12 Mayıs 2021 Çarşamba

Savaş Çığırtkanı- 10.Bölüm (Roman)


 

BÖLÜM 10

 

Soğuk Diyar-Dazzap

 

Bir diğer grup okyanusun güneyine doğru yol aldı. Kanyul ülkesini geçerek Dazzap’ a varmaları bir haftayı buldu. Dazzap onları umduklarından da soğuk karşıladı.

Markos paltosuna iyice sarıldı. Soğuğu hissetmemeye çalışsa da yapamıyordu. Uzun, dalgalı, beyaz saçları kulaklarını örtüyordu. Zayıf ve uzun boyluydu. Dövüşlerde ve avlarda daha çok arbaletini kullanmayı tercih ederdi.

En zorlananlar atları süren Mir ve Holant’ tı. Yüzlerine vuran soğuk rüzgâra alışık değillerdi. Mir parmakları buz kesince yün bir eldiven giymek zorunda kaldı. Kapüşonunu neredeyse yüzünü kapatacak kadar indirmişti. Mir’ in hemen arkasından ilerleyen Holant’ ın da ondan farkı yoktu.

İkisi çok eski arkadaşlardı. Mir yirmi sekiz, Holant otuz yaşındaydı. Mir’ in kıvırcık saçları ensesini ve alnını kapatacak uzunluktaydı. Holant’ ın kara saçları ise yok denecek kadar kısaydı. Holant iriyken, Mir daha narin bir yapıya sahipti.

“Burası tahminimden de kötüymüş. Bari donmadan önce dönebilsek,” diye söylendi öndeki at arabasında bulunan Dorma.

“Abla, daha yeni geldik. Sen şimdiden gitmeyi düşünüyorsun,” dedi gülümseyen Har.

“Al benden de o kadar. Gerçekten pişman oldum buraya geldiğime,” dedi Yusan titremesini engellemeye çalışarak. Kalın eldivenleri ve montunun altında bile üşüyordu. Kafasına da kalın, bir şalı iyice dolamıştı ve sadece yüzünün bir kısmı görünüyordu. Esmer teni ve sürme çekilmiş kocaman, yeşil gözleri daima onu olduğundan hırçın gösterirdi. Fazla şikâyet etmeyi sevmeyen biri olsa da soğuktan nefret ederdi. Ok kullanımında pek çok savaşçıdan daha kabiliyetliydi.

Dorma’ nın karamel rengi saçları, dümdüz uzanıyordu. Gözleri açık kahverengiydi. Başında örgü bir şapka vardı. Silah kullanımı, binicilik, yakın dövüş gibi pek çok konuda yeteneği vardı. Yaşına rağmen kardeşi Har da oldukça yetenekliydi.

Kazzam grubun en güçlü üyesiydi. Onun fiziksel gücü normal bir insanın üstündeydi. Yüzlerce kiloluk yükü sırtında taşıyabilirdi. Ayrıca yumrukları çok sertti. Butah’ ta Lider Zorkan’ dan sonra yumruğu en sıkı olarak bilinen kişiydi.

Kapalı at arabası yolda ilerlerken Har buğulanmış camdan dışarıya bakıyordu. Gökyüzü bembeyaz, yoğun bulutlarla kaplıydı. Birden at arabası durunca herkes ne olduğunu merak etti. O sırada kapıyı açan Mir şiddetli soğuğun içeriye dolmasına neden oldu. Mir’ in yüzü soğuktan kızarmaya başlamıştı. Zorlukla konuşabildi. “Bu, böyle olmayacak. Bir sığınak bulup ateş yakmalıyız. Bir süre ısınmadan daha fazla devam edemeyeceğim.”

Dorma onun haline acımıştı. “Peki, öyle yapalım. Sen iyi misin? İstersen bir süre ben süreyim atı.”

“Sığınacak bir yer bulana kadar dayanabilirim,” dedi Mir. Kapıyı kapatıp tekrar atı sürmeye başladı.

Yaklaşık yarım saat sonra haritada gözüken bir alana vardılar. Kayalık alanda mağara ya da onun gibi bir şey bulabileceklerini düşünüyorlardı. Soğuğa karşı dayanıklı birkaç ağaç türü çevreyi süslüyordu. Yeşil, iğne yapraklı ağaçlar zor şartlara direnircesine ihtişamlı bir görünüme sahipti.

Markos kayalığın arka kısmını dolaştığında eski bir kulübe buldu. Hiç oyalanmadan bu terk edilmiş kulübeye yerleştiler. İçeride eski bir soba vardı. Kazzam kulübenin dışında yığılı odunlarla sobayı yaktı. Odunlar çıtırdayarak yanarken herkes sobanın etrafını sardı. Kırılmaya başlayan soğuk herkesi kendine getirmişti. Kulübede neredeyse hiç eşya yoktu ama camların sağlam olması ve kulübenin çok da büyük olmaması sayesinde ortam kısa sürede ısındı. Yusan çantasından yiyecek bir şeyler çıkarıp diğerlerine ikram etti.

“Yalnız, çok fazla yiyeceğimiz kalmadı. Bundan sonra avlanmamız gerekecek.”

“Avlanma konusunda endişe duymayın. Ben hallederim,” dedi Markos elinde tuttuğu arbaleti göstererek.

“Fakat şunu da unutmayın ki iç kesimlere gittikçe hava daha da kötüleşecek ve belki kurtlarla karşılaşacağız. Kurtlar bizim yabancı olduğumuzu sezerse bize saldırabilir. Çok dikkatli olmalıyız,” diye ekledi Yusan.

“Birkaç kurtla başa çıkabileceğimizi sanıyorum. Hepimiz oldukça yetenekli kişileriz,” dedi Holant.

“Mesele bu değil. Eğer onlar sıradan kurtlar olsaydı belki rahatlıkla onları haklayabilirdik. Birçoğu özel olarak eğitilmiştir. Lider Zorkan’ ın nasıl biri olduğunu bilirsiniz,” dedi Dorma.

“Evet, Lider Zorkan kurtlara düşkündür. Hatta ülkedeki tüm kurtlara sahip çıkma gibi bir huyu var. Eğer kurtlarına bir zarar geldiğini öğrenecek olsa ne yapar sizce?” diye araya girdi Yusan.

“Yani, ne öneriyorsunuz bize?” dedi Mir meraklanarak.

Yusan hemen haritayı açtı ve eliyle bir yol çizdi. “İşte buradan gidersek kurtlarla karşılaşma şansımız çok az olacak. Yol biraz uzayacak ama en azından bu bölgeye daha kolay uyum sağlayabileceğiz. Haritada az da olsa bir bitki örtüsü görünüyor, demek ki buraya biraz daha ılıman bir hava hâkim. Ne dersiniz?”

“Peki, ben kabul ediyorum,” dedi Mir.

Diğerleri de Yusan’ ın söylediklerini mantıklı bulmuş ve kabul etmişti. Sonra iştahla karınlarını doyurdular ve biraz daha ısınabilmek maksadıyla öylece sobanın başında beklemeye devam ettiler.

Markos’ un aklına takılan bir şey vardı ve sonunda bunu dile getirdi. “Ya bir şekilde kurtlarla karşılaşırsak ve savaşmak zorunda kalırsak ne olacak?”

“Şansımız yaver giderse Lider Zorkan bunu öğrenmeden ülkeden ayrılmış oluruz,” dedi Yusan ciddi bir ses tonuyla.

“Kendimize asıl şunu sormalıyız. Ya Lider Zorkan ülkesine sızan kişilerin Butah’ tan geldiğini öğrenirse ne olacak?” dedi bir süredir sessizliğini koruyan Kazzam.

Herkes onun ne demek istediğini anlıyordu. Lider Canova ile arası çok iyi olan Lider Zorkan bunu öğrenirse kendisine ihanet edildiğini düşünecekti. Böylece Butah ile olan yakınlığına bir son verecekti.

“Hiç parlak şeyler olmayacağı kesin. Gözü dönen Lider Zorkan ne yapabilir bilemiyorum,” dedi Mir endişeli bir halde.

“Lider Canas her ne kadar babasını düşünüyor olsa da bizi buraya yollamakla yanlış yaptı. Şahsen ben Lider Zorkan’ a güveniyorum. Lider Canova’ nın ölümü ile hiçbir bağlantısı olmadığına eminim,” dedi Kazzam.

“Yapacağımız tek şey kendimizi iyi saklamak olacaktır,” diyerek konuya noktayı koydu Dorma.

O gün orada gecelemeye karar verdiler. Bu havada karanlıkta ilerlemek daha zor olacaktı onlar için. Sobanın yanı başında, yere açılan kilimlerin üstüne uzandı herkes. Sobadan yayılan ısının etkisi ile gevşeyip kısa sürede uykuya daldılar.

“Kalkın millet. Sabah oldu.”

Mir’ in sesi odayı doldurduğunda birkaçı homurdanarak kalktı. Ellerinde kalan son azıkla da kahvaltılarını yaptılar. Yarım saat içinde hazırlanıp yola düştüler. At arabalarını bu kez Kazzam ve Markos sürüyordu. Yol ayrımına vardıklarında Yusan’ ın bahsettiği yere saptılar.

Saatlerce yol almalarına rağmen az sayıda at arabası yanlarından geçip gitti. Yolda oyalanmamak için herkes olabildiğince hızlı sürüyordu atını. Dışarıyı izleyen Har yakınlardaki bir tepede bembeyaz bir kurdun koşarak gittiğini fark etti. Sırtında on beş yaşlarında bir genç vardı. Kurt o kadar hızlı ilerliyordu ki Har sadece birkaç saniyeliğine onu izleyebilmişti.

Yolları bir şehre vardığında durup dinlenmeye karar verdiler. Şehrin sokaklarını adımlarken insanları izliyorlardı. Hayat şartları zor olmasına rağmen buranın insanı buna alışkın görünüyordu. Zeminde bir karış kadar kar vardı. Buz tutmuş yollarda çocuklar kaymaya çalışıyor, kendi aralarında eğleniyorlardı. Evlerin çoğu tuğladan yapılmıştı. Soğuğu engelleyecek malzemelerle evlerin dış cephesi kaplanmıştı. Şehrin merkezindeki bir okulun önünden geçtiler. Kazzam okulun bahçesinde zorlu bir eğitimden geçen çocukları görebiliyordu. Sırtlarındaki ağır yüklerle engelleri aşıyor, baltalarla kurumuş ağaçları kesiyorlardı. “Daha hızlı ve dayanıklı olmalısınız,” diye bağıran eğitmenin sesi yankılanıyordu bahçede. Kazzam çocukların haline acımıştı. Dazzap’ ta okul eğitimi daha küçük yaşlarda başlardı. Çünkü onların zor yaşam koşullarına bir an önce uyum sağlamaları ve hayat mücadelesi vermeleri gerekiyordu.

Bacası tüten evler gösterişten çok uzaktı. Burada insanlar çok çalışır, yiyeceklerini stok yapar ve sadece gerektiği kadar harcarlardı. Zaman zaman Lider Zorkan’ ın halka yardımcı olduğu olurdu. Kurtlar hem taşımacılıkta hem de ulaşımda kullanılırdı. Bu, insanların yaşamlarını bir hayli kolaylaştırıyordu.

Evlerden birinin bahçesi çok büyüktü ve içinde küçükbaş hayvanları beslemek için bir barınak vardı. Barınağın da bacasından kara dumanlar yükseliyordu. Yaşlı bir kadın barınağın kapısını açtığında bir horoz dışarı fırladı. Horoz bir süre karın üstünde debelenip yiyecek bir şeyler aradı. Sonra üşümüş olacak ki sesini dahi çıkarmadan barınağa geri döndü. Beş yaşlarında bir çocuğun gri, yavru bir kurdu kovalaması da herkesin gülümsemesine neden oldu.

“Kurtların bu kadar dost canlısı olduğunu bilmezdim,” dedi neşelenen Mir.

“Gerçekten ilginç bir manzara,” dedi Yusan.

Kazzam araya girdi. “İşte şurada bir şeyler yiyebiliriz.”

Böyle bir yerde lokantaya rastladıkları için şanslıydılar. İçeriye girdiklerinde onları karşılayan sıcak hava karşısında rahatladılar. Mir ellerini ovuşturarak masalardan birine oturdu. Diğerleri de onu izleyip masaya dizildi ve sipariş verip beklemeye başladılar.

İçeriyi yemek kokuları sarmıştı. Tezgâhın arkasındaki rafta çeşitli baharatlar sıralıydı. Buranın yemekleri bol acılı ve baharatlı olurdu hep. Dev kazanda pişen sıcak, yöresel çorba müşterilerce en tercih edilen yemekti.

“Şimdi nasıl bir yol izleyeceğiz?” diye sordu Markos.

“Yemeklerimizi bitirince hemen yola çıkalım diyorum. Biraz daha batıya ilerlememiz gerekiyor. Oradaki ormanlık alanda yeteri kadar avlanabilirsek güneye ilerleyeceğiz. Ki bu da daha fazla miktarda kar demektir. Saklı Mekân’ a varana kadar işimiz biraz zor olacak,” dedi Dorma.

“Güneye ne kadar ilerlersek kurtların sayısı o derecede artacaktır. Bence zehirli iğneler hazırlayıp bunlarla kurtları vurursak fazla dikkat çekmeden yolumuza devam edebiliriz,” dedi Kazzam.

“Zehirli iğneler mi?” dedi Yusan dikkat kesilerek.

“Biliyorsunuz ki Dazzap’ ta zehir bulmak çok kolaydır. Ormanlarda bulunan bazı zehirli bitki çeşitlerini biliyorum. Oradan topladığımız bitkilerle zehirli bir karışım elde edebilirim. Ağaçların dallarını yontarak iğne yaparsak gerisi hallolmuş olacak. Fakat bu dediğim öldürücü bir zehir olmayacak. Sadece kısa bir süreliğine felce neden olacak. En azından kurtlardan uzaklaşana kadar zaman kazanmış olacağız.”

Herkes Kazzam’ ın fikrini beğenmişti.

“O halde doğruca ormana gidiyoruz,” dedi Yusan. Tüm problemler çözülmüş göründüğü için şimdilik keyfi yerine gelmişti.

Masa yemeklerle donatılınca çok kısa bir sürede her şeyi silip süpürdüler. İstemeyerek de olsa lokantadan ayrılıp yakıcı rüzgâra adım attılar. Şehirden çıkıp batıya doğru ilerlediklerinde rüzgâr da hızını azaltmıştı. Bahsedilen ormana varmaları üç günü buldu. Bu süre zarfında bazı yerlerde durup avlanmışlardı.

“Ben ve Mir ağaçları oyma işine başlarken siz de daha fazla yiyecek toplamaya bakın. Vaktimizi boşa harcamayalım,” dedi Kazzam elindeki kızarmış ete ısırırken.

“Dorma, Har ve ben ormanın etrafını dolaşacağız. Belki bir şeyler buluruz,” dedi Yusan.

“Ben de avcılık işine devam edeyim,” dedi Markos.

“Ayrıca elimizdeki yakacaklar da bitmek üzere. Burada bulabileceğim çalı çırpı ne varsa toplayıp arabaya yüklerim,” dedi Holant.

Yemeğin ardından Kazzam en uygun olan ağacı aramaya başladı. Sonunda ağaçlardan birine tırmandığında Mir aşağıdan seslendi.

“Sen onun yeterince kullanışlı olacağına emin misin?”

“Görünümü seni yanıltmasın. Çok işimize yarayacaktır.”

Kazzam elini hemen yan taraftaki dala koydu.

“İşte bu dal mükemmel görünüyor.”

Mir ağaçlardan anlamadığı için tüm dallar ona aynı görünüyordu. Bu yüzden Kazzam’ ın işine karışmak istemedi.

“Peki, onu nasıl kırmayı düşünüyorsun? Bir baltamız bile yok.”

Bunun üzerine Kazzam güldü. Cebinden muştayı çıkarıp parmaklarına geçirdi ve diğer eliyle ağacın gövdesine sıkıca sarılıp dala kuvvetlice vurdu. Birkaç vuruştan sonra dal çatırdayarak yere düştüğünde Kazzam’ ı izleyen Mir’ in ağzı açık kaldı. “Harikasın sen.”

Kazzam ağaçtan indiğinde Mir onun elinin kana bulandığını gördü ve kendisini bu kadar zorladığı için ona çıkıştı. Sırt çantasından bir bez parçası çıkarıp Kazzam’ ın elini sardı.

“Teşekkürler. Hadi şimdi asıl işimize dönelim,” dedi Kazzam.

“Ne yani, bu halde bir de yontma işiyle mi uğraşacaksın.”

“İyiyim ben, hem diğer elimi de iyi kullabilirim.”

İkisi birlikte bir ağacın kenarına oturup çakılarını çıkardılar. Ahşap yontma işi zahmetli bir işti. İkisi tüm dikkatlerini işlerine vermişlerdi. Mir ilk iğnesini bitirdiğinde Kazzam’ a gösterdi.

“Bu nasıl olmuş sence?”

“Biz kurtları indirmeye çalışacağız, tavukları değil. Biraz daha büyük yapmalısın.”

“Hmm, haklısın,” dedi Mir elindekini arkaya atarak. Ve yenisini yapmak üzere işe koyuldu.

O sırada tekrar kar yağmaya başladı. Mir karı fark edip yukarıya baktığında ağaçların dallarının çoktan karlarla kaplanmış olduğunu gördü. Yaslandığı ağacın çok sayıda ve kalın dalları olduğu için karın büyük bir kısmını aşağıya bırakmıyordu.

“Vay canına. Burada biraz daha kalırsak kardan adama döneceğiz sanırım.”

“Hayatında hiç kar görmemiş gibi konuşuyorsun,” diye sırıttı Kazzam.

“Pek de gördüğüm söylenemez zaten. Butah’ ın çoğunlukla doğu kısmına yağar kar. Bense en batıda, Meguan’ ın hemen dibinde yaşıyorum.”

Sohbet uzayıp gidince gerinerek ayağa kalktı Mir. Her tarafı tutulmuş ve elleri soğuktan uyuşmuştu. Ardından hapşırmaya başladı.

“Pekala, bunlar işimizi görecek miktarda. Sen dön, ben biraz zehirli ot toplayıp gelirim,” dedi Kazzam.

“Peki, görüşürüz. Dikkat...” Cümlesini tamamlayamadan bir kez daha hapşırdı Mir. “Bir bu eksikti,” diye söylendi.

Holant yakılabilecek olan her şeyi bir çuvala doldurdu. Ağaçlardan bir kaçının yıkılmış, parçalanmış olduğunu gördü. Burada daha önce mühim bir dövüş çıktığı belliydi. Çuval tamamen dolunca geri döndü.

Yusan sadece bir horoz yakalayabilmişti. Markos da bir kar tavşanı avlamıştı. Herkesin işi bittiğinde akşam olmak üzereydi. Dorma ateş yakıp yiyecekleri pişirirken diğerleri ateşin etrafına toplandı. Gökyüzü yavaş yavaş kararıyor, uzaklardan kurt ulumaları geliyordu. Herkes biraz huzursuzdu. Gecenin ilerleyen saatlerinde ateşi söndürüp geride bir iz bırakmamaya dikkat ederek uykuya çekildiler.

Gece yarısı uykusunda huzursuzca dönen Har uyandı. Üstündeki battaniyeyi çekip camdan dışarıya baktı. Bir ses duyduğuna emindi fakat görünürde hiçbir şey yoktu. İçini bir huzursuzluk kapladığı için uyumamaya karar verdi. Dorma ve Yusan ise top patlasa uyanmayacak gibiydiler. Kalın battaniyelere sarılıp, birbirlerine sokulmuşlardı. Har onları uyandırmamak için yavaşça hareket edip kılıcını da yanına alarak arabadan aşağıya indi. Diğer arabadan da çıt çıkmadığına göre anlaşılan herkes çoktan uykuya dalmıştı. Civarda pek insana rastlanmadığı ve hava buz gibi olduğu için kimse içlerinden birinin nöbet tutmasını gerektiğini düşünmemişti.

Har bakışlarıyla tüm ormanı tarıyordu. Gece karanlığında bir şey görmek zordu. Ağaçların arasından gelen çıtırtılar irkilmesine neden oldu. Hızla sesin geldiği yöne dönünce gölgeleri gördü. Korkuya kapılarak geriledi ve kılıcını kaldırdı. O anda ağaçların arasından iri kurtlar hırlayarak fırladı. Har herkesin duyacağı kadar gür bir sesle bağırdı.

“Herkes uyansın! Kurtlar saldırıya geçti!”


8 Mayıs 2021 Cumartesi

Savaş Çığırtkanı- 9.Bölüm Sonu



Zebbar iki gün boyunca yol kat ettikten sonra bir şelaleye, daha doğrusu Saklı Mekân’ a ulaştı. Haritaya göre şelalenin dibinde gizli bir geçit vardı. Zebbar atından atladı ve kaçmaması için atı bir ağaca bağladı. Neredeyse elli metre yüksekten akan ve çarptığı yerde köpükler oluşturan şelaleye baktı. Ancak yorgun hissettiği için biraz dinlenme gereği duydu. Çünkü yüzerek gizli geçide ulaşmaktan başka çaresi yoktu. Bu da oldukça kuvvet gerektiriyordu. Yine de iyi bir yüzücü olduğu için çok fazla zorlanacağını sanmıyordu. Ağaçlardan birinin gölgesine oturdu ve yanındaki azığı çıkardı. Bir gün önce uğradığı bir şehirden bir çanta dolusu yiyecek satın almıştı. Sonuçta yolculuğun ne kadar süreceğini tahmin etmek zordu. İştahı oldukça açık olduğu için aç kalmaya tahammülü yoktu.

İyice dinlenip kendine gelen Zebbar ceketini ve ayakkabısını çıkardı. Haritayı önce ezberledi ve sonra yere bıraktığı ceketinin cebine tıktı. İçeride neyle karşılaşacağını bilmediği için baltasını bırakmadı. Kıyıdaki eşyalarını ise görülmeyecek şekilde bir ağacın kovuğuna sakladı. Suya atlamadan önce derin bir nefes aldı ve kendini aşağı bıraktı.

Şelalenin altına doğru yüzerken heyecanı giderek artıyordu. Acaba burada belgelere ulaşabilecek miydi? Diğerlerinden önce ulaşırsa takdiri kendisinin kazanacağını düşünüyordu. Yüksekten akan suyun şiddeti ise Zebbar' ın ilerleyişini güçleştiriyordu. Buna rağmen dev cüssesi ile kulaçlarını hızlandırdı. Yeterince hızlı olmasa da gücü sayesinde engeli aşmayı başardı.

Sonunda kendini mağaradan içeriye atabildi. Bir süre mağaranın ağzını kapatan şelaleyi izleyerek dinlendi, nefes nefese kalmıştı. Mağaranın yüksekliği neredeyse başı tavana değecek kadardı. Yerde su birikintisi bırakarak mağaranın iç kesimlerine doğru ilerledi. Mağara tahmininden çok daha büyüktü ve ilerledikçe karanlığa gömülüyordu. Bir süre sonra koridorun aydınlandığını gördü. Duvarlardaki çıkıntılarda duran kandiller yanıyordu. Kısa bir şaşkınlığın ardından yoluna devam etti. Duvarlar Meguan’ ın tarihini gösteren resimlerle doluydu.

Zebbar temkinli şekilde adımlarını atarken bir yandan da resimleri inceliyordu. Bir elini şekillerin üzerinde gezdirdi. Asırlar öncesinde yaşanmış savaşlar resmedilmişti. Atlı süvariler mızrakları ile düşmana doğru ilerlemekteydi. Parlayan ışıklar altında birden duvardaki şekiller dalgalanmaya başladı. Zebbar korku içinde geri çekildi ve etrafına bakındı. Hayal gördüğünü düşünerek gözlerini ovuşturdu. Ancak duvardaki şekiller, hatta duvar eğilip bükülerek soluklaşmaya başladı. Zebbar kendini birden korkunç bir mahzende buldu ve birilerinin kendisine saldıracağını düşünüp baltasını savurdu. Fakat kendisine hamle yapan kimse yoktu. Bunun üzerine sakinleşip etrafı incelemeye başladı. Ortam o kadar pis görünüyordu ki kirden kimsenin yüzü tam olarak seçilmiyordu.

Mahzen kolları kalın zincirlerle bağlanmış insanlarla doluydu. Her birinin işkenceye maruz kaldığı belliydi. Kiminin sırtındaki kıyafetler dökülüyorken kiminin ise çıplak sırtındaki kırbaç izleri belli oluyordu. Herkesin saçı sakalı birbirine karışmıştı. Yüzü yara ve yanık içinde olan kişiler ise tanınmaz hale gelmişti. Zebbar acıma ve endişe içinde onlara baktı.

İçlerinden birinin sırtında adeta yarıklar oluşmuştu. Kanı soğuk ve sert zemine akan adam yüzüstü yatıyordu. Zebbar bir an için onun ölmüş olduğunu sandı, ta ki adam acı içinde inleyene kadar.

Mahzenin hemen dışındaki işkence aletleri gözüne çarptı. İçlerinde insanın derisini yüzmeye, etini koparmaya yarayan aletler, iç tarafı demir dikenlerle kaplı tabut benzeri düzenekler, zehir dolu şişeler... Önce şaşkınlıktan hareketsiz kaldıysa da kısa sürede kimse tarafından fark edilmediğini anladı. Çünkü birkaç dakikadır mahzenin ortasında dikiliyordu ve bir kişi bile dönüp bakmamıştı ona. Sarayda Serenay ve diğerlerinin anlattıkları aklına geldi.

“Bekleyip olacakları görmekten başka çarem yok. Sakin olmalıyım,” diye mırıldandı kendi kendine.

“Harula' ya güvenmekle hata yaptık. Bizi sadece kötü amaçları için kullandı. Ordularımızı onun emrine sunduk ama o bulduğu ilk fırsatta bizi buraya tıktı,” dedi esirlerden birisi öfke içinde.

“Buradan kurtulup yaptıklarını ona ödetmeliyiz Jarlon,” dedi bir diğer adam.

“Son zamanlarda imkânsız işlerin ardına düştü, resmen kafayı sıyırmış. Karanlık bir ordu toplayıp gelecekten bir döneme gitmeyi düşünüyormuş. Buna inanabiliyor musun Zugant? Güya tüm dünyaya savaş açacakmış,” dedi Jarlon.

“Büyük ordumuzu boş yere heba edecek bu deli.”

“Mutlaka onu önlemenin bir yolunu bulacağız.”

İki adam da iri yapılıydı ve konuşmalarına bakılırsa asil bir soydan geldikleri belli oluyordu. Diğer esirler birer ölüyü andırsa da bu iki adamın gözleri büyük bir öfkeyle parlıyordu. Her an patlamaya hazır bomba gibiydiler. Aralarındaki hararetli sohbete bakılacak olursa pes etmemişlerdi. Dahası, diğerlerinden farklı olarak bedenlerinden sisi andıran bir enerji yayılıyordu. Bu adamların nasıl olup da tutsak edilebildiklerine anlam veremiyordu Zebbar. Açıkçası adamlarda hissettiği güç ve karanlık enerjiden ürkmüştü. Adamların bahsettiği ordunun nasıl bir güce sahip olduğunu merak etti.

Kendini tekrar mağarada bulduğunda konuşmalara kendisini öyle kaptırmıştı ki irkildi. İki adamın sözleri kafasının içinde dolanıp duruyordu. Lider Harula karanlık planını gerçekleştirecek miydi? Mahzendeki adamlar kurtulabilmişler miydi? Zebbar tüm bunları merak ediyordu. Sonra görevini hatırlayınca tüm soruları kafasından atmaya çalıştı. Karşısına çıkan üç yoldan sağdakine saptı. Yol giderek aşağıya doğru kıvrılıyordu. Kimi yerde geçit daralırken kimi yerde çok genişliyordu. Aradan geçen bir saatin ardından tünelin sonuna varabildi. Parlak, taş salonu görebiliyordu uzaktan. Şu ana kadar karşısına bir engel çıkmadığı için salonun içinde tuzaklar olabileceğini düşündü. Zaten sonuna kadar gelmişken önlem almamak delilik olurdu.

Baltasını daha sıkıca kavrayarak salona doğru koşmaya başladı. Salon o kadar parlaktı ki ışık gözünü alıyordu. Salonun girişine kadar tüm gücüyle koşup o hızla sıçrayarak içeri daldı. Tam arkasındaki girişe onlarca ok yağdı. Zebbar bu tür oyunlara karşı hazırlıklıydı. Gerçi içine giydiği zırh sayesinde önemli bir yara almayacaktı.

“Ne yani liderin aldığı tüm önlem sadece bu kadar mı?” dedi kendi kendine.

Yavaşça ortadaki taş bloğa yaklaştı. Bir yandan da etrafı kolaçan etmeyi unutmuyordu. Hedefine yaklaşmak bu kadar basit olmamalıydı. Yoksa Lider Cender gerçekten de buranın güvenliğini fazla önemsemiyor muydu? Piramit şeklindeki taş bloğun üst kısmını avucu ile kavradı ve çevirdi. Duyulan klik sesiyle birlikte üst kısım yukarıya doğru kalktı. Oluşan boşluğa elini soktu. Mühürlü parşömenleri eline aldığında gülümsedi. İşte görevi başarı ile tamamlamıştı.

O anda arkadan gelen bir müzik sesi ile irkildi. Suçüstü yakalandığı için telaşlandı, kalp atışı hızlandı. Yakalandığına göre öldürülür müydü, yoksa mahzene mi atılırdı? Bunu düşünmekten kendisi alamıyordu. Lider Cender’ in insancıl yanına güvenmekten başka sığınacağı bir şey yoktu şu an.

Parşömenleri bir kenara bıraktı. Baltasını sıkıca tutarak arkasına döndü. Kesinlikle direnecek ve sonuna kadar savaşacaktı. Gördüğü manzara karşısında ise şaşkına döndü. Pelerinli bir adam gözlerini kapatmış, oturduğu taşın üstünde keman çalıyordu. Taşın hemen yanında ise yay ve ok kılıfı vardı. Adam tüm dünyadan habersizmişçesine sakince çalıyordu. Sanki bıraksalar sonsuza kadar çalacaktı. Yüzünde masum ve nazik bir ifade vardı. Melodi odada yankılanırken Zebbar' ı da içine çekiyordu. Zebbar elinde baltası ile öylece ayakta beklerken bedeni  gevşemeye başladı. Sonra gözleri yavaşça kapandı. Gevşeyen elindeki balta gürültüyle yere düştü. Fakat Zebbar kemanın sesinden başka bir şey duymuyordu. Tuzağa düştüğünden habersiz kendini uykunun kollarına bıraktı. Gürültüyle yere düştüğünde müzik sesi de kesildi. Taşın üstünde oturan adam kemanını yere bıraktı. Silahlarını kuşandı ve Zebbar' ın yerdeki hareketsiz bedenine doğru yürüdü. Bu kez gülümsemiyordu.

“Ne kadar irisin böyle? Neyse ki müziğimin etkisine çabuk kapıldın da dövüşmek zorunda kalmadık,” dedi ve isteksizce onu yerden kaldırıp sırtına attı. Bir eliyle düşmemesi için Zebbar' ı tutarken diğer eline de kemanını aldı ve ağır aksak yürüyerek salondan ayrıldı.

 

*****

 

Colevis, Sırat' ın ardından gittiği arazide diğer adamların cansız bedenleri ile karşılaştı. Sırat' ın o kadar adamla başa çıkmasının mümkün olmadığını biliyordu. Çaresizce ondan bir iz ararken Sırat’ ın kılıcını ve elbisesinden kanlı bir parça buldu. Kılıcı yerden alıp temizledi. Sırat eğer yaralanmışsa o halde çok uzaklaşmış olamazdı.

Colevis atına atladığı gibi her yerde onu aramaya başladı. En yakından başlayarak kasabaları, şehirleri dolaştı. Hiç kimse Sırat' ı görmemiş ve onun hakkında bir şey duymamıştı. Son uğradığı şehirde ise doğruca bir sağlık merkezine gitti. Oradaki en yetkili doktorla tanışıp biraz vaktini alacağını söyledi.

“Pekala, söyle bakalım. Derdin nedir?” dedi yaşı biraz ilerlemiş olan doktor.

“Aslında mesele bir arkadaşım hakkında. Bir şekilde onu kaybettim fakat yaralandığına dair kanıtlar geçti elime. Belki birisi onu bulup bir sağlık merkezine götürmüş olabilir.”

“Anlıyorum. Sen de o yüzden buradasın.”

“Bu konu benim için önemli olmasaydı gerçekten vaktinizden almak istemezdim. Şehir dışından gelmiş böyle birini tedavi ettiniz mi acaba?” dedi Colevis umutsuzluk içinde.

Colevis Sırat’ ın fiziksel özelliklerini, dövüş sırasında ne giydiğini, yaralanmış olduğu bölgeye kadar her şeyi anlattı.

“Anlıyorum bayan. Fakat bahsettiğiniz şekilde şehir dışından yaralı biri gelmedi buraya.”

“Onu nerede bulabileceğimi bilmiyorum. Hiçbir yerde yok,” diye söylendi Colevis.

“Üzgünüm, yapabileceğim bir şey yok. Artık işime dönmem gerekiyor.” Colevis çaresizlik içinde oradan ayrılmıştı ki bir kadın koşturarak yanına geldi.

“Az önce doktorla konuştuklarınıza şahit oldum. Bence aradığınız kişi sarayda tutsak edilmiş olabilir,” dedi beyaz önlüklü kadın.

“Sizi bu düşünceye sevk eden nedir?” dedi şaşıran Colevis.

“Kardeşim kervan ticareti ile ilgileniyor ve daha geçenlerde bahsettiğiniz bölgenin yakınlarında bulunmuş. Hatta bana yaralı birisinin düzgün giyimli biri tarafından bir at arabasına yerleştirilip götürüldüğünü söylemişti. Emin olmasa da o kişiyi saray savaşçılarından birine benzetmiş.”

“Gerçekten görmüş mü onu? İyi mi acaba?” dedi heyecanlanan Colevis.

“Bilmiyorum fakat bir saray savaşçısı boş yere onu götürmez. Ciddi bir şey olmalı.”

Colevis her şeyi öğrenmiş olabileceklerini düşünüp birden telaşlandı. Yaralanan adamları hatırladı. Sırat ok kullanmazdı ve birisi kesinlikle onu kurtarıp saraya götürmüştü.

“Gerçekten çok yardımcı oldunuz. Ben daha fazla oyalanmadan yola düşeyim o halde. Kolay gelsin size,” dedi Colevis.

“Umarım arkadaşınızı bulursunuz.”

Colevis hiç düşünmeden saraya doğru yola koyuldu. Sırat’ ın sarayda ne gibi bir muameleye maruz kalacağını bilmiyor ve içi içini yiyordu.  Dahası yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu. Bunun tek yolu bir şekilde saraya sızmaktı.

İki gün boyunca hiç bir aksilik yaşamadan yoluna devam etti ve sonunda saraya ulaştı. Sarayın bu kadar ihtişamlı ve büyük olmasını beklemiyordu. Saraya giden yol düz taşlarla döşenmiş ve yolun iki tarafı rengârenk çiçeklere sahip küçük ağaçlarla süslenmişti. Hayvan heykelleri bahçenin her tarafına yerleştirilmişti.

Colevis yorgun olmasına rağmen acele etmesi gerektiğini biliyordu. Bir süre gizlice saraya nasıl girebileceği konusunda kafa yordu. Kılık değiştirip de bir şekilde saraya girmesi gerekecekti. O sırada mutfak işleri için gelen köylü kadınlar aradığı fırsatı verdi ona. Ara sokaklardan birinden çaldığı eski bir eteği ve tuniği giydi. Yüzünün bir kısmını saklayacak şekilde başına da bir şal geçirdi. Dikkat çekmemeyi başararak bekleyen kadınların arasına karıştı. Hiç konuşmuyor ve göz temasında bulunmuyordu. Sarayın arka kısmında bulunan kapıdan girdiler ve mutfağa giden, gaz lambalarıyla aydınlatılmış taş koridorları aştılar. Mutfak olabildiğince büyüktü. Herkes sarayda verilecek büyük ziyafet için hazırlanırken Colevis gizlice mutfaktan çıkmaya çalışıyordu. Ancak biri ona seslendiğinde donup kaldı, yavaşça arkasına döndü.

“Sen de şunları al ve yemek salonuna götür,” dedi aşçılardan birisi tepsiyi uzatarak.

“Ta-tamam,” dedi Colevis.

Aşçının elinden tepsiyi aldığı gibi hızla mutfaktan ayrıldı. Koridorlar işlerini yetiştirmek için koşuşturan insanlarla doluydu. Ne de olsa bugün önemli bir gündü. Lider Cender akşama ülkenin ileri gelen iş adamları ile bir görüşme yapacaktı. Her şey kusursuz olmalıydı.

Colevis bir an önce mahzenlerin yerini öğrenmek zorundaydı. Bir süre koridorlarda dolandıktan sonra iki muhafızın bir adamı yaka paça sürüyerek götürdüğünü gördü. Tepsiyi bir kenara bıraktı ve adamın zindana kapatılacağını düşünerek onları takip etti. Dönerek inen merdivenlerde uzun süre ilerlediler. Karanlığı muhafızların ellerindeki meşaleler dağıtıyordu. Colevis karanlıkta kalmamak için sessizce hemen arkalarından ilerliyordu. Muhafızlar zindana adamı kapattıktan sonra Colevis' i fark etmeden geçip gittiler. Adamlar gidince kadın saklandığı yerden çıktı. Zindanların olduğu kısım loş bir ışıkla aydınlatılmıştı. Kadın esirlerin şaşkın bakışları arasında koşturup Sırat' ı arıyordu.

“Sırat burada mısın? Seni almaya geldim,” dedi telaşlı bir şekilde.

“Aradığın isimde biri yok burada,” dedi parmaklıkların diğer tarafındaki yaşlı adam. Saçı sakalına karışmış çelimsiz ihtiyar parmaklıklara dayanmıştı. Colevis onun yanına doğru ilerledi.

“Nasıl olur bu? Mutlaka bir yanlışınız olmalı.”

“Buraya girip çıkan herkesi bilirim ben. Dediğin isimde biri gelmedi daha önce.”

“Boşuna mı geldim buraya kadar?” diye kendi kendine söylendi  kadın. Hayal kırıklığına uğramıştı. Sonra demir parmaklıkları tutarak yere çöktü.

“Muhafızlar tarafından yakalanmak istemiyorsan hemen git buradan. Pes etmenin sırası değil,” dedi yaşlı adam, kızı kollarından tutup kaldırmaya çalışarak.

Colevis başını sallamakla yetindi. Parmaklıklara tutunmayı bıraktı ve ayağa kalkıp merdivenlere doğru ilerledi. Tam karşısında meşaleli biri belirince irkildi. Adamın boyu ise onu daha da germişti, bu adamla kesinlikle baş edemezdi.

“Sırat' ı arıyorsun demek?” dedi adam sırıtarak. “Benimle geliyorsun o halde.” Adam kocaman elleri ile Colevis' i kolundan yakaladı.

“Bırak beni!” dedi Colevis belindeki hançeri çıkararak.

Adam Colevis' in saldırı hamlesini anında durdurup hançeri uzağa fırlattı. Colevis gitmemek için çırpınırken adam onu sürüklercesine yukarı doğru çıkardı.

“Şimdi Lider Cender' in huzuruna çıkacaksın. Uslu dursan iyi olur.”

Colevis korkuyla adama baktı. Sözlerindeki ciddiyeti görünce direnmemeye karar verdi. “Buraya gelmemeliydim. Şimdi tüm sırlar ortaya dökülecek,” diye düşündü endişe içinde. İki muhafızın beklediği bir kapıya vardıklarında durdular. Uzun adamı gören muhafızlar geriye çekilip dev kapıyı ardına kadar açtı.

Colevis adamın arkasından ağır adımlarla içeriye girdi. Tahtında oturan sarışın adamı görünce kalbi deli gibi atmaya başladı. Lider Cender' in kendisine ne tür bir ceza vereceği konusunda endişeliydi. Başını eğip beklemeye başladı. Lider kadını süzdükten sonra yavaşça ayağa kalktı.

“Ooo, Garnap son kaçağı da yakaladın demek?” Liderin yumuşak sesi ahenkli çıkıyordu.

Garnap' ın yüzünde bir gülümseme belirdi. Cevap vermeden lideri selamladı ve odadan ayrıldı.

“Sen Colevis olmalısın. Sırat her şeyi anlattı bana,” dedi lider gülümseyerek.

“Sırat iyi mi? Şimdi nerede o?” dedi Colevis duyduklarına inanamayarak.

“Colevis,” dedi geriden gelen bir ses.

Kadın heyecan içinde, tanıdığı sese doğru döndü. “Sırat sen yaşıyorsun,” dedi yarı ağlamaklı bir sesle ve ona sarıldı.

“Ah, dur. Yaralarım tam iyileşmedi.” Kadın hemen geri çekildi. Sırat gerçekten de pek iyi görünmüyordu. Saçı başı dağınık, göz altları morarmış, halsizdi.

“Garnap son anda beni kurtardı. Ağır yaralıydım ve neredeyse ölmek üzereydim. Uzun süren bir tedavi sürecinden sonra ancak kendime gelebildim.” Sırat gülümseyerek kadına baktı.

“Eveeeeet,” diyerek araya girdi Lider Cender. “Kaçakları yakaladığımıza ve herkes iyi olduğuna göre söyleyin bakalım Butahlılar Meguan' da ne işiniz var?” dedi tehditten uzak bir ses tonuyla. Daha çok meraklı bir hali vardı.

“Ama nasıl öğrendiniz?” dedi Colevis şaşkın bir şekilde.

“Garnap benim sağ kolumdur adeta. Ülkeye gizlice giriş yapanları ve de Saklı Mekân’ a sızmaya çalışanları tespit eder. Emrine verdiğim adamlar da çok hünerlidir. Lider Canas' ın bir gün Meguan' a da adamlarını yollayacağını biliyordum. Sadece belirli önlemler aldık diyelim. Diğerlerini getirin,” diye emir verdi lider yardımcılarına.

Colevis şaşkınlık içinde salona Zebbar, Katra ve Elyama' nın getirilişini izledi. Zebbar öfkeli, Katra yakalandığı için utanmış, Elyama ise herkesi sağ salim gördüğü için mutlu görünüyordu.

Lider tekrar tahtına kuruldu. Karşısındaki savaşçılarla değil de daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi: “Bildiğiniz üzere bir ülkenin gizli belgelerini çalmak büyük bir suçtur. Size nasıl bir ceza vermem gerekiyor acaba?”

Ortam birden gerildi, kimseden çıt çıkmıyordu. Lider kurnaz bir sırıtışla tüm kaçakları süzdü. Hepsinin birbirinden farklı karakterlerde olduğunu onlara bakarak bile anlayabiliyordu. Kesinlikle ortak bir karar alabilecek tiplere benzemiyorlardı. Bu, liderin gülümsemesinin daha da yayılmasına sebep oldu. Sonra birden ciddileşti.

“Sizlere bir önerim var. Siz bana tüm olan biteni anlatın ben de sizi serbest bırakayım.” Bu kez ses tonunda bir farklılık vardı. Eğer söylediği yapılmazsa bunun cezasının ağır olacağını ima ediyordu.

Herkes tereddütle birbirine baktı. Konuşsalar da konuşmasalar da başları derdi girecekti. Colevis Lider Cender’ in gerçekten de bahsedildiği gibi tuhaf bir karaktere sahip olduğunu görüyordu. Dost mu düşman mı olduğunu hiç belli etmeyen tehlikeli birisiydi. Sırat ise Lider Cender’ e güvenebileceğini biliyordu. Çünkü başka hiçbir lider kendisine bu şekilde davranmazdı. Liderin ne düşündüğünü anlamıştı ve onun yanında olacaktı. Diğerlerinin şaşkın bakışları arasında öne doğru bir adım attı.

“Lider Cender size her şeyi anlatacağım,” dedi kendinden emin bir şekilde.

“Peki, öyleyse seni dinliyorum.” Liderin memnuniyeti bakışlarından okunuyordu.

3 Mayıs 2021 Pazartesi

Savaş Çığırtkanı- 9.Bölüm (Roman)



BÖLÜM 9

 

Liderin Teklifi-Meguan

 

Meguan sanat konusunda büyük ilerleme kaydetmişti. Asırlardır süregelen sanat sevgisi ülkeyi adeta tarihi yapılardan oluşan bir cennete çevirmişti. Alışılagelmişin dışındaki devasa binalar büyüleyici bir görünüme sahipti. Lider Cender taş sütunlar üstüne kurulu, avlusu koca bir orduyu alabilecek büyüklükteki eşsiz sarayı orijinalliğini bozmamaya çalışarak tadilattan geçirmişti.

Ülkenin büyük bir kısmının okyanusa kıyısı olduğundan çok sayıda tersane vardı. Diğer ülkelerden farklı olarak gemiler bile göz alıcı bir güzellikteydi. Renk renk boyalı gövde, tabloyu andıran desenlere sahip yelkenler ilgi çekiciydi.

Butah’ tan yola çıkan 4. Grup çoktan Meguan sınırlarına girmişti. Ancak fazla ilerleme fırsatı bulamadan başlarına gelen bir aksilik sonucu Sırat gruptan ayrılmak zorunda kaldı. Atının üstünde rüzgâr gibi ilerlerken sık sık arkasını kontrol ediyordu. Üstünde beyaz bir gömlek ve kahverengi, kolsuz bir ceket vardı. Tozu dumana katan at sınırına ulaşmak üzereydi. Grup nereden geldikleri belli olmayan güçlü dövüşçülerin saldırısına uğramış ve arkadaşları kaçsın diye Sırat adamları kendi peşine takmıştı. Görevin aksamasını da istemiyordu.

“Acaba geri mi döndüler?” diye düşündü. Çünkü bir süredir peşinde kimseyi görememişti.

Bir kez daha ardına baktığında uzaklarda bir toz bulutu fark etti. Saldırganların hâlâ peşinde olduğunu anlayınca rahatladı. Sırat iyi bir at binicisiydi ve kolay kolay kimse kendisine yetişemezdi. Ancak atın daha ne kadar dayanabileceğini bilmiyordu. “Biraz daha dayan,” diye mırıldandı.

Sırat' ın arkasında dört tane atlı adam vardı. Dizlerine kadar uzanan ceket giymişlerdi. Adamların parmaklarını açıkta bırakan siyah eldivenleri vardı. Her birinin at sürüşünden ve vücut yapısından güçlü savaşçılar olduğu anlaşılıyordu.

Bir süre sonra Sırat ile saldırganlar arasındaki mesafe iyice azalmaya başladı. Mesafeyi kapatan adamlardan biri kılıcını Sırat' a doğru savurdu. Sırat dizginleri sıkıca kavrayıp kendini geriye bıraktı. Kılıç gövdesinin birkaç cm yukarısından bir yay çizerek geçti. Sırat atik bir savaşçıydı ve ölümden defalarca dönüşünü buna borçluydu. Ayrıca el göz koordinasyonu mükemmeldi. Bire bir karşılaşmalarda üstünlük daima ondan yana olurdu.

Sırat atı üzerinde tekrar doğruldu ve iki elini atın eyerine koyup ayaklarını yukarıya doğru kaldırdı. Başı aşağıda kalacak şekilde sütun gibi dimdik duruyordu şu an. Beklemediği bir anda ayaklarını sertçe adamın gövdesine indirince dövüşçü atından düştü. “Birisi gitti,” diye düşündü Sırat ve tekrar atın üstüne oturdu.

Dörtnala koşan at tökezledi. Sırat alnından akan teri silmeye bile vakit bulamıyordu. Son gücünü de harcayan at bir kez daha tökezledi. At yere yuvarlanırken Sırat da kendisini yerde buldu. Son anda atlayıp yan devrilen atın altında kalmaktan kurtulmuştu. At için üzgündü ama durup bunu düşünecek vakti yoktu. Hemen ayaklanıp kılıcını çekti ve beklemeye başladı.

Birkaç saniye sonra diğer üç adam Sırat' ın yanında bitmiş, etrafını sarmıştı. Sırat ayaklarını iki yana açmış, bir kolu hafifçe yukarıda, diğer elinde kılıcı ile savunma pozisyonuna geçmişti. Yüzünden aşağıya ter akarken göğsü hızla inip kalkıyordu. Kısık, öfkeli gözlerini adamlardan ayırmıyordu. Dövüşçüler Sırat' ın çevresinde atlarıyla daireler çizmeye başladı. Sırat dikkatinin dağılmaması için kımıldamıyordu, gelecek her hangi bir saldırıya karşı dikkat kesilmişti. Sabrını denercesine etrafında defalarca tur attılar. Sonunda kızıl saçlı olan konuştu.

“Teslim ol delikanlı.”

“Ben teslim olmam,” dedi Sırat aynı ciddiyetle.

“Çok bitkin görünüyorsun. Bize karşı hiç bir şansın yok,” dedi kumral olan.

“Bunu denemeden bilemezsiniz. Hem siz kimsiniz ve bize saldırmaktaki amacınız neydi?”

“Bu adam bizi tanımıyor anlaşılan Hyanis,” dedi az önceki adam kızıl saçlıya dönerek. Sesinde alaycı bir ton vardı.

“Bizi tanıman gerekmiyor. Bu sadece görevimizin bir parçası,” dedi Hyanis.

“Ne göreviymiş bu? Yoksa sizi Lider Cender mi gönderdi?”

“Lider Cender mi? O neden böyle bir şey yapsın ki?” dedi konuşmaya ilk kez katılan sarışın adam, şüpheyle Sırat’ ı süzüyordu.

Sırat yanlış bir tahmin yaptığını anlamıştı. Anlaşılan başka düşmanları vardı. “O halde bizle derdiniz ne?”

“Özetlemem gerekirse birisi sizin grubu dağıtmamız karşılığında yüklü bir miktarda para ödedi bize,” dedi Hyanis pis pis sırıtarak.

“Kim o?” diye bağırdı Sırat, elindeki kılıcı hala indirmemişti.

Kızıl adam onu duymazdan geldi. Konuşmaktan usandığını gösterircesine bir hareket yaptı. “O halde bize başka bir seçenek bırakmıyorsun,” dedi ve saldırıya geçmeleri için adamlarına işaret verdi.

Üç adam birden atını Sırat' ın üstüne sürdü. Hyanis elindeki mızrağı havayı delercesine ileri doğru savurdu. Sırat bu saldırıyı kılıcıyla savuşturdu fakat kılıç ve mızrağın çarpışmaları sonucu kılıç elinden fırlayıp yere saplandı. Diğer iki adam da aynı anda kılıçlarını savurdu. Sırat kendisini yüzüstü yere atarak bu hamlelerden kurtuldu. Elleri toprağa değer değmez yerde kendini saat yönünde öyle bir hızlı döndürdü ki ayaklarının çarptığı atlardan birinin düşmesine diğerinin de ürküp geri çekilmesine sebep oldu.

O kargaşadan yararlanıp kılıcını saplandığı yerden çıkardığı gibi kızıl saçlıya doğru koştu. Hyanis bu kez hançerini fırlattı fakat ıskalamayacağını düşünerek büyük bir hata yapmıştı. Çünkü Sırat koluna aldığı küçük bir sıyrıkla kurtuldu. Acısına rağmen tüm gücüyle kılıcını fırlattı. Kılıç doğrudan Hyanis' in göğsüne saplandı, adam yere yığıldı. Diğerleri kısa bir şok geçirdikten sonra öfke ile Sırat' a saldırdı. Aksi gibi az önce attan düşen ilk adam da dövüşe dahil oldu.

Sırat tüm hızına ve dikkatine rağmen üç kişi ile baş edemeyeceğini biliyordu. Yine de kararlılıkla dövüştü. Havada çarpışan kılıç sesleri kulakları patlatırcasına şiddetlenmişti. Sırat nunchaku kullanırcasına kılıcını hem önünde hem arkasında savuruyor adamları yanına sokmamaya çalışıyordu. Fakat yorgunluğu tüm vücudunda hissetmeye başladığı anda yavaşladı ve o anda karnına giren kılıç yüzünden gözleri ardına kadar açıldı. Ardından sırtında keskin bir kılıç darbesi daha hissetti. Vücudundan dökülen kanlar gözlerindeki feri alıp gidiyordu. Sırat burada, bu şekilde kaybettiğine inanamıyordu. Bu kez başaramamıştı…

Yere yüzüstü yığıldı, ağzından kan geliyordu. Kalkmak için çabaladı bir kez daha. Adamlardan sarışın olan tam önünde dikildi ve kılıcını Sırat' a doğrulttu. Yüzünde şeytani bir gülümseme vardı. Bu anın tadını çıkarmak istiyor gibiydi.

Sırat’ın kurtuluş umutları sönmüştü. Yerde sürünmekten başka bir şey yapamıyordu. Sanki yer çekimi kuvveti on katına çıkmış da yere yapışmıştı. Sırat' ın çaresiz çırpınışları arasında adam kılıcını saplamak üzere kolunu biraz havaya kaldırmıştı ki aniden dondu kaldı. Dahası acı içinde bağırmaya başladı. Sarışın adam sırtına zehirli bir ok yediği için yerde kıvranmaya başladı. Sırat bunu kimin yaptığını görmek istese de başını kaldırıp bakamadı bir türlü. Tüm çabalarına rağmen artık kımıldayamıyordu. Sadece kendi bedeninden çıkıp toprağın derinliklerine işleyen kanı görüyordu. Kaybettiği her kan damlasıyla biraz daha kendinden geçti ve birkaç kanlı öksürükten sonra bilinci kapandı.

Pelerinli adam yayını germeyi bırakıp sırtındaki torbaya yerleştirdi. Boyu iki metreden de fazlaydı. Darmadağın olmuş saçları omuzlarına dökülüyordu. Yavaşça az önce arbede yaşanan alana doğru yürüdü. Okla vurduğu kişileri ayağı ile dürterek kontrol etti ilk olarak. Sonra elini boğazlarına götürüp yaşayıp yaşamadıklarını kontrol etti. Tiksinti ile kızıl saçlı adama baktı. Onu da geçtikten sonra eğildi ve Sırat' ı kontrol etti. Sonra onu dikkatlice kaldırıp geniş omzuna attı. Yüzünde yine çarpık bir gülümseme belirdi.

“Tahminimden hafifmişsin.”

 

*****

 

Zebbar elinde Meguan haritasını evirip çeviyor, Saklı Mekân’ a nasıl gideceğini düşünüyordu. Haritada birden fazla Saklı Mekân vardı ve bu sinir bozucuydu.

“Ah, Lider Cender kafan nasıl çalışıyor gerçekten anlamıyorum. Her durumda farklılığını göstermezsen olmaz sanki. Niye herkes gibi tek bir Saklı Mekân ile yetinmezsin ki?”

Zebbar iri yarı biriydi. Dolayısıyla diğerlerine göre ağır dövüşürdü. Kılıç kullanımı konusunda iyi olduğu söylenemezdi. Bu yüzden eline en yakışan şeyi, bir baltayı kullanıyordu silah olarak. Kafası karışan Zebbar gizli belgelerin hangisinde olabileceğini düşünüyordu. Bir kayalığın kenarında, bir bacağını aşağıya sarkıtmış, diğerini bükmüş halde oturuyordu. Bir eliyle de baltasının sapını tutuyordu. Colevis iki üç metre kadar aşağıdan ona seslendi.

“Bu kadar rahat olmana bir anlam veremiyorum. Sırat' ı hiç mi merak etmiyorsun? Saatlerdir yok ortada. Ya başına bir şey geldiyse.”

“Onda o dövüş kabiliyeti varken kimseye yenileceğini sanmıyorum,” dedi Zebbar kaygısız bir şekilde.

“O bizi korumak için adamları uzaklaştırdı.”

“O, görevimiz aksamasın diye adamları peşine takıp gitti. İşte bu yüzden sadece göreve odaklanıyorum. Başka ne yapmamı bekliyorsun ki?”

Colevis' in zaten kısa olan saçları şimdi sinirden iyice dikildi. Gidip Sırat' ı aramaları önerisinde bulunduysa da görevin aksayacağını söyleyip dinlememişlerdi kendisini. Kadının öfkeden yumruklarını sıktığını gören Zebbar yavaşça doğruldu ve yanına atladı.

“Enerjini öfkelenmek yerine haritayı çözmek için harcayabilirsin. Bize köstek oluyorsun,” dedi Zebbar.

“Benden bu kadar artık. Ben Sırat' ı aramaya gidiyorum. Siz de gizli belgelerin peşine rahatça düşebilirsiniz,” dedi Colevis ve hışımla sırt çantasını aldı.

Gürültü üzerine çadırdan başını uzatan Katra durumu anlayınca hemen fırladı. “Hey, dur. Nereye gidiyorsun?”

“Siz yolunuzu çizmişsiniz çoktan. Bana da gidip eski dostumu bulmak düşer,” dedi Colevis öfke içinde.

Katra kısa boylu, zayıf bir kızdı. Üstünde bir tulum vardı. Başından da fötr şapkasını düşürmezdi. Bu hali ona savaşçıdan çok bağ bahçe işleriyle uğraşan bir çiftçi havası katıyordu. Üzerine vazife görmediği bir şeyi kesinlikle yapmazdı.

“Yanlış yapıyorsun. Gittiğinde onu bulabileceğini mi sanıyorsun? Eğer şansı varsa o gelip bizi bulur,” dedi Katra.

“Ben sadece Sırat’ ın iyi olduğunu görmek istiyorum. Ne olursa olsun onu bulmalıyım.”

Elyama ikisinin arasında belirdi birden: “İçin rahat edecekse git ve bul onu. Ben senin arkandayım. Umarım bize yetişirsiniz.”

Elyama dost canlısı biriydi. Diğer ikisi gibi soğuk değildi. Bu yüzden Sırat' ı gidip bulma konusunda Colevis' i destekliyordu. Katra' nın kolundan tutup onun Colevis' in ardından gitmesine mani oldu.

“Teşekkürler Elyama,” dedi Colevis Elyama’ nın bal rengi gözlerine bakarak.

Colevis ağaca bağlı atlara doğru yürüyüp birinin ipini çözdü. Son bir kez ardına bakıp atı sürdü ve karanlıkta gözden kayboldu.

“Bu yaptığın neydi şimdi?” dedi öfkelenen Zebbar Elyama’ nın karşısına dikilerek.

“Ben sadece size insan olmanın erdemini hatırlatmak istedim,” dedi Elyama da aynı ses tonuyla.

“Senin tek yaptığın burnunun dikine gitmek ve Lider Canas' ın emirlerine karşı gelmek,” dedi Zebbar ve elindeki haritayı üç parçaya ayırdı.

Katra' nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Zebbar' ın haritayı parçalara ayırdığına inanamıyordu. Bir an çılgına dönüp Zebbar' ın üstüne yürüdü, sanki dev cüsseli adama bir şey yapabilecekmiş gibi.

“Dur bakalım orda. Neden haritayı parçaladım sanıyorsun? Haritada üç farklı Saklı Mekân görünüyor. Gizli belgelere bir an önce ulaşmak için dağılmamız gerekir,” dedi Zebbar ve elindeki parçalardan birini Katra’ ya, bir diğerini de Elyama’ ya uzattı.

İki kadın da şaşkınlıkla ona bakıyordu. “Bunu siz istediniz. Ben artık kendi başıma hareket edeceğim. Belli bir süre sonra önceden belirleyeceğimiz bir mevkide buluşalım. Eğer belgelere ulaşamazsak duruma göre yeni bir strateji belirleriz,” dedi Zebbar.

“Fakat Saklı Mekân’ da neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Bir arada olmamız daha güvenli olmaz mı?” dedi Katra elindeki kâğıdı katlayarak.

“Nerede olduğumuzu bir düşün. Lider Cender sürekli barış ve dostluktan söz edip duruyor. Yakalansak en kötü ne olabilir ki?” dedi Zebbar.

“Söylemesi kolay tabi. Yaptığımız şeyin bir suç olduğunu biliyorsundur umarım,” diye söylendi Katra.

“Her neyse. Bir an önce yollarımızı ayıralım da bitsin şu iş.” Elyama uzayan sohbetten sıkılmıştı.

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber hepsi farklı yollara düştü. Elyama Meguan' ın batısına doğru ilerledi. Gideceği yer saraya yakındı ve oradaki Saklı Mekân muhtemelen saray muhafızları tarafından korunuyordu. Yol oldukça uzundu ve öncelikle bir yerleşim birimine ulaşıp bir at satın almalıydı. Sırt çantası ile ıssız yolda yürürken kendini yalnız hissetti. Eli hep kemerinde asılı duran hançerdeydi. Uzaklardan gelen bir atın ayak seslerini işitince hemen çalıların arasına saklandı. Giydiği uzun, beyaz elbise yerde sürünüyordu. Üzerinde de cepleri olan, yeşil, deri bir yelek vardı.

Atın ayak sesleri daha da yakınlaştı. Elyama atın sahibini görebilmek için elleri ile çalıları araladı. Zengin görünümlü, kırklı yaşlarında, beyaz pelerinli bir adam sürüyordu atı. Adamın abartılı bir şekilde başının yukarıda olması ve dimdik duruşu Elyama' ya komik görünmüştü. Kısa bir gülümsemenin ardından dayanamayıp atın önüne atladı. Neye uğradığını şaşıran adam atını zor durdurdu. Karşısına çıkan kadını süzdükten sonra atından aşağıya atladı. Yüzünde yumuşak bir ifade ile kadına doğru ilerledi.  Elyama' nın şaşkın bakışları arasında elini zarifçe öptü.

“Burada sizin gibi hanımefendiyle karşılaşma lütfunu neye borçluyum acaba?”

Elyama elini hemen çekti, bir an ne diyeceğini bilemedi. “Benim hemen en yakın kasabaya gitmem lazım. Bir binek hayvanına ihtiyacım var,” dedi Elyama sesini yumuşatmaya çalışarak.

“Demek öyle zarif hanımefendi. Memnuniyetle size kasabaya kadar eşlik ederim. Atım çok güçlü ve hızlıdır.”

“Peki, teşekkürler,” dedi Elyama ve yavaşça ata doğru yürümeye başladı.

Bir eli ise hala hançerinin kabzasındaydı. Adama hemen güvenemeyeceğini biliyordu. Halinden memnun görünen adam ise bunu fark etmedi bile. Bir süre yol almalarına rağmen Elyama ağzını açmayınca adam söze girdi.

“Ben Mazern Şehri' nden Saro. Ünlü bir sanatkârım. Besteler yaparım ve enstrümanlar çalarım,” dedi ve bir süre bekledi.

“Dinlemek isterdim Saro Bey,” dedi Elyama sesindeki tereddüdü gizlemeye çalışarak.

“Hay, hay efendim. Sizin isteğinizi yerine getirmek benim için bir onurdur.”

Elyama bir an önce kasabaya varıp da adamı atlatmak istiyordu. Anlaşıldığı üzere yapışkan adam yol boyunca kendini rahat bırakmayacaktı.

“Değerli isminizi bana bahşeder misiniz hanımefendi? Bu ıssız yerde ne arıyorsunuz? Kötü niyetli insanlar size zarar vermek isteyebilirdi.”

“Adım Elyama. Önemli bir işim var ve bir şekilde arkadaşlarımdan ayrı düşünce burada yalnız kaldım.”

“Ah, demek öyle.”

“Peki, kasabaya ne zaman varırız?”

“En az bir saati bulur.”

At hızla yol alırken Elyama' nın beline kadar uzanan sarı saçları rüzgârla dans ediyordu. Güneş ışığında parlayan saçları göz alıcı bir güzelliğe sahipti. İpeksi teni beyaz bir inci gibiydi. Saro ilk gördüğü anda Elyama’ ya bağlanmış, hatta onu önüne çıkaranın da kader olduğunu düşünmeye başlamıştı.

Yarım saatin sonra bir dağ eteğine yaklaşmışlardı ki iki yabancı yollarını kesti. Adamlardan sıska olan üstlerindeki tüm değerli eşyaları teslim etmelerini istedi.

“Utanmadan genç bir kadının karşısında nasıl buna cüret edersiniz?” diye bağırdı Saro.

“Buralar bizim çöplüğümüzdür. Hiçbir şey vermeden öylece geçip gidebileceğinizi mi sanıyorsunuz?”

Adamların taktığı eldivenler parmaklarını açıkta bırakıyordu. Kıyafetleri tanıyan Elyama hışımla attan aşağıya atladı. Saro' nun şaşkın bakışları ardında adamlara doğru yürüdü.

“Kim olduğunuzu sanıyorsunuz siz? İçinizden bazı kişiler bugün bize saldırdı ve bir arkadaşımız onlar yüzünden kayıp. Ne yaptınız ona?” diye bağırdı Elyama.

“Ne diyorsun be kadın, ne arkadaşı? Sen bizim kaç kişilik bir çete olduğumuzu biliyor musun? Herkesin ne işler çevirdiğini nereden bileyim ben? Bizim işimiz haraç kesmek,” dedi sıska adam ukala bir tavırla. Elyama hemen hançerini çıkarıp adamın boğazına dayadı. Saro şaşkınlık içinde olanları izliyordu. “Şimdi, bana doğruyu söyle. Sırat' a ne yaptınız?” dedi sesi titreyen Elyama.

Adam ona cevap vermek yerine ani bir hareketle Elyama’ nın hançeri tutan bileğini burktu, sonra kadını yere doğru fırlattı. Şişman olan diğer adam kırbacıyla Elyama' nın üstüne yürürken Saro araya girdi. Bir şövalye edasıyla kılıcını rakibine doğrulttu.

“Onun kılına zarar verirseniz bununla sizi doğrayacağıma emin olabilirsiniz,” dedi ciddi bir ses tonuyla.

“Bak sen,” dedi şişman adam.

Saro kendini ciddiye almayan adamı kılıcıyla yaraladı. Adam bir yandan bağırırken bir yandan ağzına geleni sayıyordu. İki adam birden saldırıya geçti. Sıska olanı savuşturmaya çalışırken Saro sırtında kızgın bir demirle dağlanmışçasına bir acı hissetti. Bir kez daha kırbacı yediğinde acıdan gözleri yaşardı. Şişman adamın tüm gücüyle vurduğu yerler kanamaya başlamıştı. Kırbaç daha fazla zarar vermesi için dikenli tellerle sarılmıştı.

Sıska adam ise olanları sırıtarak izliyordu. Bir hamle yapmak için harekete geçmişti ki kendini yerde buldu. Elyama havada ters dönerek sert bir tekmeyi adamın kafasına geçirmiş, kloş eteği bir yelpaze gibi açılmıştı.

İkili eş zamanlı hareket ederek aynı anda şişman adamın karnına tekmeyi geçirdi. Adam adeta uçarak geriye düştü ve tekrar kalkmaya çalışmadı. Sadece karnını tutup acı içince kıvranıyordu. Dövüş bittiği için Saro kendinden memnun bir halde gülümsedi.

“Hadi bir an önce gidelim buradan Saro Bey,” dedi Elyama telaşlı bir halde. Bu adamlar gibi başkalarının da karşılarına çıkabileceğinden korkuyordu.

“Nasıl isterseniz.”

“Bu kadar iyi dövüşmenizi beklemiyordum doğrusu,” dedi Elyama ilk kez içten gülümseyerek.

“Bu konuda övünmeyi sevmem. Görünüşüm nedeniyle kimse dövüşebildiğime inanmıyor aslında,” dedi Saro da gülümseyerek.

Ata binip hızla oradan uzaklaştılar. Elyama bir eliyle adamın belini tutuyor diğeriyle de yüzüne vuran saçları geriye doğru savuruyordu.

“Az önce bahsettiğiniz kişiye ne oldu? Adı ne demiştiniz?”

“Adı Sırat. Bize saldıran kişileri bizden uzak tutmak için onları peşine taktı. Bir daha da ondan haber alamadık. Arkadaşlarımızdan biri onu aramaya çıktı. Geriye kalanlarımız ise anlaşamayarak dağıldık işte,” dedi sıkıntılı bir şekilde.

“Peki, buraya niçin geldiniz? Meguan' da ne işiniz var? Benden çekinmeyin Elyama Hanım. Sizin Butahlı olduğunuzu biliyorum.”

“Na-nasıl?” dedi Elyama şok içinde.

“Yani, dikkat edilirse konuşmanızdan ve tavırlarınızdan anlaşılıyor. Ben de Butahlıyım. Bir şekilde orada geçinemeyeceğimi anlayıp, buraya, sanat diyarına gelmeye karar verdim. Tam yirmi yıldır burada yaşıyorum.”

Elyama bir süre düşünmek zorunda kaldı. Ancak içinden bir ses her şeyi rahatça anlatabileceğini söylüyordu. “Gerçekten çok dikkatlisiniz. O halde size güvenebilirim. Biz buraya bir görev için geldik. Lider Canova’ nın nasıl öldüğünü duymuşsunuzdur.”

“Lider Canova’ nın ölümü beni gerçekten yıktı. Butah için büyük bir kayıp oldu gerçekten,” dedi Saro hüzünlü bir şekilde.

“Lider Canas da babası ölünce yerine geçti ve onun katillerinin bulunması için bizi görevlendirdi.”

“Lider Cender' den mi şüpheleniyor yani?”

“Hayır, öyle denemez. Sadece önlem almak maksadıyla her ülkeye, özel olarak seçilmiş gruplar yolladı.”

“Anlıyorum. Elbette liderinizin katilini aramak en doğal hakkınız, sizi yargılamıyorum. Ancak benim şüpheleneceğim son kişi Lider Cender olurdu. Buraya boşu boşuna geldiğinizi belirtmek isterim.”

Elyama bir yanıt vermek istemedi. Sonunda kasabaya vardıklarında ikisi de çok yorgundu. Saro' nun sırtı yediği kırbaçlar yüzünden fena haldeydi. Her ne kadar belli etmemeye çalışsa da Elyama yaralarına bakmak için ısrar etti. Çünkü Saro kendisi yüzünden bu hale düşmüştü ve onu öylece bırakıp gidemezdi.

“Sizi yolunuzdan alıkoymak istemem. Ayrıca acelenizi de görmezden gelemem.”

“Yok, bu şekilde gidersem içim rahat etmez,” dedi Elyama.

“Peki, ısrar ediyorsunuz madem, dediğiniz gibi olsun,” dedi Saro mutluluğunu gizlemeye çalışarak.

Kasabada çeşitli otların satıldığı bir yere uğrayıp gerekli malzemeleri aldılar. Sonra karınlarını doyurmak üzere bir restorana girdiler. Siparişleri beklerlerken Elyama bir kâse ve biraz sıcak su istedi. Çamur kıvamında merhem hazır olunca Elyama Saro' nun üstünü çıkarmasına yardım etti.

“Off! İnanmıyorum çok kötü yaralanmışsın. Kesikler çok fazla.”

“B-ben iyiyim.”

Elyama insanların şaşkın bakışları arasında önce bezle yaraları temizledi. Sonra nazikçe merhemi sürmeye başladı. Bir an Saro' nun içi titredi. Fakat bunun acıdan mı yoksa Elyama' nın tenine değen ellerinden mi kaynaklandığını bilmiyordu. Dişlerini sıkmıştı fakat bir süre sonra karışımın etkisi ile gevşedi.

“Etkisini çabuk gösterir. Şimdi bunu iyice bir sardık mı birkaç güne kadar yara izleri tamamen yok olur,” dedi Elyama yumuşak bir sesle.

“Teşekkür ederim,” dedi adam sadece. Yüzünün kızardığını belli etmemeye çalışıyordu. O sırada yemekler gelince rahatladı. Oradan ayrıldıklarında Saro tanıdığı bir tüccardan uzun bir yolculuğa dayanabilecek bir at buldu. İkili vedalaştı, Elyama ata atlayınca Saro arkasından seslendi.

“Bir gün tekrar karşılaşacağımıza yürekten inanıyorum, hoşça kalın.”

“Tekrar karşılaşana kadar hoşça kalın,” dedi Elyama el sallayarak. Gözden kaybolana kadar adam hayranlıkla onu izledi.

*****

9. bölüm devam edecek...

Pir-i Lezzet (Kitap)

  Kitap oldukça ilgimi çekti. Hikaye bir beyin konağında verilen ve saraydan önemli isimlerin teşrif ettiği bir ziyafetle başlıyor. Sofrada ...