulunuyoruz. O yüzden çok hareket etmezsen iyi olur. Ayrıca buradaki kimse bizi göremiyor ve duyamıyor.”

O anda sarayın bahçesinin dev kapısı ardına kadar ağır ağır açıldı. Korumalar ve atlı askerler eşliğinde birisi saraydan çıktı. Üstünde zırhlı bir kıyafet, sırtında siyah bir pelerin, başında da demir bir başlık vardı. Pelerin rüzgârsız havada tuhaf bir şekilde dalgalanıyordu. Hatta lider kolunu hareket ettirdiğinde eli pelerinin içinden geçmiş ve Serenay hayretler içerisinde kalmıştı. “Pelerin sanki dumandan yapılmış gibi,” diye düşündü. Bu görkemli ve ürkütücü kişinin Lider Harula olduğunu tahmin ediyordu. Diğer herkes de en az onun kadar ürkütücü görünüyordu. Serenay Lider Harula’ nın tarih derslerinde anlatılanlardan da tehlikeli olduğunun farkına varmıştı.

Harula atına atlarken öfkeli görünüyor ve etrafa emirler yağdırıyordu. Sıraya dizilmiş adamlarının önünden atla geçti. Bir insan ancak bu kadar mağrur görünebilirdi. Adamın çizdiği tek tablo adeta savaş için doğmuş olduğuydu. Zırhının göğüs kısmında Tilkar’ ı temsil eden akrep sembolü vardı. Serenay sembolü gördüğünde o kişinin Lider Harula olduğuna emin oldu. Bu sembolü tarihte ilk kullanan kişi Lider Harula olarak bilinirdi. İhtişamlı ve tehlikeli yanını herkese kanıtlamak istercesine -ki zaten davranışlarıyla bunu fazlasıyla kanıtlıyordu- bu sembolü seçmişti kendisine. Sonraki yüzyıllarda ise onu taklit etmeye çalışan ya da ondan daha güçlü olduğunu göstermek isteyenler de bu sembolü kullanmaya başlamıştı.

Yazel ise çıt çıkarırsa sanki ölüm fermanı imzalanacakmışçasına kıpırtısız, sessiz duruyordu.  Gözleri Lider Harula’ ya kenetlenmişti. Sadece onu izliyor, başka bir şeye odaklanamıyordu.

“Tez zamanda özel orduyu hazırlayın. Hiçbir aksilik çıkmamalı. Yakında en büyük emelimize ulaşacağız. Butah bize yapılanların hesabını verecek. Artık dünyaya kim olduğumuzu göstermenin vakti geldi!”

Sesi öyle gürdü ki sanki sesiyle dünyayı yok etmeye çalışır gibiydi. Bağırarak öfkesini dünyaya kusuyordu. Onun öfkesi diğerlerine de yansımış gibiydi. Hep bir ağızdan bağırdılar: “Emredersiniz Lider Harula!”

Her şey eski haline döndüğünde Serenay şaşkınlık içinde kalakaldı. Lider Harula az önce ne demişti? Beş asır öncesinde Butah zaten yoktu. Demek ki, gördükleri her neyse gerçek tarihi yansıtmıyordu. Yazel şaşkınlıkla çevresine bakındı. Neyse ki etrafta kimse yoktu. Eşyalarını tekrar yüklenip yola düştüler.

“Sence bunun sebebi ne? Bilmediğimiz bir düşmanımız mı var?” dedi Yazel endişeli bir şekilde.

“Bilemiyorum ama ortada anormal bir durumun olduğu kesin. Belki bizden başka bu durumu tecrübe edenler de vardır. Bize inanır mı bilmiyorum ama ne olursa olsun bunu Lider Canas’ a bildirmeliyiz.”

Bir süre sonra dükkâna vardılar. Karan çocuklarını eşyaları ile birlikte kapıda görünce durumu anladı hemen. Savaşçılara yollanan özel mektuplar hakkındaki söylenti hemen yayılmıştı. “Siz de mi gidiyorsunuz?” dedi gülümseyerek.

Yazel, başını sallayınca Karan onun saçlarını okşadı. Çocuklarıyla gurur duyuyordu. Onlar yetenekli ve azimli çocuklardı. Serenay hemen az önce başlarından geçeni anlattı. Karan bunu ciddiye alıp almama konusunda kararsız kalmıştı fakat ikisinin de aynı anda aynı şeyi görmesi rastlantı olamazdı.

“Bu olanlara bir açıklama getiremem. Yine de çok tedbirli davranmalısınız. Büyüklerimizden duyduğumuza göre günümüzde rastlanmasa da eskiden değişik güçler kullanabilen insanlar varmış. Bu hikâyenin ne kadarına inanmak doğru olur bilmiyorum ama her an her şeyin olabileceğini düşünerek hareket etmelisiniz,” diye uyardı çocuklarını.

“Elimizden geleni yaparız. Sen endişelenme baba,” dedi Serenay.

“Durun, ben bırakayım sizi,” dedi Karan.

Karan acil işi çıktığında komşususun at arabasını ödünç alırdı. Çocuklar eşyalarını at arabasına yerleştirdi. Serenay babasının yanına geçti. Yazel ise arkada, eşyaların arasına oturdu.

Birkaç saat sonra şehre yaklaştıklarında Yazel’ in içini bir heyecan kapladı. Sarmav Şehri kalabalığı ile meşhurdu ve daha şehre girer girmez bu, göze çarpıyordu. Şehir, ticaretin yoğun olarak yapıldığı bölgenin merkezindeydi. Panayır ve haller bütün gün insan akınına uğrardı. Tezgâhlar el emeği ürünlerle ve yiyeceklerle doluydu.

Karan arabayı saraya giden yola çevirdiğinde, saray civarında çok fazla at arabası olduğunu fark etti. Bu kadar çok insana görev verilebileceğini tahmin etmemişti. Kısa bir şaşkınlıktan sonra arabayı uygun bir yerde durdurdu. Serenay eşyalarını alırken Karan da yakınlarıyla vedalaşanları izliyordu. Az ileride otuzlu yaşlarında bir kadın, kucağında bebeğiyle eşini uğurluyordu. Kadın metanetli durmaya çalışsa da üzgün olduğu her halinden belliydi. Eşi onu alnından öptü: “Söz veriyorum, döneceğim. Daha fazla endişelenme.”

“Baba, bak Aztek amcalar da burada,” dedi Yazel.

Karan, Aztek ve Elbruz’ u görünce gülümsedi. Elbruz da görev için çağrılmıştı. Serenay’ dan çok daha fazla göreve çıkmış ve daima başarılı olmuştu. Uzun süre göreve çıkmadığı zamanlarda huzursuz olurdu. Kendisini yeterince yetenekli bulmadıklarını düşünürdü.

Ayaküstü bir sohbetin ardından gitme vakti gelmişti. Babaları ile vedalaşan çocuklar saraya doğru kendinden emin adımlarla yürüdü. Sarayın kapısındaki görevliler isimlerini alarak onları içeriye kabul etti. Serenay avluya doğru adımlarını atarken eşsiz manzara karşısında bir kez daha büyülendi. Kuşlar tepede daireler çizerek dönüyor, oradan oraya uçuşuyordu. Dört bir yanı saran yeşillik ise insanın ruhuna canlılık katıyordu. Saray, herkesin ilgisini çekecek kadar göz alıcı bir yapıya sahipti. 

Herkes saraya ulaştığında sarayın büyük salonuna, Lider Canas' ın huzuruna alındılar. Yuvarlak salon olabildiğince gösterişliydi. Tavandan sarkan taşlı, ışıl ışıl avizeler duvarları altın sarısı rengine boyuyordu. Kenarları altın yaldızlı tablolar boydan boya duvarları süslüyordu. Serenay dikkatli adımlarla yürüdü ve Lider Canas' ın karşısında diğerleriyle birlikte yerini aldı. Herkes meraklı gözlerle birbirlerine ve lidere bakıyordu.       

Tahtında oturan Lider Canas yavaşça ayağa kalktı ve herkesi baştan aşağıya süzdü. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Sonra geldikleri için minnettar olmuş gibi baktı herkese. Yavaşça ve tok bir sesle konuşmaya başladı.

“Öncelikle bu kadar kısa sürede geldiğiniz için teşekkür ederim. Vereceğim görevde hepinize büyük sorumluluk yüklenecek. Her şeyden önce, tehlikeli bir durumla karşılaşırsanız ilk önce kendinizi korumanızı istiyorum. Çünkü sizin gibi yetenekler ülkemize hep lazım olacaktır. Hepinizin geçmişini tek tek araştırdım. Savaş okulunu iyi derecelerle bitirmişsiniz. Hepinize güveniyorum. Eminim size verilecek görevlerin ne olduğunu merak ediyorsunuzdur. Az sonra yardımcım Şeyad size gerekli açıklamayı yapacak. Lider Canova’ nın cinayeti çözülürse Butah için her şeyin değişeceğine inanıyorum. Bir liderin öldürülmesi affedilmez bir suçtur ve karşılıksız kalamaz.”

Lider Canas bir süre sessiz kaldı. Yazel çıt çıkarmıyor, gözleriyle Lider Canas’ ı izliyordu. Serenay Butah’ ın düşmanının kim olabileceğini, Elbruz ise katil bulunursa en azından bir ülkenin kesinlikle suçlanacağını ve bunun sonucunda ne olabileceğini düşünüyordu. Herkesin kafasında onlarca soru vardı ama sadece bir kişi bunu dile getirebildi.

“Ben Bozak Şehri’ nden Janef. İzninizle size bir şey söylemek istiyorum.”

Bu, az önce eşi ve bebeğine veda eden adamdı. Kısa kesimli saçları ve gergin yüzüyle bir savaşçıyı andırıyordu. Pek çok konuda tecrübe sahibiydi. Butah için yıllarını vermişti. Belki de bu yüzden kendinde bir soru sorabilme hakkını görüyordu. Liderle konuşurken en ufak bir çekingenlik göstermemişti. Lider Canas izin verdiğini belirtircesine kafasını sallayınca konuşmasına devam etti.

“Lider Canova için elimizden geleni yaparız. Suçluları bulmak bizim de en büyük amacımız. Bu cinayetin altında ülkeleri kışkırtmak için düzenlenmiş bir tuzak olabilir. Bu yüzden acele bir kararla savaşa sürüklenmek istemeyiz. Her şeyden önce sizin sağduyulu olacağınıza ve elde edeceğimiz bilgileri en iyi şekilde değerlendireceğinize inanıyorum,” dedi her hangi bir ima yapmamaya çalışarak.

Lider Canas birkaç saniye düşündü. Yüz ifadesi ne düşündüğüne dair hiçbir ipucu vermiyordu. Serenay liderin, Janef’ in sözleri karşısında kızmış olabileceğini düşünüyordu ki liderin dudakları hafifçe yukarı doğru kıvrıldı.

“Elbette, Bozak' tan Janef, hepimizin isteği bu yönde. Boş yere kimsenin canını yakmak istemeyiz. Sadece babamın katillerinin yakalanmasını istiyorum,” dedi yumuşak bir ses tonuyla ve salonu süzdükten sonra konuşmasına devam etti: “Başka bir şey söylemek isteyen var mı?”

O anda Serenay’ ın aklına Yazel ile şahit oldukları an geldi. Heyecanlanarak izin istedi. Lider Canas ilgi içinde onu dinlemeye başladı ve her şeyi dinledikten sonra yanıt verdi.

“Böyle bir şey olası gözükmüyor. Zira şimdiye kadar ne duydum ne de şahit oldum. Fakat değişik ilimler konusunda bilgili kişilere bunu bir danışacağım. Belki yaşadıklarınızın önemli bir sebebi vardır. Eğer bu düşmanlarımızın bir hilesiyse gerekli tedbirleri almalıyız. Siz canınızı sıkmayın,” dedi Lider Canas Serenay’ ın gözlerinin içine bakarak.

“İlginiz için teşekkürler efendim,” dedi utanan Serenay bakışlarını ondan uzaklaştırarak.

Elbruz ise kaşları çatılmış halde Serenay’ a bakıyordu. Böyle bir şeyi herkesten önce duyan ilk kişi olmadığı için canı sıkılmıştı.

Lider Canas daha sonra herkese şans dileyip odasına çekildi. Lider gidince birkaç kişinin yüzünde bir rahatlama belirdi. Anlaşılan konuşma boyunca heyecandan dolayı gergin bir şekilde beklemişlerdi. Serenay ise en azından Lider Canas kendisini anlayışla karşıladığı ve ilgileneceğini söylediği için rahatlamıştı. Fakat Yazel ve kendisinden başka kimsenin böyle bir olaya şahit olmamış olması da canını sıkmıştı. Belki de lider söylediklerine sadece nezaketen inanmış gibi yapmıştı.

Şeyad ve birkaç kişi herkesi büyük salondaki yuvarlak masanın etrafına topladı. Öncelikle, belirlenmiş olan gruplar açıklandı. Her bir grup farklı bir ülkeye gidecekti. Serenay, Elbruz, Janef, Akbar, Geyul ve Verda aynı grupta yer almıştı. Galnas’ a gidecek grup olarak en uzun yolculuk onlara kalmıştı. Her ülkenin haritası grup liderlerine verildi. Gidilecek yerler belli olduğu için işleri biraz daha kolay sayılırdı. Görev dağılımı ve yapılacak açıklamalar bitince herkes serbest bırakıldı.

Serenaylar avluda yürümeyi tercih etmişlerdi. Görev hakkında konuşuyorlardı. Görev çok zor görünmese de asıl mesele gerçek amaçlarını kimseye bildirmemekti. Zira bir öğrenilirse her hangi bir lider  casus oldukları gerekçesiyle onları hapse atabilirdi. Hatta tehlikeli bir ülke olarak bilinen Galnas’ ın lideri onları öldürtebilirdi. Şeyad özellikle onları bu konuda uyarmıştı.

“Lider Lazinka bunu öğrenirse sağ salim dönebileceğinizi garanti edemem. O adam işkenceci ekibi ile ün yapmıştır. Bu yüzden ne olursa olsun yakalanmayın,” demişti Şeyad.

Yazel bu yüzden gerilmişti. Onun huzursuzluğunu anlayan Serenay isterse geri dönebileceğini söyledi. Yazel ise bunu kesinlikle kabul etmedi. Bu onun için yenilgi demek olurdu.

Elbruz ve Serenay ekip arkadaşları hakkında konuşmaya başladılar. Elbruz’ a göre Janef inanılmaz bir dövüşçüydü. Konuşmasından, duruşundan, kendine olan güveninden bunu çıkarmıştı. Janef’ ten çok şey öğrenebileceğini düşünüyordu. Onunla aynı grupta olduğu için memnundu.

“Akbar fazla sessizken, Geyul cana yakın birine benziyor. En azından insanlarla iyi geçinmeye çalışıyor,” dedi Serenay.

“Haklısın, o konuda benim de dikkatimi çekti. Sanki herkesi uzun zamandır tanıyormuş gibi davranıyordu.”

“Maalesef benim yaşlarımda başka kimse yok grupta. Har da başka bir gruba düştü,” dedi Yazel.

“Şu geçen sınavlarda gördüğümüz çocuk değil mi?” dedi Serenay.

“Ben Har’ ı tanıyorum. Şimdiye kadar savaş okulunu birincilikle bitirmiş tek kız olan Dorma’ nın kardeşi o,” dedi Elbruz.

“Vay canına, bunu bilmiyordum,” dedi Yazel heyecan içinde.

“Yani ablasından çok şey öğrenmiş olmalı. Gördüğüm kadarıyla sınavda çok başarılıydı. Belki de döneminin birincisi olur o çocuk,” dedi Serenay ve Yazel’in asılmış olan suratını görünce gülümsedi. “Amaaa sende onu geçebilecek cesaret ve kararlılık var. Hiç endişelenme o yüzden,” dedi gülümseyerek.

Yemek vakti geldiğinde saray büyük ziyafet için hazırdı. Masa çeşitli etlerle, sebzeli yemeklerle ve tatlılarla donatılmıştı. Daha önce hiç tatmadığı lezzetleri bulanlar tıka basa yemişlerdi. Sadece, yiyeceklerle dolu masayı görmek bile herkesin gözünü doyurmuştu. Yemek esnasında kaynaşmak için aynı grubun üyeleri yan yana oturmuşlardı. Verda, ikizi ile birlikte derin bir sohbete dalmıştı. Birinin gözleri iri, diğerinin ise biraz çekikti. Verda ne kadar sıcakkanlı görünüyorsa Ayda da o kadar soğuk görünüyordu. Dış görünüşlerinin aksine kişiliklerinin hiç benzemediği aşikârdı.

“Merhaba, ben Karta’ dan Serenay. Bu da kardeşim Yazel. Bana refakat etmek için geldi,” dedi Serenay Verda’nın yanına oturarak.

Verda neşe içinde Serenay’ a gülümsedi. Verda çok güzel görünüyordu. Siyah ve dümdüz saçları çenesine kadar geliyordu. Ela gözleri parlıyordu adeta. Üzerindeki beyaz gömlek, dizlerine kadar uzanan siyah, kumaş eteği ile zıtlık oluşturuyordu. Ayda ise krem rengi, dizlerine kadar uzanan bir tunik ve beyaz bir pantolon giymişti. Saçları uzun olduğu için atkuyruğu yapmıştı. İkizler otuz yaşlarında gösteriyorlardı.

“Merhaba canım, ben de Verda. Bu da ikizim Ayda, sanat okulu mezunu. Tanıştığımıza memnun oldum. Yolculuk boyunca çok iyi anlaşacağımıza eminim.”

Serenay da aynı şekilde gülümsedi. Verda’ ya kanı ısınmıştı hemen. Elbruz ise yanına oturduğu Janef ile konuştu yemek boyunca. Ona daha önce katıldığı görevler hakkında onlarca soru sordu. Janef de onun ilgisini anladığından memnuniyetle sorularına yanıt verdi. Janef’ in diğer yanına ise Geyul oturdu. Yemeğe biraz geç kalmıştı. “Nasılsınız millet?” diye araya girdi.

“İyiyiz sen?” dedi Janef. Akbar ise gözlerini Geyul’ a dikmişti.

“Harikayım. Uzun zamandır böyle bir görev için bekliyordum. Galnas’ a gidip şu çok methedilen güzel kızlarını görmek için sabırsızlanıyorum.”

Janef ve Elbruz şaşkınlıkla onun yüzüne baktı. Geyul bu görevi ne kadar umursuyordu acaba?

“Haha! Şaka yapıyorum ya rahatlayın biraz,” dedi Geyul gülerek.

Akbar ise huzursuz bir şekilde yerinde kıpırdandı. Ciddiyetsiz insanlardan hoşlanmazdı. Akbar’ ın sessizliği de Janef' in dikkatini çekmişti. Sonunda dayanamayan Janef ona döndü: “Neden sohbetimize katılmıyorsun? Başından beri herkese mesafelisin.”

Akbar önce irkildiyse de sonra elindeki bardağı masaya bırakıp konuşmaya başladı. “Fazla konuşmak adetim değildir. Ben sadece yapacağım işe bakarım. Ayrıca insanlarla çok da anlaşabildiğim söylenemez,” dedi sakin bir tavırla.

Elbruz bir şey diyecekti vazgeçti. Onun yerine Janef konuştu. “Peki, öyle olsun bakalım. Zamanla alışırız belki birbirimize.”

“İçine dönük insanlar en tehlikeli insanlardır,” dedi Geyul espri yaptığını düşünerek. Fakat kimse gülmedi buna.

Akbar’ ın grimsi renkte, dalgalı, kısa saçları ve zeytin yeşili gözleri vardı. Orta boylu ve normal kiloda biriydi. Ses tonu ise dikkat çekici derecede güzeldi. Geyul ise kısık, kara gözlere sahipti. Saçları hafif ağarmıştı, biraz da kiloluydu. Yüzündeki tuhaf ifade ondaki tüm ciddiyeti alıp götürüyor gibiydi.

Günün ilerleyen saatlerinde Şeyad herkese sarayı gezdirdi. Müze büyüklüğü ile dikkatleri çekmişti. Yüzyıllar öncesinden kalma savaş aletleri ve zırhlar olağanüstüydü.               Ünlü savaşçıların zırhları, kaftanları insanı adeta geçmişe götürüyordu.

Elbruz eski bir kılıcın üzerindeki yazıları okuyabilmek için camekânlardan birine yaklaşmıştı ki cama doğru uzattığı eli havada asılı kaldı. Elini koymak üzere olduğu cam bir girdabı andırırcasına dönmeye başladı ve sonunda yok oldu. Elbruz kendini bir anda bir kütüphanede buldu. Bir süre şaşkınlıktan kımıldayamadı. Hayal görmeye başladığını düşünüyordu. Şimdi uçsuz bucaksızmış gibi görünen kütüphanenin orta yerinde duruyordu. Heyecanla etrafına bakındı, kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Kitap rafları metrelerce yükseğe uzanıyordu. Elbruz en yakınındaki kitaba göz attığında üstünde “Tilkar Tarihi-Dünden Bugüne” yazıyordu. Kitap 1300’lü yıllara aitti.

Elbruz Serenay’ ın anlattıklarını hatırlamıştı ki kendini tekrar sarayda buldu. Durumundaki tuhaflığın farkına varan birkaç kişi Elbruz’ un etrafında toplanmıştı. Janef elini Elbruz’ un omzuna attı.

“İyi misin sen? Aniden tuhaf şekilde davranmaya başladın. Az önce sanki bizi duymuyor ve görmüyor gibiydin,” dedi endişeli bir şekilde.

Elbruz ilk şaşkınlığı üstünden atınca gördüklerini anlattı. Herkes artık bu hikâyeye inanmaya başlamıştı. Tüm olanların tesadüf olamayacağı ortadaydı. Kısa sürede sarayda yayılan bu gelişme, şehirde de duyulmaya başlanmıştı. Kötü haberler kadar çabuk yayılan bir şey varsa o da gizemli söylentilerdir. Lider Canas da kaygılanmaya başlamıştı. Ona göre uykuda bile düşmana karşı hazırlıklı olmak gerekirdi.

Gece herkes kendileri için ayarlanmış odalara çekildi. Odalar çok büyük ve gösterişliydi. Altın kaplama pencereler bol dökümlü, en iyi kumaştan perdelerle süslemişti. Yataklar bembeyaz, ipek örtülerle kaplanmıştı. Rengârenk ve az bulunan çiçeklerin kokusu odayı dolduruyordu. Odada her şey o kadar harikaydı ki Serenay kendisini rüyada gibi hissetti bir an. Fakat kendi odasını ve geride bıraktığı annesini düşününce hüzünlendi biraz. Serenay odayı ikizlere paylaşıyordu. Kısa bir muhabbetin ardından üçü de uykuya çekildi.

Serenay, o gece uykusunda dönüp durdu. Rüyasında Lider Harula’ nın Butah’ a savaş açtığını, tüm şehirleri yakıp yıktığını gördü. Harula’ nın karanlık ordusu bir kâbus gibi şehri sarıyordu. İnsanların gücü onları yenmeye yetmiyordu. Şehirler bir bir yok oluyordu. Kara alevler dört bir yandan yükseliyordu. Gökyüzü bile tamamen karanlık içinde kalmıştı. Serenay irkilerek uyandı ve doğruldu. Gün içinde olanlara kafasını çok taktığından gördüğü kâbusu doğal karşıladı. Biraz sakinleşince tekrar yattı.

Sabah bayan hizmetliler tarafından uyandırıldılar. Serenay hiç oyalanmadan giyindi ve ikizlerle birlikte kahvaltı için büyük salona geçti. Bazı kişiler çaylarını keyifle yudumlayıp kahvaltının tadını çıkarırken bazıları ise iştahsız görünüyordu. Yakınlarından ayrıldığı için keyifsiz olanlar da vardı. Son hazırlıklar da tamamlanınca Lider Canas herkesin önünde kısa bir konuşma daha yaptı. “Hepinize bol şans diliyorum. Yolunuz açık olsun,” diyerek de sözlerini tamamladı lider.

“Açık olacağını pek sanmıyorum,” diye mırıldandı Holant.

Serenay adamın sözlerini işitti. Bu, Dazzap’ a gidecek olan gruptan biriydi. Görev konusunda pek istekli olmadığı anlaşılıyordu. Gerçi kim Dazzap’ ın soğuk diyarlarında yola düşmek isterdi ki? Serenay bile en zorlu yolculuğun Dazzap’ ta yaşanacağını biliyordu.

Herkes hazır olduğunda at arabaları ile bir konvoy halinde yola çıktılar. Saray savaşçılarını uğurlarken, savaşçılar şehre bakışlarıyla veda etti.


10 Nisan 2021 Cumartesi

Savaş Çığırtkanı- 4.Bölüm Sonu (Roman)

 



Serenay eve doğru yürürken derin düşüncelere daldı. Lider Canas’ ın alacağı kararları merak ediyor, olacakları düşünüyordu.  Lider Canas’ ın, babasının katillerini yakalarsa muhakkak halk tarafından benimseneceğine inanıyordu. Gözlemlediği kadarıyla yeni lider korkusuz, dürüst ve samimiydi.

Henüz yolun yarısını kat etmişti ki birden bastığı yerin değişmeye başladığını fark etti. Yanlış gördüğünü sanarak gözlerini birkaç kez kırptı. Ancak ayaklarının altındaki çimler koyu renkli bir toprak zemine dönüşüyordu. Alan giderek genişledi ve sonunda tüm çevre değişti. Sanki birisi sihirli bir dokunuş yapmış ve farklı bir boyuta geçmişti. Serenay öylece donup kaldı. Zamanına göre çok eski, kerpiç evler yol boyunca sıralıydı.

Birkaç çocuk ellerinde tahta oyuncaklarla koşarak Serenay' ın yanından geçti. Çocuklardan biri ise tam içinden geçince Serenay iyice dehşete kapıldı.

“Ben neredeyim?”

Ellerinin titremesini durdurmak için sıkıca eteğini kavradı. Şu an her neredeyse burada bir hayaletten farksızdı. Kimse onu görmüyor ve duymuyordu. Serenay kendini bir kapana kısılmış gibi hissetti.

Etrafta ağır yük taşıyan, yalın ayak yürüyen köleler vardı. Gösterişli kıyafetler giyen zengin insanlar ise at üzerinde ilerliyordu. Yaşlı bir adam küçük bir dükkânın önünde bakır eşyaları kalaylıyordu. Serenay korkuyla etrafı izlerken  göz açıp kapayana kadar her şey eski haline döndü. Yaşadığı şaşkınlık yüzünden adım atarken sendeledi. O sırada birisi kolundan tuttu: “İyi misiniz? Çok korkmuş görünüyorsunuz.”

“Ah, üzgünüm. Bir an gözüm karardı sanırım.”

Serenay için endişelenen adam onun iyi olduğuna emin olduktan sonra yoluna devam etti. Serenay eliyle yüzündeki teri sildi. Az önce ne yaşadığından emin değildi.

Birkaç gün içinde Lider Canas dillerden düşmez oldu. Halkın büyük kısmı ona tam olarak güvenmemekle birlikte yapacağı ilk icraatın sonucunu görmek istedikleri de belliydi. Sonuç olumlu olursa eğer, onu da Lider Canova gibi destekleyeceklerdi. Uzun yıllar öncesinde halk tarafından benimsenmeyen bir lider çıkan ayaklanmaları bastıramamış ve sonuçta tahttan inmek zorunda kalmıştı. Bunun gibi değişik örnekler vardı Butah’ ın tarihinde.

Günler bu şekilde akıp giderken Yazel okuluna büyük bir heyecan ile devam ediyordu. Bu sabah okula gitmeyecekti. Bugünkü eğitim bir ormanda yapılacaktı. Orman evlerine yakın olduğu için oraya ilk varan öğrenci Yazel oldu. Önceki gün yağmur yağdığı için toprak hâlâ nemliydi. Kuş sesleri dört bir yanda yankılanıyordu.

Eğitmenler son hazırlıkları tamamlarken Yazel sessizce onları izliyordu. Öğrenciler birer birer gelmeye başladı. “Acaba ne tür bir oyun oynayacağız? Ödüllü olacağı söylenmişti.”

Aniden yanında biten Har’ ı hiç fark etmeyen Yazel şaşırdı. Bu kadar sessiz hareket etmeyi nasıl başardığını merak ediyordu. Har cevap alamayınca gülümsedi: “Seni şaşırtmak istememiştim.”

O sırada eğitmenlerden biri çocuklara tulum dağıtırken diğeri açıklama yapmaya başladı:

“Öncelikle bu tutumları giymeniz gerekiyor. Ağaca astığım listeden hangi grupta yer aldığınıza bakabilirsiniz. Tüm gruplar için ormanın çeşitli yerlerine birer tane mavi bayrak yerleştirdim. Dağıtacağım görevleri başarıyla yerine getiren gruplar ödüllendirilecek.”

“Ödül ne peki?” dedi öğrencilerden biri merakla.

“Sen önce bir kazan da sonra öğrenirsin,” dedi eğitmen gülümseyerek. “Bu oyundaki amacınız tuzaklara yakalanmadan bayrağa ulaşmaktır. Tuzak olarak yerleştirilen sarı boyalar elenmenizi sağlayacak, dikkat edin. Grupta bir kişi bile geçse hepsi oyunu geçmiş sayılacak.”

Konuşma sonlanınca herkes hangi grupta olduğuna baktı. Kilolu çocuk Yazel' e döndü neşeyle: “Har da bizim grupta olduğuna göre kazanacağımıza eminim.”

“Bu iş eğlenceli olacak,” dedi Yazel.

Eğitmen her gruba bir kâğıt parçası uzattı. Daha sonra işaret verdiğinde oyun başlamış oldu. Kâğıtlarda her grubun hangi bayrağa gideceğini gösteren bir harita vardı. Haritada çizilmiş olan güzergâhı izlemeleri ve kenarlara not düşülmüş ufak tefek görevleri yerine getirmeleri gerekiyordu. Görevlerin kolay olması tuzaklardan kaçmanın zor olduğu anlamına geliyordu. Bu yüzden çok dikkatli olmalıydılar.

Yazel grubuyla birlikte ormanın doğusuna doğru ilerlemeye başladı. Ağaçlar sekiz on metre yüksekliğindeydi ve kocaman dalları aşağıya sarkıyordu. Çeşitli hayvanlar ağaç kovuklarına girip çıkıyor, kimisi yiyecek bir şeyler bulmak için etrafta dolanıyordu. Grup daha beş dakika kadar yürümüştü ki Har ilk tuzağı fark etti. Toprak zeminin bir kısmı sanki bir şeyleri gizlemek istercesine yaprak yığınıyla doluydu. Har arkadaşlarını uyarana kadar en öndeki çocuk çoktan yığına adım atmıştı. Çocuk ses bile çıkaramadan çukurda buldu kendini. Üstü başı sarı boyayla kaplanmıştı. Çukur yüksek olmadığından kendi çabasıyla çukurdan çıkabildi. Elendiği için söylenerek geri döndü.

Ağaçlar arasında ilerleyen Yazel gözlerini dallardan ayırmıyordu. Her an bir yerden saldırıya uğrayacaklarmış gibi hissediyordu. Har sırt çantasını yere bıraktı ve ağaçlardan en geniş olanına tırmanmaya başladı. Görev gereği bu ağaçtan bir meyve koparılması gerekiyordu. Har yavaşça ağaca tırmanırken Yazel eline hançerini aldı ve beklemeye başladı. Har tam elini meyveye atacaktı ki bir ses duyuldu. Ok gibi hızla ilerleyen şey Har’ ın üstüne doğru gidiyordu.  Yazel aşağıdan hançeri fırlattı ve top şeklindeki küçük torbayı durdurmayı başardı. Bu özel hançeri taşımıyor olsa kesinlikle onu vuramazdı. Torba parçalanarak yere düştü ve toprak sarıya boyandı. Aşağıda bekleyen diğer arkadaşları ıslık çalarak Yazel' i alkışladı. Har meyveyi alıp aşağıya atladı. Meyveyi çantasına atarken Yazel’ e döndü.

“Teşekkürler. Sen olmasaydın şimdi elenmiş olacaktım.”

“Kazanmak istiyorsak birbirimizi kollamalıyız değil mi?” dedi Yazel gülümseyerek.

Bir süre sonra yollarına bir dere çıktı. İkinci görev dereden herhangi bir balığı yakalamaktı. Çocuklar ayakkabılarını çıkarıp paçalarını sıvadı. Sadece iki tanesi her ihtimale karşı kenarda bekliyordu. Derede fazla balık yoktu. Bıçak ve hançerlerle onları avlamaya çalışmak da oldukça zordu. Toraban elindeki bıçağı hızla aşağı doğru savurunca dengesini kaybedip düştü. Düşerken yumuşak bir şeye bastığını hissettiğinde elendiğini anlamıştı. Ayakları boyanmış halde dereden çıktı.

İki saatin sonunda geriye sadece üç kişi kalmıştı. Bitiş noktasına varmak üzereydiler. Yazel işaretli ağacı görünce koşup gövdedindeki bayrağı çıkarmaya çalıştı. Ancak bayrağı çekip çıkarması ile boya yüzüne fışkırdı. Har ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra gülmeye başladı ve diğerleri de ona katıldı. Yazel yüzünü kaplayan boyayı silmeye çalışırken bayrakla birlikte geriye döndüler. Geriye iki kişi kaldığı ve tüm görevler tamamlandığı için oyunu geçmişlerdi. Son tuzak oldukça iyiydi, sadece bir kişi kalmış grupları elemek amaçlanmıştı. Grupların dörtte biri başarılı oldu. Eğitmen onları kutladıktan sonra ödülü açıkladı.

“Kazanan gruplardaki herkese özel tasarım kılıç armağan edeceğiz.”

Eğitmenin sözü çocukların sevinç çığlıkları ile bölündü. Yeni ve güzel bir kılıca sahip olmak hepsi için önemliydi. Ders bitince herkes yavaş yavaş dağıldı .

Ertesi sabah Serenay, Beyaz’ ın bahçeden kendisine seslenmesi ile uyandı.

“Serenay! Serenay, kız koş çabuk.”

Bir şey olduğunu sanan kız korkuyla yataktan fırladı. Hemen geceliğinin üstüne bir şey çekip aşağıya indi. Bir yandan da dağılmış saçlarını lastik tokayla toplamaya çalışıyordu. Sonunda bahçeye çıktığında annesi ile burun buruna geldi. Serenay' ın korkmuş halini gören annesi şaşkınlıkla onun yüzüne baktı.

“Ah, korkuttuğum için üzgünüm. Az önce Lider Canas’ ın yardımcılarından biri bunu bıraktı. Sanaymış,” dedi son kelimeyi vurgulayarak. Serenay hemen annesinin elindeki mektubu kaptı. Mektup Lider Canas’ ın adı ile imzalanmış ve mühürlenmişti. Heyecanla okumaya başladı.

Karta Şehri-Karan ve Belit kızı Serenay’ a,

Lider Canova’ nın ölümünün aydınlatılması için şahsım tarafından seçilmiş bulunmaktasınız. Mektubu alır almaz en kısa zamanda sarayımıza ulaşmalısınız. Sizlere verilecek önemli görevler nedeniyle uzak diyarlara yolculuk edeceksiniz. Bu uzun yolculuk nedeniyle yanınıza özel eşyalarınızı alınız. Diğer ihtiyaçlarınız tarafımızca karşılanacaktır. Ayrıca seçeceğiniz herhangi bir kişi de seyahat boyunca size eşlik edebilecektir.

“Ne yazıyor kız?” diye merakla sordu Beyaz.

“Anne, sonunda beklediğim fırsat ayağıma geldi. İşte, bana verilen ilk önemli vazife,” dedi mutluluktan annesine sarılarak.

Serenay ne kadar sevinçliyse, annesi de bir o kadar huzursuzdu. Kızının tehlikeli bir göreve gitmesini istemiyordu. Savaş okulundan mezun olduğundan beri sadece ufak tefek görevlerde yer almıştı. Fakat daha önce lider tarafından özel göreve çağrılmamıştı.

“Gitmeni istemediğimi biliyorsun. Hem ne göreviymiş bu söyle bakalım,” dedi Beyaz somurtarak.

“Lider Canova’ nın cinayetini araştıracağız. Ha, bir de görev için uzun bir yolculuğa çıkılacakmış ve bize refakat edebilecek bir kişi ile göreve katılabilecekmişiz.” Kız heyecanla eve girdi.

“Sanki gidebileceğini söyledim de sana,” diye arkasından bağırdı Beyaz, gücenmiş bir edayla.

Serenay odasına çıkarken yeni uyanan Yazel merdivenlerden aşağıya iniyordu. “Sesiniz ta odama kadar geliyor. Ne oldu yine?” dedi esneyerek. Serenay sırıtarak elindeki mektubu Yazel’ in gözleri önünde salladı. Mektubun üzerindeki imza ve mührü gören Yazel’ in gözleri kocaman açıldı.

“O, o bir görev mektubu mu? Seni mi çağırdılar yani?” diye sordu heyecanla.

“Evet, hem de Lider Canas tarafından özel olarak çağrıldım. Diğer seçilmişlerin kim olduğunu da merak ediyorum doğrusu. Hemen hazırlanmalı ve babama uğramalıyım,” dedi ve hızla odasına giderken aniden durdu. “Sen de benimle gelsene?”

“Seninle mi geleyim? Şaka yapıyorsun değil mi?” diye sordu Yazel ne diyeceğini bilemeyerek.

“Bak, burada istediğimiz birinin bize eşlik edebileceğinden bahsediyor. O kişi neden sen olmayasın? Hem savaş okuluna giden birisi olduğuna göre bir sorun çıkacağını sanmıyorum.”

“Gerçekten olur mu? Babamı ikna edersek gelmek isterim elbette,” dedi Yazel mutlulukla. Ama o mutluluk annesinin elini sertçe omzuna indirmesi ile son buldu.

“Sen nereye ufaklık? Hadi Serenay beni dinlemiyor ama senin yaşın küçük. Şuradan şuraya gidemezsin. Deli etmeyin beni.”

Yazel bir müddet daha azar işitince somurtarak yüzünü yıkamaya gitti. Serenay dolaptan küçük bir bavul çıkarıp bazı giysilerini yerleştirmeye başladı. Yolculuk boyunca kendisine gerekeceğini düşündüğü bazı eşyaları da koydu. Üstünü değiştirdikten sonra yatağın bir ucuna oturdu. Acaba yolculuk ne kadar sürecekti? Görevleri başarı ile yerine getirebilecekler miydi? Kim bilir nasıl tehlikelerle karşılaşacaklardı?

Serenay bunları düşünürken odayı dikkatle süzmeye başladı. Krem rengi güneşlik içeriye gün ışığının girmesini engelliyordu. Güneşliği çekip camı açtı. Masanın üstündeki saksıya su ekledi biraz. Çiçekleri bundan sonra annesinin sulaması gerekecekti. Yürürken ayağına bir şey takıldığını fark etti. Yere baktığında küçük aynasını gördü. Onu da alıp çantasına attı. Son olarak yatağını topladı ve silahlarıyla birlikte bavulunu da alarak odadan çıktı.

Yazel de hazırlanmıştı ve annesini ikna etmeye çalışıyordu. Serenay aşağıdan gelen sesleri takip ederek mutfağa gitti. Beyaz, ekmek kızartmakla meşguldü ve Yazel’ i duymuyormuş gibi bir hali vardı. Serenay Beyaz’ ın yanına gitti ve yavaşça beline sarıldı.

“Anne, bırak gidelim. Bak senden izin istiyorum. Eğer şimdi izin verirsen gönül rahatlığı ile gideriz. Bu artık bizim yaşam biçimimiz. Mücadele etmek, zorluklara göğüs germek istiyoruz. En önemlisi de biz sadece insanlara yardım etmek istiyoruz. Savaşmayı bilmeden düşmanı yenemezsin anne. Bizim için endişelendiğini biliyorum ama bırak, gidelim lütfen.”

 Lafı bitene kadar ne Serenay kollarını gevşetmişti ne de Beyaz kımıldamıştı. Serenay kollarını bırakınca annesi ona döndü. Hüzünlü gözleriyle kızını süzdükten sonra elini onun yanağına koydu.

“Haklısınız. Ben sadece çocuklarımı korumanın derdine düştüm. Gidin ve elinizden geleni yapın. Ailemizden nasıl korkusuz, güçlü gençler çıkıyor görsün herkes,” dedi gülümsemeye çalışarak.

“Butah için,” dedi Serenay.

Birkaç dakika sonra Beyaz çocuklarını kapıdan uğurluyordu. Onlara el sallarken bir yandan da gözyaşlarını siliyordu. Beyaz için ayrılık zor olmuştu ama o bu anın her an gelebileceğini biliyordu. İşte çocukları ellerinden kayıp gitmişti.


9 Nisan 2021 Cuma

Konya'da Gezilecek Yerler



 

Resim: https://www.konyakelebeklervadisi.com/

    Bir gün yolunuz Konya' ya düşerse gezilecek bazı yerlerden bahsetmek istiyorum. Sezgin Bey' in gezi yazılarını okudukça imrenip ben de kısa bir tanıtım yapayım dedim, yazılarını buradan okuyabilirsiniz. 

Tropikal Kelebekler Bahçesi

Resim: Tripadvisor

    Çok sevdiğim kelebekler vadisi ile başlayım. Bizim eve yakın olduğu için yürüyerek giderdim. 1600 m2' lik kelebek uçuş alanına sahip alanda çok sayıda kelebek ve bitki türü bulunmaktadır. Tropikal ortamları aratmayacak şekilde tasarlanmış iç yapısı ile ziyaretçilere kelebekleri yakından tanıma imkanı sunuyor. Bazı dönemler kelebeklerin daha az olduğunu gördüm ama eğer yoğun döneme denk gelirseniz harika fotoğraflar yakalama imkanı buluyorsunuz. Aşağıdaki fotoğrafı da eşimle yaptığımız bir ziyarette çekmiştik. İçeri girdiğinizde güzergahı takip ederek ilerliyorsunuz. Yeşillikler, şelale, papağanlar, kelebekler hakkında detaylı bilgilere sahip olabileceğiniz alanlar, hediyelik eşya satılan yer var. Bence gezmesi oldukça keyifli. Giriş ücreti var fakat çocuklar ve öğrenciler için indirimli.


Kyoto Japon Parkı



Konya ve Japonya arasındaki kardeşlik ilişkilerinin geliştirilmesi için 2010 yılında hizmete sunulmuş, 36 bin m2' lik alanıyla Japon geleneklerine göre düzenlenmiştir. Güzel manzarası, restoran ve kafe hizmeti veren mekanıyla görülmeye değer bir yer. Yemeklerini ben çok severim. Kahvaltı imkanı da mevcut.


Resimler: www.japonpark.com

Konyanüma Panorama Müzesi



    Selçuklu döneminin izlerini yansıtan müze Mevlana Müzesine de çok yakındır. (Tanınmış bir yer olduğu için Mevlana Müzesi' ne ayrıca değinmiyorum.) 360 dereceli kubbeli panorama ve gerçekçi maketlerle seyir zevkine doyamıyorsunuz. Müzenin avlu bölümünde ise minyatür mevlevihaneler yer almaktadır. 

Sille Köyü Ve Barajı

Resim: denizella.com


Burası, 5 bin yıllık bir Rum köyü. Kayalar oyularak yapılan yapıları, cami, kilise, hamamlarıyla tarihi dokusunu fazlasıyla hissediyorsunuz. Şeytan köprüsü de görülmeye değer. Aslında detaylı şekilde gezme imkanım olmadı. Fazla araştırma yapmadan sadece hava alalım diye eşimle gitmiştik. Şehir merkezine yakın sayılır. Oturup tatlı yedik, çay içtik, hediyelik eşyalar aldık. Köyün biraz ilerisinde ördeklerin yüzdüğü baraj da var. Piknik alanı olarak çok güzel bir yer. 

Ecdat Parkı

    

Resim: Tripadvisor

    Selçuklu ve Osmanlı mimarisiyle tasarlanan ve geniş bir alana sahip park. Seyir kulesi, deniz feneri, göleti, kahvehanesi ile  ilgi çekici bir yer. Burası da bizim eve yakın diye düğün fotoğrafım için burayı seçmiştim. Bayrama denk geldiği için de neredeyse kimse yoktu, güzel bir anı olmuştu benim için. Tabii öğle güneşinin altında, gelinlikle kavrulduğumu saymazsam. :) 

    Benden bu kadar arkadaşlar. Şehir merkezinde olan veya merkeze yakın yerleri seçtim. Umarım keyif aldığınız bir yazı olmuştur. Görüşmek üzere. 


6 Nisan 2021 Salı

Savaş Çığırtkanı- 4.Bölüm (Roman)


 

BÖLÜM 4

  

Seçilmişlere Mektup-Butah

 

Avcı uzun bir yolculuğun ardından, kayaların çevrelediği mağaranın girişine vardı. Son yaşananları tekrar zihninde canlandırdı. Liderlerin hararetli tartışması devam ederken her taraf sisle kaplanmış ve beklenmedik bu durum liderleri şaşırtmıştı. Ancak Zorkan diğerlerinden daha dikkatli çıkmış ve onu fark etmişti.  Eğer orada yakalansaydı her şey sona ermiş olacaktı. Bu ihtimali düşündükçe deli oluyordu.

Kara Elçi’nin uyarısına rağmen avı için böyle çarpıcı bir son hazırlamak istemişti. Tüm bu olumsuz düşünceleri kafasından atarak gülümsedi. Ne de olsa o toplantı anını seçerek gerçekten çok yankı uyandıracak bir iş yapmıştı. Aldığı büyük riske değmişti.

“Her şey daha yeni başlıyor. Muhakkak, muhakkak liderler birbirine girecek,” dedi sinsice gülümseyerek.

Avcı yine maskeyle yüzünü gizliyordu. Gece karası pelerini arkasında dalgalanırken kendinden emin adımlarla ilerledi. Bu mağara uzun süredir gizli sığınakları olmuştu. Elindeki meşalenin aydınlattığı geçitte metrelerce yol kat etti. Koridorlar çok düz ve güvenilir görünmesine rağmen her ihtimale karşı Kara Elçi tarafından tuzaklarla donatılmıştı. Avcı bir süre sonra bir salonu andıran boşluğa adım attı.

“Avcı, seni bu kadar çabuk burada görmeyi ummuyordum,” dedi şaşıran ihtiyar. Ayağa kalkıp Avcı’ nın yanına geldi.

“Ne zaman bir işi ağırdan aldığımı gördün ki? Yakaladığım ilk fırsatı değerlendirdiğim için, işim tahminimden kısa sürdü. Sadece kolumdan yara aldım ama mühim değil.”

“Kimdi seni fark eden?” dedi kaşları çatılan Kara Elçi.

“Lider Zorkan.”

“Anlıyorum, o çok garip birisi. Ona karşı dikkatli olmalıyız. Fakat Zorkan' ın sabırsızlık ve öfkesinin bizim işimize yarayacağını düşünüyorum.”

“Kesinlikle haklısın. Zaten daha o anda Lider Saraç’ ı indirmeye çalıştı. Bu kadar çabuk tepki göstermesini ben bile ummazdım,” dedi Avcı gülümsemesini gizleyemeyerek. “Ama çok da güçlü. Kolum bayağı kesilmişti. Geride iz bırakmamak için yoğun çaba göstermem gerekti.”

“Kolunu kullanabilecek misin peki?”

“Sorun yok, büyük oranda iyileşti bile.”

İhtiyar, gözlerini Avcı’ nın üzerinde gezdirdi. Bakışlarında tatmin olmuş gibi bir ifade vardı. Bu yüzden ona içtenlikle gülümsedi.

“Bir dahaki sefere kendine daha fazla dikkat etmelisin. Başına bir şey gelmesini istemem. Sadece sana güvenebileceğimi biliyorsun. Şimdi planımızın diğer aşamalarını uygulamaya koyabiliriz.”

“Elbette. Ne istersen yapacağımı biliyorsun.”

“Sırası geldikçe sana görevlerini açıklayacağım. Yalnız Butah halkına dikkat etmelisin. Liderini kaybetmiş bir halka ne yapacağı konusunda güvenemezsin,” diye onu uyardı ihtiyar.

Kara Elçi, ilerlemiş yaşına rağmen dinç görünümlü biriydi. Bembeyaz, uzun saçları sakalına karışmıştı. Yüzündeki kırışıklıkların fazlalığı hedefi uğruna yıllarını heba etmekten ileri geliyordu. Etekleri yere kadar uzanan eski, yırtık bir kıyafet giyerdi. Halk arasına karışıp da ağzından laf alamayacağı kimse yoktu. Ne de olsa kimse bu zavallı ve yaşlı adamdan şüphelenmezdi.

“Biliyorsun ki ben yıllarımı, atalarımdan bugüne kalmış gizli mesajları çözmekle geçirdim. Onların bir hayali vardı ve imkânsız gibi görünse de, senin de yardımınla ben bunu gerçekleştireceğim,” dedi dalgın bir şekilde.

Eski masanın üzeri parşömenlerle doluydu. Avcının hiç anlamadığı harfler ve semboller parşömenleri süslüyordu. O kadar eskiydi ki üzerindeki yazı ve semboller neredeyse silinmek üzereydi. Her ihtimale karşı ihtiyar bunların bir kopyasını çıkarmıştı. Yaşlı adam mağaradaki loş ışığın altında volta atmaya başladı. Tüm ciddiyetine sözlerini sürdürdü:

“Şüphe insanları kemirmeye başladığında, uğursuzluk dört bir yanı sardığında, dünya karanlığa gömüldüğünde, işte o an 7. Liderler Savaşı çıkacak. Böylece geçmişin kapıları günümüze açılacak.”

İhtiyarın kini ve yüzündeki acımasız ifade insanın tüylerini diken diken edecek cinstendi. Avcı sadece gülümsedi. Uzun süredir ihtiyara bağlıydı. Yaptıklarını, düşündüklerini ve emirlerini asla sorgulamıyordu. Onu geride bırakarak mağaradan ayrıldı. Serin havaya çıktığında gökyüzüne bakarak kendi etrafında yavaşça bir tur attı. Uzaktan gelen şelalenin sesi dışında tek bir ses bile duyulmuyordu.

Avcı, bir kez içindeki karanlık yanın ortaya çıkmasına izin vermişti ve kendini artık özgür hissediyordu. Kimse onu yakalayamazdı. Yüzündeki maskeyi çekip havaya attı. Gözleri vahşice parlarken Lider Canova' yı öldürdüğü anı tekrar tekrar zihninde canlandırdı. Sis, her zamanki gibi en büyük yardımcısı olmuş ve gizlice liderlerin arasına sızmasını sağlamıştı. Kalbine ölümcül darbeyi indirdiğinde liderin şaşkın bakışları kısa sürede sönmüş, ses bile çıkaramadan yere yığılmıştı. Avcı, Lider Canova’ nın ölümü ile yetinmeyecekti. 

 

*****

 

Lider’ in ölüm haberi kısa sürede tüm ülkeye yayıldı. Canas' ın, babasının yerini alacak olmasını istemeyenler olay çıkarmaya başlamıştı. Yetkililer durumun kötüye gidişini engellemeye çalışıyordu.

 Butah’ ta olaylar bu şekilde sürüp giderken Melmor’ da da bazı aksilikler baş göstermeye başladı. Lider Saraç zorlukla da olsa halkını ikna etmeye çalışıyordu. Kimileri cinayetten onu sorumlu tutarken kimileri de Melmor’ da bir liderin öldürülmesini kabul edilmez bulup gereken önlemleri almadığı için onu aşağılıyordu. Saraç gün geçtikçe daha büyük bir baskı altında kalıyordu.

Sonunda Canas’ ın tahta çıkış vakti gelip çattı. Lider Canova’ ya bağlı olan büyük bir kesim, oğlunun liderliğini kabul etmek maksadıyla meydanda yerini almaya başlamıştı. Serenay da bu özel günü kaçıramazdı. Canas’ ın yapacağı açıklamaları ilk ağızdan duymak istiyordu.

Serenay o gün erkenden kalktı. Kendisine yakıştığını düşündüğü uzun, yeşil elbisesini giydi. Saçlarını at kuyruğu yapıp sevdiği kolyeyi boynuna taktı. Aztek saraya gideceği için onu da götürmeyi teklif etmişti. Onların evine vardığında Serenay' ı fark eden bahçedeki at kişnemeye başladı. At simsiyah, parlak yelesiyle çok güzel görünüyordu. Kız atın başını okşadı, sonra gidip kapıyı tıklattı. Birkaç saniye içinde kapı gıcırdayarak açıldı.

“Hoş geldin Serenay. Biz de seni bekliyorduk. İçeri girsene,” dedi Elbruz gülümseyerek.

“Sen de mi geliyorsun bizimle?”

Elbruz, hoş bir siyah takım elbise giymişti. Saçları ilk kez özenle taranmış görünüyordu. Serenay onun alışılmışın dışındaki bu halini tuhaf karşıladı.

“Evet. Tabi, sen bu halimi görünce şaşırdın. Bilirsin işte babamı. Sadece onun isteği bu,” dedi zarif bir ses tonuyla.

Serenay, Elbruz’ un arkasından içeriye girdi. Salon oldukça büyüktü. Duvar değişik tablolar ve halılarla süslenmişti. Ahşap mobilyalar salonun her bir yanına yerleştirilmişti. Hezel odaya girdi, aceleci görünüyordu .

“Hoşgeldin canım. Benim şimdi çıkmam lazım. Sağlık ekibiyle toplantımız var.”

Serenay daha yanıt veremeden kadın gözden kayboldu. Ardından eşi içeri girdi.

“Hoş geldin Serenay. Hadi çıkalım, geç kalmayalım.”

“Aztek Amca, Sibina görmeyeli oldukça güzelleşmiş.”

“At bakımı en iyi anladığım şeydir,” dedi  adam gülümseyerek.

Üçü birlikte yola çıktılar. Aztek at arabasını sürerken Serenay ve Elbruz da arkada ayaklarını aşağıya sarkıtıp oturdu. İkisi yeni lider hakkında sohbet etmeye başladı.

“O, Lider Canova’ nın oğlu. Pek tanınan biri olmasa da liderimiz onu en iyi şekilde eğitmiştir. Hem duyduğuma göre Lider Canas sıradan insan gibi halkın içinde dolaşıp, pek çok kişiye yardım edermiş.”

“Onu çoktan kabullenmiş gibi görünüyorsun,” dedi Elbruz gözlerini Serenay’ a dikerek.

Bir çarşının içinden geçiyorlardı ki dükkanının önünde oturan ayakkabıcı bağırdı: “Hey, saraya mı gidiyorsunuz Aztek?” Aztek atı durdurdu: “Evet. Ne oldu ki?”

“Boşuna gitmeyin bence. O kişinin bir silah bile tutamadığını duydum. Geçmişte savaş okulundan atılmış, buna inanabiliyor musunuz?”

“Ne var yani sen de atılmamış mıydın?”

Adam öylece kalakaldı. Sonra omuz silkip işine döndü. Aztek derin bir nefes alıp atı sürdü. Yol boyunca benzer durumlarla karşılaştılar. Serenay henüz Canas başa geçmeden niye insanların bu kadar önyargılı olduğunu anlamıyordu.

“Aztek Amca, sence bu insanların derdi ne?”

“Bilemiyorum. Bunun sebebi ancak Canas' ı tanımadıklarından olabilir. Diğer liderler oğullarını küçük yaşta eğitmeye başlamış ve önemli görevlere yollamışlardı. Canas, göz önünde olan biri değildi. Sanırım lideri tanıma işini zamana bırakmalıyız. Lider Canova' nın ani ölümü sarstı Butah' ı. Herkesin kafası karışık doğal olarak.”

Sarmav’ a giden yol biraz engebeli olduğu için öğle vaktinde ancak oraya yetişebilmişlerdi. Meydan hınca hınç doluydu. Yoğun güvenlik önlemleri alınmıştı. Saray birlikleri Canas’ ın can güvenliği için ellerinden geleni yapıyor, şehirde adeta kuş uçurtmuyordu. Bir süre sonra sarayın kapıları halka açıldı. Herkes kapıdaki görevlilerce kontrol edilerek içeriye alındı. İçeri girmeyi başarabildiklerinde Serenay bahçenin büyüklüğüne şaşırdı.

Metrelerce genişlikteki kemerli girişten büyük bahçeye geçiliyordu. Taşlarla örülü yolun etrafı şimşir çitlerle sarılıydı. Duvarların dibinde ise alev çalıları yükseliyordu. Serenay bahçe peyzajına bayılmıştı. Rengarenk çiçek tepeleri göz alıcıydı. Ağaçlar cıvıldayan kuşlarla doluydu. Doğal taş ve kayalardan oluşan yapay şelalede ördekler yüzüyordu. Balkondan aşağıya sarkan sarmaşıklar saraya hoş bir görünüm katıyordu.

Sarayın dört bir yanına okçular vardı. Hepsi de dizlerine kadar uzanan krem tunikler giymiş, hazır bekliyordu. Kısa bir süre sonra liderin halkın huzuruna çıkacağı duyurulunca herkes sessizliğe büründü. Yüksekçe taş balkonda önce liderin en yakın yardımcıları belirdi. Liderin gelmesini bekleyen Serenay iyice sabırsızlanmıştı, gözlerini bile kırpmadan balkona bakıyordu. Ağır adımlarla balkona adım atan genç lider sonunda göründü.

Canas babasının giydiği kaftanın aynısını giymişti. Yüzünde ciddi ve üzgün bir ifade vardı. Buna rağmen kendinden emin bir duruşu, güçlü bir yapısı vardı. Koyu renk gözleri, simsiyah ve parlak saçları, sert yüz hatları ile dikkat çekiciydi. Serenay, bir an hayranlıkla bakakaldı lidere. Bu arada insanlar aralarında fısıldaşmaya başladı.

Canas bir süre sessizce halkı izledi. Herkes Canas’ ın anlatacaklarını ve onun babasının yerini doldurabilecek kapasitede olup olmadığını merak ediyordu. Canas geniş balkonda biraz daha ileriye çıktı ve ellerini balkonun korkuluklarına dayadı. Eski liderin en iyi yardımcısı Şeyad ona cesaret vermek istercesine yanı başında dikiliyordu. Daha doğrusu liderin her adımını takip ediyordu. Bu durumdan bunalan genç lider bir an gözlerini kısarak ona baktı. Bunun üzerine Şeyad bir kaç adım geriledi. Lider sonra halka döndü, hafifçe öksürüp konuşmasına bir giriş yaptı.

“Ben, Lider Canova’nın oğlu, yeni lideriniz Canas. Aranızdan birçoğunuz belki de beni ilk defa görüyor. Genç olmam sizi yanıltmasın. Babamın yerini doldurmak kolay değil. Yine de Butah halkı için elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz. Biliyorsunuz ki yakın bir zamanda babam Lider Canova, hunharca katledildi. Katil veya katillerin kim olduğunu henüz bilmiyoruz. Kim, bir lideri öldürebilecek kadar ileri gidebilir bilmiyorum. Fakat bu, sonucu değiştirmeyecek. Babam artık aramızda yok,” dedi ve kelimeler boğazında düğümlendi.

Serenay, Canas’ ın haline üzülmüştü. Liderin gözleri çökmüş ve biraz da yorgun görünüyordu. Babasının ölümü onu çok sarstığı belliydi. Tüm bunlara rağmen Canas ayakta durup halkın karşısına çıkabilmişti. Herkes dikkatle onu dinliyor ve sözünü kesmemek için çıt bile çıkarmıyordu. Canas kendini toparlayarak konuşmasına devam etti.

“Bunu yapan her kimse bulacağız. Babam bu ülkenin gelişimi için çok uğraştı. Şu ana kadar geri planda kalsam da babamın misyonunu artık ben üstleneceğim. Yakın bir zamanda aranızdan seçeceğim bazı kişilere görevler vereceğim. Babamın katilinin bulunması ve cezalandırılması için gerekli bir görev bu. Desteklerinizi benden esirgemeyin. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Sağlıcakla kalın.”

Canas eğilip halkı selamladıktan sonra yardımcılarıyla birlikte içeriye girdi. Az sonra sarayın içinde tören düzenlenecekti. Herkes içeriye akın ederken Aztek artık geri dönmeleri gerektiğini söyledi. Serenay kalıp töreni izlemeyi çok istemesine rağmen karşı çıkmadı. Uzun uğraşlar sonucu insan selini aşıp sarayın dışına adım atmayı başardılar. At arabasına binip yola koyuldular.

“Sence Lider Canas güvenilir birisi mi?” diye sordu Elbruz.

“Henüz bir şey söylemek için erken ama yine de söylediklerinde samimi gibi geldi bana,” dedi Serenay.

“Umarım öfke ya da üzüntü içinde aceleyle hareket edip de Butah’ a zarar verecek kararlar almaz. Bana biraz tecrübesiz gibi göründü.”

“Bence sen abartıyorsun. Her şeyin yoluna gireceğine inanıyorum ben.”

“Ayrıca liderler arasında en genç kişi o olacak şimdi. Sözünü nasıl geçirebilir, diğer liderlerin saygısını nasıl kazanabilir bilmiyorum. Gerçi Lider Canova gibi kimse olamazdı.”

“Bunun yaşla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Saygıyı kazanmak için akıl ve sağlam bir karakter yeterlidir.”

Elbruz bir şey diyecek oldu ama sustu. Yol boyunca pek konuşmadan Karta’ ya vardılar. Serenay Aztek’ e teşekkür etti ve oradan ayrıldı.


4. bölüm devam edecek...

3 Nisan 2021 Cumartesi

Savaş Çığırtkanı- 3.Bölüm Sonu (Roman)

 


Herkes Yazel’i coşkuyla alkışladı. Zırha çizik atmayı başardığı için karşılaşma sonlandı. Adam ağır adımlarla Yazel' e yaklaştı. Parlak, yeşil gözleriyle çocuğu süzdükten sonra başlığını çıkardı. Yazel az önce dövüştüğü kişinin kim olduğunu görünce donup kaldı. Bu, Savaş Ustası lakabı ile anılan Fuban’ dan başkası değildi. Yazel' in yanı sıra diğerleri de şaşkınlık içinde kaldı. Herkes neşe içinde bağırarak Fuban’ a tezahürat yapıyordu. Ünlü savaşçı eğilerek kalabalığa selam verdi. Kısa kesim, kahverengi saçları yüz hatlarını daha da ortaya çıkarıyordu. Sert çene yapısı, çıkık elmacık kemikleri ve geniş alnıyla dikkat çekici biriydi. Çocuğa döndü gülümseyerek.

“Tebrik ederim genç adam. Yaşıtların arasında bunu kolay kolay başarabilecek kişi sayısı azdır. Geleceğinin parlak olduğunu görüyorum.”

“Te-teşekkürler,” dedi Yazel heyecan içinde.

Fuban da diğer gözetmenlerin arasına katıldı. Her şey iyi gitmesine rağmen Yazel yine de sınavı geçişini garantilemek istiyordu. Hedeflerden birini vurmak için hançerini çıkarmıştı ki buna gerek olmadığını, okula kabul edildiğini bildirdiler. Yazel eğilerek gözetmenleri selamladı ve mutluluk içinde ablasının yanına döndü.

“Tebrik ederim küçük kardeş. Sen de artık savaş okulunun olağanüstü dünyasıyla tanışabileceksin. Asıl zor kısım bundan sonra başlayacak.”

“Bu sözlerinden dolayı vazgeçeceğimi sanıyorsan fena halde yanılıyorsun. Sen sanırım okulu beşincilikle bitirmiştin. Ben ilk üçe gireceğim konusunda seninle iddiaya girebilirim,” dedi Yazel kendinden emin bir şekilde.

Serenay hafifçe Yazel’in kafasına vurdu. “Çokbilmiş seni. Sen acaba mezun olabilecek misin onu düşün önce. Okula girenlerin hemen hemen yarısı mezun olmadan okuldan ayrılmıştır. Kimisi atılmıştır kimisi de yoğun çalışma temposuna dayanamayıp okulu bırakmıştır.”

“Peki, bekle de gör yapabileceklerimi.”

“Ooo, demek siz de buradasınız? Yazel, geçtin mi bakalım sınavı?”

Yazel sesin geldiği yöne dönünce Elbruz’ u gördü. Mutlulukla ona gülümsedi ve kolayca sınavı geçtiğinden bahsetti. Elbruz onu tebrik etti ve bu durumun zaten beklenen bir şey olduğunu söyledi.

“Merhaba Elbruz. Senin burada ne işin var?” dedi Serenay meraklı bir ses tonuyla.

“Benim küçük kuzen de sanat okulu için sınava girecekti. Ona destek olmak için geldim,” dedi gülümseyerek. Daha sonra Yazel’ in elindeki hançeri gördü.

“Babam hançeri sana verdiğinden bahsetmişti. Doğru kullanırsan senin için bulunmaz bir nimet olacaktır,” dedi elini Yazel’ in başına atıp saçlarını karıştırarak.

Elbruz yirmi üç yaşındaydı. Gür, sarı saçları güneşte yoğun bir şekilde parlıyordu. Yeşil gözleri ve keskin bir bakışı vardı. Savaş okulundan birincilikle mezun olmuştu. Göründüğünden çok daha güçlü ve hızlıydı. “O halde ben gideyim. Görüşmek üzere,” dedi.

 Sınav devam ederken iki kardeş de eve doğru yola koyuldu. “Söylesene abla, hangi dersleri göreceğiz ilk olarak?”

“Temel derslerden biri savaş tarihidir. Bu derslerde tahmininden fazla şey öğrenebilirsin. Tarihte insanın ders alacağı pek çok olay yaşanmıştır. Savunma dersinde ise çeşitli silahlarla kendinizi nasıl savunacağınızı öğreneceksiniz. Ayrıca sizden kendi ellerinizle de değişik silahlar yapmanızı bekleyecekler. Strateji dersinde değişik oyunlar oynanacak. Oyunlar çoğunlukla grup olarak oynanır. Sürekli ekibin başı değişir. Böylece kimin stratejisinin daha iyi olduğu belirlenir. En eğlenceli ders de bu olur aslında. İşte tüm bunlar yıl sonunda sıralamanı etkileyecek.”

“Gerçekten eğlenceli görünüyor. Derslerin başlaması için sabırsızlanıyorum.”

Evin bahçesinden içeri koşarak girdi Yazel. “Anne geçtim! Anne duydun mu?”

“Duymamak mümkün mü? Senden önce sesin geliyor evladım,” dedi kapıda görünen kadın. “Aferin, geleceğinden hiç şüphe etmemiştim zaten. Baban da seninle gurur duyacak.”

Yazel, annesinin olumsuz bir şeyler dememesine şaşırmıştı. Sevinçle Beyaz' a sarıldı. “Hadi ama şımarma hemen,” dedi kadın gülümseyerek.

Gece olduğunda yemek masasına ancak oturabildiler. Masadaki yahni, sebze çorbası, közde pişmiş patates lezzetli görünüyordu. Herkes iştahla yemeklerini yedi. Ardından Karan çocukluk ve gençlik anılarını anlattı. O da savaş okuluna gitmişti. Hayatı boyunca kaç kez yaralanmış, ölümden dönmüştü ama seçtiği yoldan hiç pişmanlık duymamıştı. Gözlerinde o heyecan ve yaşanmışlık kolaylıkla okunuyordu. Çocuklarına sevgiyle baktı.

“Size hep kalbinizi dinlemenizi söyledim. Öyle de yaptınız. Bundan sonra da asla inandığınız yoldan vazgeçmeyin.”

Serenay mutlulukla babasına sarıldı, yanağına bir öpücük kondurdu: “Her şey için teşekkürler.”

Beyaz’ ın gözleri parıldayan yıldızlara takılmıştı. Çocuklarını desteklese de endişelerini önleyemiyordu. Neden ailesindeki herkes savaşçı olmak zorundaydı? Neyse ki Karan artık sadece kendi işine odaklanmıştı.

Aradan günler geçti, okulun açılış vakti geldi. Yazel hazırlıklarını tamamlayıp, yanında küçük bir çanta ile evden ayrıldı. Uzun bir yürüyüşün ardından okulun önünde durdu. Yüksek duvarlarla çevrili yapının içini ilk kez görecekti. Buradan her geçişinde içeri giren öğrencilere özenmişti. O beklerken Har geldi:

“İçeri girmiyor musun?”

“Ah, dalmışım. Beraber gidelim. Bu arada Ben Yazel.”

“Evet, biliyorum. Geçen izledim seni, iyi iş çıkardın. Ben de Har.”

“Memnun oldum. Sen de çok iyiydin.” Yazel gülümsedi, güçlü birinden övgü almak hoşuna gitmişti. Kapıdaki yetkili, isimlerini teyit edince içeri giriş yaptılar.

Yazel, umduğundan büyük bir bahçeyle karşılaştı. Çeşitli parkurlar, tırmanma duvarları, atış için hedefler, atlarla dolu bir ahır ve de çok nostaljik görünen köşk benzeri okul binası... Çocuklar her bir detayı dikkatle inceledi. Okul binasının yüzlerce camı vardı. Her girişte iki yönden uzanan döner merdivenler vardı. Okul gittikçe kalabalıklaşırken yetkililer yeni öğrencileri sınıflarına yönlendirdi.

İlk ders savaş tarihiydi. Herkes kısaca kendisini tanıttı. Eğitmen, başarılı olmak için çok çalışmaları gerektiğini hatırlatıp durdu. Sonra da tahtaya bir harita astı ve dersi anlatmaya başladı.

“Öncelikle, Butah nasıl ve ne zaman kurulmuş ondan bahsedeyim. Kurucumuz Barsof henüz genç yaşındayken Tilkar’ın lideri ile karşı karşıya geldi.”

Kadın daha sonra elini haritada bir noktaya koyup daire çizdi. “İşte bu civarda pek çok çatışma yaşandı, ta ki liderimiz amansız mücadeleyi kazanana kadar. Tilkar’ ın düşüşünden yıllar sonra gücüne güç katan liderimiz destekçileri ile birlikte Butah’ ı inşa etmeye başladı.”

Aradan geçen bir saatin ardından ders bitti. Sıradaki ders sağlık bilimiydi. Uzun boylu, koyu renk takım elbiseli eğitmen bu dersi önemli bitkileri anlatarak geçirdi. Ders bitiminde şunları söyleyerek sınıftan ayrıldı.

“Yarın dağlara çıkıp zehirli otları inceleyeceğiz.”

Üçüncü ders binicilikti ve dışarıda işlenecekti. Sıradaki eğitmen bol bir bluz ve pantolon giymişti. Başında da fötr bir şapka vardı. Öğrencilere oldukça sıcak davranıyordu. Herkes sırayla atlara bindi. Yazel’ in bindiği at biraz huysuz olduğu için başta üstünde durmakta zorlandı. Har ise çok başarılıydı. Diğerleri daha atı doğru düzgün süremezken Har boş alanda birkaç tur atmıştı bile. Çocukları dikkatle izleyen kadın elindeki bir deftere not almaktaydı. Yaklaşık iki saat sonra eğitmen dersi bitirdi.

“Bugün şanslı günümde değilim sanırım,” diye söylendi çocuğun biri. İki kez attan düşmüş ve sinirleri gerilmişti.

Yazel zamanla okula alışmış ve gittikçe sevmeye başlamıştı. Artık dersleri çoğunlukla uygulamalı yapıyorlardı. Tepelerden değişik otları toplayıp eğitmenin gözetiminde zehir ve panzehir yapıyorlardı. Savaş aletlerini kullanmaya başlamışlardı. Ancak yeni başladıkları için koruyucu önlemler alıyorlardı. Herkese hafif zırh ve kalkan dağıtılmıştı. Kılıçla dövüşmek herkes için eğlenceli oluyordu. Binicilik dersinde artık yarış müsabakaları düzenlenmeye başlamıştı. Hatta atın üstünde mızrak kullanıp birbirlerini etkisiz hale getirmeye çalıştıkları bir oyun oynamaya başlamışlardı. Savaş okulu Yazel için yeni bir dünyaya açılan kapı gibiydi. Hala burada olduğuna inanamıyordu. Kendisini kanıtlamak için çok çalışıyor, durmak nedir bilmiyordu. Zaten kısa sürede eğitmenlerin de gözüne girmeyi başarmıştı.

Ertesi gün şehirde bahar şenliği kutlamaları vardı. Yazel, her yıl Karta’ ya gider doyasıya eğlenirdi. Bugün de şehrin sokakları daha sabahtan kalabalıklaşmaya başladı. Daha önce sınavın yapıldığı alana şimdi çadırlar kurulmuştu. Kimileri pişirdiği hamur işi yiyecekleri satıyordu. Kimileri çocuklar için oyun alanları kurmuştu. Şarkı söyleyen bir grup da oldukça ilgi çekiyordu. Çiçek kokuları dört bir yanı sarmıştı. Serenay arkadaşlarıyla limonata içerken Yazel de atış yaparak hediye kazanıyordu.

O kalabalığın içinde birden Serenay’ ın gözüne birileri çarptı. Saray görevlileri gelmişti ve çok ciddi görünüyorlardı. Kısa sürede müzik kesildi ve grup geri çekilirken liderin yardımcılarından biri ahşap platforma çıktı. Gür sesiyle tane tane konuşmaya başladı.

“Karta halkının dikkatine! Acımız büyük! Pek değerli liderimizi kaybettik. Lider Canova Melmor’ da öldürülmüştür.”

Bunun üzerine halk arasında büyük bir uğultu başladı. Kimse duyduklarına inanamamıştı. Kalabalıktan biri bağırdı: “Liderimize kim kıydı? Bu nasıl olur?”

Keskin bakışlarıyla etrafı süzen adam sözlerine devam etti.

“Cinayeti kimin işlediği henüz belirsiz. Şunu unutmayın ki katili bulmak için elimizden geleni yapacağız. Sizden bu süreçte sakin kalmanızı ve olursa sarayın isteklerini yerine getirmenizi bekliyoruz. Liderimizin oğlu Canas Bey en kısa zamanda onun yerine geçecek. Beş gün sonra, Sarmav Şehri’ nde halkın katılımı ile Canas Bey’ in tahta çıkma töreni gerçekleştirilecektir.”

Herkes olayın şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışıyordu. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyorlardı. Bir liderin başka bir ülkede öldürülmesi, ileride kötü şeylerin olacağını gösterirdi. Düşman ya gerçekten çok güçlüydü ya da ne yaptığını bilemeyecek kadar delirmişti. Her iki durumda da Butah’ ın, liderinin intikamını alması, düşmana karşılık vermesi gerekiyordu.

“Tüm bunları size iletmemi Canas Bey istedi. Hepinizi tahta çıkma törenine davet ediyor.”

Lider Canova halk arasında sevilen biriydi. Halkı her şeyden çok düşünür, onları refahı için elinden geleni yapardı. Ölümü halk için yıkım demekti. Çoğu kişi onu kaybettiği için üzülürken bir kısmı da ülkede güvenliğin azalacağından korkuyordu.

Bir süre sonra ortalık yatışınca halk yavaştan dağılmaya başladı. Sabahki heyecandan, tatlı telaştan eser yoktu şimdi. Şehre ölüm sessizliği çökmüştü. Eve dönerlerken Serenay’ ın yüzünde endişeli bir ifade vardı, Yazel ise hem şaşkın hem öfkeliydi. İkisi de yol boyunca tek bir laf etmedi.




Kitap Alışverişim

  Ne zamandır kitap sipariş etmemiştim. Birden esince şu kitapları aldım. Üsttekiler Fırtınaışığı Arşivi Serisinin devam kitapları. İlk kita...