26 Temmuz 2026 Pazar

Temmuz Ayı

 


Burada yaz mevsimi nemli havaya rağmen düşündüğümden güzel gidiyor. Gezmek istediğim çok yer ama hem arkadaşların hem benim koşullar şu an pek uymadığı için şimdilik yerimizde sayıyoruz. Ben yine ani kararlar alabiliyorum. Birden ehliyet kursuna yazılmaya karar verdim, ağustosta dersler başlayacak. En azından bir deneyim bakalım ehliyet alabilecek miyim. :)) Gergin ve heyecanlı bir yapım olunca şu ana kadar araç sürme fikri bana hiç cazip gelmemişti. Şimdi küçük bir şehirde olunca alışabilirim belki, denemekten ne çıkar dedim. Son bir iki yıldır dikkatsizlik de var bende, odaklanmak zor gelebiliyor. Vitaminlere falan dikkat ediyorum artık.

Şu an fantastik bir seri okuyorum, beğendiğim için serinin devamını da almayı düşünüyorum. Yine vurdulu kırdılı bir Kore dizisinin daha sonuna geldim. Kızı kaybolduğu için tekrar ortaya çıkan gizli bir ajanı anlatıyor dizi. Bir süredir anime izlemedim, Sevdacım haber verdi Bleach'in yeni bölümleri gelmiş. Bölümler biraz biriksin bakarım.

Bu aralar bir liste yapıyorum, burada da dursun. Yaşamak istediğim/hayalini kurduğum şeyler:

Batı Karadeniz turuna çıkmak

Umreye gitmek

Araba almak (tabi önce ehliyet lazım)

Yalnızlık

Çimenlere uzanıp yıldızlı göğü izlemek

Ormanda bir yürüyüş

Ata binmek

Pozitif olmak

Çok düşünmekten kurtulabilmek

Kitabımın basılması

Hep doğayla iç içe olmak 

Lavanta bahçesinde dolaşmak

Anlaşılabilmek

Kendim olarak kalabilmek


Liste uzayıp gider, şimdilik bu kadar yeter. Yakın zamanda ailem yine yanıma geldi. Yardımları çok oluyor elbette ama ben eski ben olmadığım için biraz huysuz davranabiliyorum. Önceden hayır diyememe, sınır koyamama gibi huylarım vardı şimdi daha tavizsiz ve memnuniyetsiz olduğum için biraz zorlanıyoruz. :) Öğrenecekler yeni beni, yapacak şey yok. Hayat insanı çok değiştiriyor. İçime attığım her şey bana sadece yük bindirdi, artık sıkıntım varsa dile getiriyorum. Şimdi acayip tahammülsüzüm, en yakınlarıma bile bunu gösteriyorum. Hissizleştim diyeceğim ama aniden duygusala da bağlıyorum tabi bu kendimle alakalı konularda oluyor genelde. İnsanlardan uzak durma isteğim hiç bu kadar yoğun olmamıştı. Eve bir akrabanın gelecek olması düşüncesi bile sinirimi bozuyor mesela. Neden insanlar sadece evin büyüğünü dikkate alır da o evdeki diğer bireyler rahatsızlık duyacak mı acaba diye düşünmeden misafirliğe giderler. Bizim toplumda evlatlar birey gibi görülmüyor zaten. Siz yuva kurarken iyi, çocukları neden yamacınızda tutma ihtiyacı duyuyorsunuz. Bırakın onlar da kendi düzenini, hayatını kursun. Çok sevmek demek yapışık gibi takılmak anlamına gelmiyor. Lafı uzattım da ben kimsenin benim adıma şunu istiyordur, bunu düşünüyordur diye çıkarım yapmasını istemiyorum artık. Sizi mutlu edecek şeyin beni de mutlu etmesini bekliyorsunuz. Sonra susup düşüncemi (nasılsa anlaşılmayacağım diye) kendime saklayan biri haline geliyorum. Mesele ailemin bana çok bağlı olması da değil. Onlarsız yapamayacağımı düşünüyorlar, sen ne istiyorsun diye sormazlar.

İstanbul'da geçirdiğim anlamsız yıllardan sonra gergin birine dönüştüm. Yıllarca anlaşılmadığı, görülmediği zaman insan bir daha herkese tereddütlü yaklaşıyor. Arkadaşları bile titizlikle seçip fazla bağdan uzak duruyorum. Az öz çevre iyidir. 

 

2 Temmuz 2026 Perşembe

Teach You a Lesson

 


Dizi okullardaki zorbalıkla mücadele etmek için kurulmuş olan bir ekibi konu alıyor. Gerekirse şiddete şiddetle karşılık veren ekip zorbalığa uğrayan öğrenci ve öğretmenleri korumayı amaç edinmiş. Tabi sert yöntemleri çok eleştiri alsa da okullarda sorunlar bir bir çözülünce insanlar yardım istemek için onlara başvurmaya başlıyor.

Son zamanlarda okullarda sorunlu öğrenciler giderek artarken böyle bir diziye ihtiyaç varmış diye düşündüm. Her bölümde ayrı okul ve konu işleniyor. Bir öğrencinin intiharı ile başlıyor olay. Zorbalar kadar diğer insanların da umursamaz davranışı can sıkıcıydı. Yani sınıf arkadaşları ölmüş ama birçok kişi duyarsız buna, sebep olanlar zaten üstüne bile alınmıyor. Böyle bir ortamda "çocukları kazanmalıyız, psikolojilerini düşünelim, genç onlar" demek yerine özel eğitimli Hwa Jin hepsini doğduklarına pişman ediyor. Bir bakıma zorbaları kendi silahları ile vuruyor. Fiziksel dayanıklılığı, gücü ve cesareti ile de karşısındaki belalı tipleri kolayca hallediyor. İzlerken içimin yağları eridi.

Sınıflar o kadar bozuk ki madde kullanan, diğerlerini kumara alıştıran, iftira ile birilerinin ölümüne sebep olup hâlâ sosyal medyada keyifle takipçi kasan, çok ilgili ebeveyn ayağına bir öğretmeni hayattan soğutanlar... Bu sistemi düzeltmek için biri elini taşın altına koyuyor ve sorunları çözmeye başlıyor. Ekibinin sonuna kadar arkasında duran bakanı takdir ettim. Tek derdi mağdurları korumak ve kurtarmaktı. Dizi çok güzel mesajlar veriyor, kesinlikle tavsiye ederim. Sosyal medya ve oluşturulan algılar neticesinde öğretmenlerin eli kolu bağlandı, veliler zaten en küçük şeyde kıyameti koparıyor, öğrenciler çığırından çıktı. Düzen ve disiplinin sağlanamadığı yerde her şey gibi eğitim de yara alıyor. Malesef her şey sosyal medyada göstermelik yaşanmaya başladı, her şeyi kutlama ya da linçleme malzemesi yapmak anlamsız, özümüze döneriz İnşallah. 

14 Haziran 2026 Pazar

Trabzon Turu

Bir süredir buralarda yoktum. Eskisi gibi aktif olmasam da ara ara gelirim. İnsan özlüyor burayı. 😊

Bir süredir planladığımız tura nihayet katılabilirdik. Trabzon dibimizde ama havaların yeni yeni düzelmesi ile ancak gezme imkânı bulabildik. Düşündüğümden çok daha yorucu geçti, pert oldum resmen. Bir de araçta sabahtan akşama yüksek sesle çalan müzik kafamı şişirdi. Şimdi gezdiğimiz yerlere geçeyim. Tabii en güzel kısım severek takip ettiğim Taşacak Bu Deniz dizisinin çekildiği mekânları yakından görebilmekti.

Önce Sera Gölüne gittik, temiz havalı ve yeşil manzarası ile güzeldi. Kahvaltı mekanları ile dinlendirici, sakin bir alandı. Sonra iç kesimlere geçtik, Atatürk Köşk'ü o kadar yoğundu ki içeride duramadım, dışarıda da hep insanlar dolu olunca rahat çekim yapamadık. Akvaryum çok büyük olmasa da dikkat çekiciydi, özellikle çocukların hoşuna gideceği kesin. Dizideki çay fabrikasını da ziyaret ettik. Oradan çay aldım ve güzel fotoğraflar çekebildik. Fırtuna Konağı bayağı yokuş aşağı kalıyor, dizide o arabalarla dar sokakta nasıl ilerliyorlar merak ettim. Gözüme çok dar göründü ve buralar da kalabalıktı, zor fotoğraf çektik. Muhtarlığın oradaki renkli tatlı evler ve arkadaki deniz manzarası en sevdiğim yerler oldu. Çok acıkınca orada balık ekmek de yedik, sevdim bayağı. En son Cazılar Deresi'ne gittik. Dere boyunca cadı maketleri doluydu, çimenlerin arasından falan cadılar fırlıyordu. Çocuklar için korkunç olabilir. :) Bayağı geniş bir tesis ama yemek hizmetini pek beğenmedik. Hızlı ama basitti. Ben balık sevmediğim için köfte istedim sanki mikrodalgaya ısıtıp önüne koymuşlar gibiydi. Yanında salata, yoğurt gibi hiçbir şey yoktu. Marketten aldığım hazır köfteden farkı yoktu. 





Şu iki cadının arasında çekindiğim fotoğrafın da en mutlu göründüğüm fotoğraf çıkması ironik olmuş. 😅 


Fırtuna Konağı, bunun yanındaki bina çok tatlıydı asıl. Yazık millet tıklıyor olacak ki kapıya uyarı notu yazmışlar. Orada yaşamak zor olurdu, meraklıların ha bire sokağa gelip fotoğraf çekmesi ayrı dert.









Kendime çay ve bardak takımı aldım. Minik hediyeliklerden de aldım. Bıçak tanıtımı da yaptılar çok güzel ama ben küçük ahşap tepsi, bileklik falan aldım kendime. Tabi oraya kadar gitmişken Trabzon ekmeği almamak olmazdı zaten evde de hiç ekmek kalmamıştı, alayım bari dedim. :) Aracımızdaki kızın biri hep aynı kıyafetle fotoğraf çekinemem diye sürekli kıyafet değiştirdi, 3'ten sonrasını sayamadım. 😅 Biz pert olmuşuz, onun enerjisine bak, dünden beri zor kendime geldim. Başka gezilerde görüşmek üzere İnşallah. :) 

19 Nisan 2026 Pazar

Nisan Yağmurları

 



Merhabalar, hayatın akışına kapılıp burayı unutuyorum bazen. :) Eskisi kadar kitap, anime tanıtımı falan yazasım da yok. Ben zaten her zaman içimden nasıl geliyorsa öyle takılmayı sevmişimdir.

Burası genelde kapalı ve yağmurlu. Konya'nın kuru havasından sonra iyi bir bakıma ama yazın zor olacak galiba. Tabi ben evden işe giderken o minicik mesafeyi bile dağa, denize bakarak kat ediyorum. Konya'da yeşillik mi gördüğümüz vardı. :) Bazen yan yola sapıp yemyeşil dağlara doğru yürüyesim geliyor ama işe geç kalmak olmaz.

Bu aralar kitap okuma ve video izleme dışında pek bir şey yapmadım. En son Glenn Meade'den Brandenburg okudum. Hep dikkat çekici konulara odaklanıyor yazar ve çok fazla karakterle hikayeleri aktarıyor. Bu kitabı da nazilerle ilgiliydi, tavsiye ederim. Düş Kesiği ve Bitmeyecek Öykü kitaplarına devam ediyorum. Düş Kesiği ana karakterin büyük oranda iç sesini okuduğumuz bir kitap, kafası oldukça dolu karakterimizle kendi aramda az biraz bağ kurmam pek hoşuma gitmedi. :) Bitmeyecek Öykü ise tatlı ve ilginç bir kitap. Kendini farklı bir dünyada buluyorsun ama çok da etkisi altına girdiğimi söyleyemem. 

Yağlı boyaya başlamak istiyorum fakat harekete geçme konusunda tembelim. Anneme kuş almak istiyorum dedim, sen bakamazsın diyor. O kadar mı umutsuz vakayım. 😅 Ama ben muhabbet kuşlarına hastayımdır, evet bir tane almam gerek. 

Bu aralar Hakan Mengüç dinliyorum, sesi çok huzur verici değil mi. Dediği şeylere hemen ikna oluveriyorum dinlerken. 😊 Bahsetmişken hemen bir videosunu da paylaşayım. Carl Jung konulu videolar da ilgi çekici geliyor şu sıralar ve tabi vazgeçemediğim, durup durup tekrar başladığım, kendime geldiğim Hayalhanem videoları... 


Bazen de yeter bırak artık şu telefonu bir kenara diyorum ama bir iki saati pek geçmiyor. :)) Canım arkadaşımın (Tefrikacım selam 😊) mesajlarını nasıl es geçebilirim, görüntülü konuşmalarımızı bile sabırsızlıkla bekliyorum ki ailemle bile pek görüntülü konuşan biri değilimdir. :)

Bahar çoktan geldi, planlar yapıyorum şimdiden. 😅 Yıllarca evde takılmaktan plan nasıl yapılır unutmuşum, birilerinin beni bir yerlere sürüklemesini bekliyorum. Neyse ki hoş arkadaşlar da edindim burada, artık yaz gezmelerine başlarız. Gezi yazılarımı burada paylaşmak için sabırsızlanıyorum. :) Hâlâ ufak tefek eksiklerim bitmedi, çoğu şeyi yoluna koydum. Çok şükür iyi gidiyor hayat, iş, iyi hissediyorum. Geçmişi geride bırakmak güzelmiş. Yeni bir çevreye yeni bir ben olarak girmek güzel. Sağlık ve huzur olsun gerisi boş. :)


8 Nisan 2026 Çarşamba

Küçük Anlar

 



Bazı anlar vardır, zaman dursun istersiniz o anlarda. Güzel bir manzaraya bakarken, kuş cıvıltıları etrafı sardığında, bir kedi yere kıvrılıp dünyadan habersiz uyuduğunda... Ama gerçekliğe dönmek zorundasındır. Durup etrafa bakınca koca dünyanın küçük bir alanına sıkışıp kalmış gibi hissedersin. Oysa her şey iç dünyanın yansıması. Bazen özgürleşen ruhumuz fazla genleşir, yayılır. Kapsadığımız alan büyür, hissederiz insanı, doğayı. Bazen de tam tersi sıkılaşır ruh, öyle ki onla birlikte dünya da üstünüze geliyordur sanki. Öyle anlarda nereye gideceğinizi bilemezsiniz.

Bazı şeyleri kabullenmek uzun sürer o yüzden. Pes etmekten çok bunu kabul etmek, itiraf etmek zor gelir. Beklemeye alışamaz insan, beklemek bir şeylerin damla damla senden kopup gitmesidir. Sonunda eski sen değilsindir, beklediğin şeyin de hiç önemi kalmamıştır. Yönünü çevirirsin. Geniş güzelliklere dalmak istersin. Mavi gökyüzü, yeşil ağaçlar, renkli çiçekler... Bakınca onlarda takılı kalmak istersin. Onlar seni bekletmez çünkü, baktığın her an oradadırlar.

Beklentilerini düşürmek en mantıklı şey gibi geliyor artık. İnsanın kendinden bile beklentisini düşürmesi ferahlatıcı oluyor. Sadece elinden geleni yap ve sonucu bile bekleme. Olacak olan oluyor, gidecek olan gidiyor. Kontrolcülüğü bırakıyorum yavaşça, hafiflik için bu şart. Dünyaya kendi dışından bakabilince ya da insanı kendi dışından hissedince her şey daha normalmiş gibi geliyor. Tabi bunu sık sık kendine hatırlatmak, kafadaki kalıpları yıkmak gerek. Yıllar geçtikçe insan nasıl dönüştüğüne, daha doğrusu dönüştürüldüğüne hayret ediyor. Duygusal biri olsam da bazen çok ruhsuz hissediyorum. Bazen durup "Bu kişiye karşı biraz üzgün hissetmem gerekiyordu" diyorum ama bir şey hissetmiyorum. Belki de çok kullanılan şey zamanla köreliyor. Huysuzluğum ağır basıyor uzun zamandır. Kendimi değiştirmemek için etrafımı daraltmaya çalıştığım da doğru. Sizin için kılını kımıldatma niyetinde olmayanlar için değişmek hiç de gerekli değil. Kendin ol yeter, böylesi daha güzel. :)

Yukarıdaki resmi daha önce paylaştım mı hatırlamıyorum. Bir fotoğrafa bakarak yapmıştım ama ortaya çıkanın gerçekle zerre alakası yok. 😅 O ay niye puslu ve kendini gökten soyutlamış gibi duruyor ben de anlamadım. Gece göğü ve ağaç da birbirine karışmış gibi. Yıldızları da umut çiçekleri gibi serpiştirmişim. :) Konya'ya gidince bunu getirip odama koyacağım. Bu renk cümbüşüne bakmak içimi ısıtıyor. :)

22 Mart 2026 Pazar

Romanov Komplosu (Kitap)

 



Kitap son Rus Çarı ve ailesinin infazını konu alıyor. Gerçeklerden yola çıkarak yazılan roman dikkat çekici. Araştırmacı Laura geçmişin sırlarını öğrenmek adına uzun bir yolculuğa çıkar. O günkü toplu infazdan sağ kurtulan oldu mu? Bu sorunun cevabını bulmak hiç kolay olmayacaktır.

Kitabı okuyana kadar bu aileyi bilmiyordum açıkçası. Tarihte yazılanlar bize çok uzak bir geçmiş gibi gelse de okurken o dönemin sorunlarını hissedebiliyorsunuz. Kanlı dönemin acımasız yüzünü yazar iyi yansıtmış. Anlatımını güçlü buldum, bu da karakterlerin gerçekçiliğini artırmış. Okurken ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek acaba diye düşünüyor insan. Birbirinden çok farklı insanın kesişen hayatları ve Çar ailesini kurtarma girişimlerini merakla okudum. Bazı durumlar adeta pamuk ipliğine bağlıydı ve kitabın sonlarına doğru o gerilim hissediliyor. Finalin nasıl olacağını merak ediyordum ve o infaz sahnesi beklediğimden daha üzücüydü. İnsanlar neden hep bu kadar kötü olmak zorunda? Yeni bir şey yaparken eskinin hatalarına düşmek tamamen akıl dışı. İnsan bir şeye bağlanmadan önce vicdanını ön planda tutmalı. İnsanlıktan çıkmanın bu kadar kolay olduğunu görmek üzücü.

Masum yüzlü insanlar tarafından yapılmış o kadar çok zulüm var ki, diye düşündü.

Sanki odadaki herkes bir şeyler olacağını hissediyor ama ne olacağını kestiremiyordu. Yoksa bu duygu sadece düş ürünü mü?

"Devrim, devrik Çar Nikolay Romanov'un halkına karşı sayısız suç işlediğine ve kurşuna dizileceğine karar verdi."

"Bir düşünün. Bütün o ateşten sonra, her yer kana bulanmışken, korkunç bir kargaşa yaşanmış olmalı. Havadaki barut dumanı yüzünden soluk alınamıyor, kan ve vücut sıvıları odanın zeminini kaplıyor..."


15 Mart 2026 Pazar

Neler yapıyorum

 

Bu aralar yoğun geçiyor günlerim. Sonunda aylardır ertelediğim göz doktoruna gidebildim. Bir süredir gözlüğe rağmen daha bulanık görmeye başlamıştım. Dereceler artmış, astigmat da eklendi. Doktor yakına çok odaklanmışsın günde 4 5 saat kitap mi okuyorsun dedi. Kitap da okuyorum ama daha çok telefondan anime/dizi falan izliyorum diyemedim tabi. 😅 Kitap okurken gözlüğünü çıkarma dedi, farkında olmadan kitabı, teli fazla yakın tutuyorum gözlüğü çıkarınca. Bu vesile ile sinirimi iyice bozan gevşemiş gözlük çerçevesini de değiştirmeye karar verdim. 

Bayram yakın diye temizlik yaptım, kardeşim ziyarete geldi. Henüz yıllık iznim yok, o geldi artık. Birlikte bayram alışverişi de yaptık. Bir şey anlamadan haftasonu da geçip gitmiş oldu. :)

Günlük rutinlerim biraz sekteye uğradı ama olsun, devam edeceğim. Romanov Komplosu'nu okumaya devam ediyorum. Sonlara yaklaşırken acaba aileye ne olacak diye merak ediyorum. Gerçi gerçekte de aileye ne olduğu hakkında şüpheli durumlar varmış. Kardeşim evden istediğim kitapları da getirdi, yavaş yavaş hepsini okurum artık. 

Yine bir Kore dizisine başladım. Geçenlerde yazdığım Weak Hero dizisindeki başrol çocuğun tarihi dizisine başladım. Çocuğun garip bakışları burada da devam ediyor, ya da bana öyle geliyor bilmiyorum. 😅 Love Song for İllusion dizinin adı.

Ve tabii pek sevdiğim Jujutsu Kaisen animesinin 3.sezonu geldi. Zaten sinemada sezonun başını izlemiştik. İlk dikkatini çeken görselliğin bayağı değişmesi oldu. Teknikler o kadar farklı geldi ki alışmak zaman alıyor ama ortaya mükemmel bir iş çıkmış gibi de hayran bırakıyor. Aksiyon sahneleri bundan iyi nasıl yansıtılabilirdi bilemiyorum. Olumsuz düşündüğüm tek yan ilk iki sezondaki samimi ruhu burada hissedemiyorum. Bu kasıtlı yapılmış olabilir, çünkü yaşanan o kaostan sonra herkes değişti. Megumicim hariç, insan gram değişmez mi? 😅 Canım arkadaşım ile muhabbetime de yansımıştır Megumi taraftarlığım. Bana bu kadar benzeyen karakter görmedim. 😎😆 (Not: Gojo'nun yokluğu fazlasıyla hissediliyor. 🥲 ) 








28 Şubat 2026 Cumartesi

Dalmışsam Uyandırma / Uyu Ay Ormanı Tanrısı (Kitap)

 



Dalmışsam Uyandırma

Sevgili maviye iz süren arkadaşımızın kitabını okudum. Kısa hikayelerden oluşan kitap hayata dair pek çok iz barındırıyor. Yaşayıp giderken belki de farkına varamadığımız pek çok detaya dikkat çekilmiş. Bu da karakterler değişse bile hikayelerin içimizde yer etmesini sağlıyor. Kısa ve derin anlatımla vurucu noktalara değinilmiş. İlk öykü olan İnci Küpeli'yi özellikle sevdim. İnsanı düşünmeye iten ve farkındalığı artıran kitap için arkadaşımızı tebrik ediyorum. Okurun bol olsun. :)

Hayal kırıklıklarını mumyalarız, gömeriz toprağa, onların yerine yeni hayal fideleri alır dikeriz.

Bak evlat, insan neyi kaybederse dünyayı oradan görüyor. Doğru bir dikkat şekli değil bu. Dünyaya geniş dikkatten bakmak lazım. 

Bozuk düzenin, benim gibi lokma tatlısı bir adamı, getirdiği noktayı tasavvur edince muhayyilemde, bir takım iri kırılmalar yaşadım.


Uyu Ay Ormanı Tanrısı

Masalsı, geçmiş ve bugünün kıyasını farklı bir bakışla yapan fantastik roman. Eskilerin inançları ile tüketim odaklı yaşayan şimdinin çıkarlarının çatışması üzerine çarpıcı bir hikaye. Kitap yavaş ilerliyor ve iki karakterin arasındaki diyalogdan halkın zaman içinde değişimi, felaketlerin kaynağı, gerçekte kimin koruyucu olduğu gibi konuları öğrenmiş oluyoruz. Tayata karakteri hikayenin kilit noktası olsa da halkın onu yeterince anlayamadığını görüyoruz. Bu yüzden kimisi onu yüce bir varlık olarak görürken kimisi de zalim olarak görüyordu. Bakış açısının insanları nasıl değiştirebildiğini gördük. Anı kurtarmaya çalışmanın geleceği nasıl tehlikeye attığını destansı bir dille okuduk. Hikaye bence günümüzdeki çarpıklığı da fazlasıyla anlatıyor. Kendimize yaşanabilecek alan bırakmıyoruz. Kitabın biraz daha uzun ve hareketli olmasını isterdim. Nagataçi karakteri daha çok dinleyici pozisyonunda olsa da kendine has fikir ve düşünceleri olduğu ve sıradan halktan sıyrıldığı için en sevdiğim karakter oldu. Alıntıya geçeyim, nedense tek altını çizdiğim yer bu olmuş, aslında çok daha güzel cümleler vardı. İş yerinde okuyunca unutmuşum demek çizmeyi. 😅

Bizler tıpkı erkek insanların yaptığı gibi görgü kurallarına bağlı kalarak seni isteyelim. Sen, seni çevreleyen kalabalıklardan kurtulmaya karar verene kadar. 

25 Şubat 2026 Çarşamba

Doctor Prisoner (Dizi)

 


Başarılı bir doktor olan Na I-Je yoksul insanlara da elinden geldiğince yardım etmektedir. Düşünceli yapısı ve dürüst oluşu onu acı gerçekle yüzleştirir. Çalıştığı hastaneden ayrılmak zorunda kalınca belli bir hapisaneye başhekim olarak atanmayı kafasına koyar. İnce ince işlediği plan sonucunda adaleti kendi eliyle sağlamaya çalışacaktır.

Klasik intikam hikayelerinden farklı olarak buradaki karakter canı yanmış insanlar için adaleti sağlamaya çalıştı. Kendisine yapılan haksızlığa karşı duruşu da yerindeydi. Zeki ve havalı görünmesinin yanında aslında ne kadar duygusal olduğunu gördük. Beni en etkileyen sahneler de duygusallaştığı bu anlardı. Rolü yaşıyor gibiydi adeta. Hele de birisinin kendisi yüzünden öldüğünü düşündüğü ve sarsıldığı bir sahneyi ilgiyle izledim. Doktor çok cesur ve ne kadar yıkılsa da tekrar ayağa kalkmayı bildi. Karşı tarafın hamlesi bitmedikçe onunki de bitmedi. Kendisini bile riske atacak kadar kararının arkasında duran biri. (Gerçi başkalarını da riske attığı oldu ama hak etmişlerdi.) Doktor Na tıp bilgileriyle de fena yargı dağıttı. 😎

Kurgu için kusursuz diyemem ama karakterleri sevdim ve kötü oyuncular bile çok iyi oynadığı için kendini izletmeyi başardılar. Doktoru oynayan kişi çok severek izlediğim My Dearest dizisinin de ana karakteri aynı zamanda. Tabii bunu sonradan fark ettim, tarihi dizide de çok başarılıydı oyuncu. 😅 Bu tarz, ana karakterin zekası ile ders verdiği yapımları seviyorum. Gerçek hayat için elbette abartılı durumlar ama yine de izlemesi beni mutlu ediyor. Kötülüğün yenildiğini görmek daima güzel. :) 


3 Şubat 2026 Salı

Weak Hero (Dizi)

 



İki sezondan oluşan diziyi kısa sürede bitirdim. Aslında bu kadar sarmasını beklemiyordum, sırf ana karakterin tuhaf oluşu beni bayağı çekti. 

Si-eun çok çalışkan, örnek bir öğrencidir. Ancak sınıftaki zorbalar bir gün onu da gözüne kestirir. Çok sessiz ve kendi halinde görünen Si-eun sınav esnasında yaşadığı talihsizliğin ardından değişir. İçindeki canavar açığa çıkar adeta. Hem kendisi hem de başkaları için zorbalarla mücadele eder. Aslında fiziksel olarak çok güçlü değildir, hatta çoğu kişiden ufak tefektir. Buna rağmen hiç korku emaresi göstermeden herkesin üstüne gitmesi, direnmesiyle dikkatleri çeker. Zaten en başta tuhaf bakışları bile zorbalara geri adım attırır. Si-eun zekası sayesinde her duruma hazırlıklıydı ve dizi boyunca psikolojisini de nasıl iyi yönetebildiğini gördük.

Onun yakın sınıf arkadaşı Su-ho en talihsizlerden biri. Tatlı, enerjik, şakacı, güçlü biri ama maalesef belalar onu buluyor hep. Si-eun ile çok eziyet çekmiştir. En sinirimi bozan karakter ise bu ikisinin yanlarındaki ezikti. Ne yaptığını söylemeyeceğim, spoiler olmasın. Kötüler ne yapsa bekleniyor da böyle birinin yaptığı daha koyuyor insana. 

Bu ilk sezonda Si-eun'un dönüşümünü izlemiş olduk. Çalışkan çocuğu zorla ne hallere düşürdüler. Çocuk mesafeli ve soğuk dursa da hassas bir kalbi var. Tabi çılgınlığa varan hareketleri de oldu ama karşı taraf da hak etmişti. Güzelim çocuk en iyi yerlere gelebilecekken sürekli şiddetin içine çekilen birine dönüştü. Dediğim gibi bakışları çok farklı, nedense dizi boyunca en çok buna takıldım. Oyuncu seçimi nokta atışı olmuş. Beni en etkileyen sahnesi ise ilk sezonun sonlarında sınıftan çıktığı sırada herkesin onu durdurmaya çalıştığı anda verdiği tepkiydi. Tek istediği rahat bırakılmaktı.

İkinci sezonda karakterimizi başka bir çevrede, yeni belalara bulaşmışken görüyoruz. Çocuğa yazık nereye gitse kurtulamıyor. Dahası ilk sezondaki vukuatları yüzünden adı da çıkmış. Bu bölümde de dostluk konusu iyi işlenmişti ama ilk sezon sanki daha samimi geldi bana. Genel olarak severek izledim.

Akran zorbalığı günümüzde büyüyerek devam ediyor. Okul yönetiminin ihmali ve sınıfta sesini çıkarmayan öğrenciler de buna sebep oluyor. Mesela öğrenci fena dövülmüş ama döven kişi şakalaştık diye geçiştirince okulda konu kapandı. Bunlar gerçek hayatta da yaşanıyor elbette. Dizinin verdiği mesaj bence doğrudan ana karakterin hiçbir şeye göz yummamasıydı. Gücünün yetmeyeceğini bilse de korkmadı, bazen fazlasıyla tepkisini gösterdi. Açıkçası aşırı tavırlarına kızamadım da insan zorla çileden çıkarılınca ve adalet yetersiz kalınca kendisi çözüm bulmaya çalışıyor. Birlikten kuvvet doğar, bunu görmüş olduk en azından. Bu oyuncunun başka dizileri varsa da izlemek istiyorum. 



31 Ocak 2026 Cumartesi

Love Through a Prism (Anime)



Londra'da bir sanat akademisine giden Japon Lili'nin yeni ortama ve arkadaşlarına alışma sürecini izliyoruz.  Resim yapmayı çok seven Lili'nin amacı birinci olabilmek. Çünkü annesi onu bu şartla Londra'ya göndermiştir. Lili tesadüfen karşılaştığı Kit'i başta çok garip bulsa da onunla aynı sınıfta olduğunu öğrenince çok şaşırır. Dahası silik biri gibi görünen Kit resimde bir dehadır ve görünenden çok daha farklı biridir. Kit hem bir rakip hem insan olarak zamanla kızın ilgisini çeker.

Animede farklı kültürden insanları bir arada görmek güzeldi. Özellikle tablo gibi olan arka planlara bayıldım. Neredeyse her sahneye özenilmiş. İnsanın ekranı durdurup manzarayı izleyesi geliyor. 😊 Animeyi severek izledim. Kit olmasa sıkılabilirdim. Animeyi taşıyan o olmuş bence. Lili klasik saf ama azimli karakterimiz olarak karşımıza çıkmışken Kit başka bir boyuttaydı. Tavırları, duruşu, bakışı ile kendini etrafından soyutluyor gibiydi. Onun karakterlerce de geç tanınması, anlaşılması üzücü geldi biraz. Hislerini dışarı vurmasa da onun neyi neden yaptığı açıkça anlaşılıyordu bence. Gemideki hüzünlü bakışları bile her şeyi anlatıyordu. Ağzının fazla sıkı olması bence kendini kelimelerle ifade edemeyecek olmasındandı. Sanki karşısındaki kendini anlayabilsin diye bekliyordu, yani en azından Lili anlasın diye. :) İkisinin de sevdiği işte en iyisini ortaya koyma çabası ve daha yükseklere ulaşması anlamlıydı. Kit ve manzaralar için izleyin derim. Kızın bazı hareketlerine gıcık olduğumdan onu katmıyorum. 😅 Tatlı bir animeydi, tavsiye ederim. 






26 Aralık 2025 Cuma

Forest of Piano (Anime)

 


Geçenlerde denk gelip de öylesine izlediğim animeyi bu kadar seveceğimi tahmin etmemiştim. Neyse ki iki sezonu varmış, bol bol izleyebildim. :)

Kai İchinose henüz çocukken ormanda bulduğu piyanoyu sahiplenir ve içinden geldiği gibi onu çalar. Ancak ondan başka kim çalmaya kalksa piyanodan ses çıkmaz. Bu durum öğretmeni Ajino'nun dikkatini çeker. Kai'nin müziğe olan yatkınlığını fark eden öğretmen onu eğitmek ister. Bu da daha önce Ajino'dan ders almak için girişimde bulunan Kai'nin sınıf arkadaşı Amamiya için hiç iyi olmaz. Amamiya'nın hayali büyük bir piyanist olmaktır. Kai'nin çalışına olan ilgi ve hayranlığı zamanla kıskançlığa dönüşür. Kai ise onu hep arkadaşı olarak görüp takdir edecektir.

Aradan yıllar geçip de ikili aynı yarışmaya katılınca dünya tatlısı Kai'nin hiç değişmediğini, geçmişte haksızlığa uğrasa da kendi tarzında çalmayı sürdürdüğünü görüyoruz. Çünkü o kimseyle rekabet etmiyor, müziğini dünyaya duyurmaya çalışıyor. Çok saf, temiz kalbi var. O üzüldüğünde gidip sarılasım geliyor. Kendi ışığı çok parlak olduğu için bazı jüri üyeleri onu tehlikeli olarak görüyor. Bir yerde de adaletsizlik olmasın ya diye diye izledim animeyi.

Müzikler çok güzeldi, hissettirilen etkiyi sevdim. Özellikle Kai'nin performansı eşliğinde ormanın içinde gibi hissetmek güzeldi. Mozart, Chopin gibi sanatçıların eserlerini karakterlerin kendi tarzında dinledik. Animenin dingin yapısını, yarışmanın verdiği atmosferi sevdim. Amamiya'ya kızsam da acıdığım anlar da oldu. Hayatın içinden bir karakterdi aslında, insanların genelini yansıttığını düşünüyorum. Diğer karakterler de dikkat çekici ve renkliydi. Övmem gereken bir kişi de Ajino'ydu. Kai'yi elinden tutup, elmas gibi işleyen ve dünyaya sunan oydu. Öğrencisine hep inandı, en çok da kalbini gördü. Onu asla istemediği bir rekabete zorlamadı. 

Kai karakteri benim için bozuk düzen içinde açmış nadide bir çiçek gibiydi. Onu izlemeyi çok sevdim. Doğallığı, nezaketi, içtenliği, özgür ruhu ile bambaşka biriydi. Animeyi henüz bitirmeden paylaşımımı yaptım, sonunu merak ediyorum. 😊 



13 Aralık 2025 Cumartesi

Jujutsu Kaisen: Execution (Anime)

 


 Bugün sinemada uzun süredir beklediğim Jujutsu Kaisen'in yeni filmini izledim. Arkadaşlarımla gittiğim için çok keyif aldım. 😊 Film, ikinci sezonun özeti ve gelecek üçüncü sezonun ön gösterimi olarak harmanlanmış. Zaten bunu bilerek gittim ama netteki yorumlara bakınca ilginç şekilde eleştirilmiş bu durum. İnsanlar da tuhaf doğrusu, bir yanıltma yok bir şey yok ortada.

 1.5 saate ne sığdırabilecekler diye merak ediyordum ki ikinci sezon da zaten kesitler halinde sunulmuş. Bunun kötü yanı her şeyin çok hızlı ilerlemesiydi, animeyi bilmeyen arkadaşlarım kafa karışıklığı yaşadı biraz. İkinci sezonu ezbere bilen biri olarak ilk yarım saatteki hızlı geçişler benim bile adapte olmamı zorlaştırdı. İyi yanı ise neredeyse her önemli olaya, dövüşe yer verilmiş olmasıydı. Görsel olarak yine iyi iş çıkarmışlar, bayılarak izledim. Bir diğer şikayetim animedeki favorim olan Gojo'yu çok az görmemiz, sahnelerini toplasak iki dakika etmez galiba.

 Filmin ikinci yarısında üçüncü sezonun başlangıcını gördük. Bu kısımlar daha yavaş aktığı için ve görselliği yine çok iyi olduğu için beğendim. Mangasını okumuş olsam da unuttuğum kısımlar vardı ve anime stüdyosu çıtayı yükseltmiş. Ana karakterin talihsizlikleri ve ruhsal dönüşümü iyi yansıtılmış. Öyle ki sesi, duruşu bile farklıydı. Bu kısımda İtlaf Oyunlarına giriş olacak sanmıştım ama tam ölüm oyunu başlayacakken sonlandı. Neyse ki yakında animenin 3. sezonu başlayacağı için devamını izleyebileceğim.

 Ana karakter İtadori odaklıydı film. Başına gelmeyen kalmadığı için bu normaldi. Bu kadar çöküşten sonra ancak İtadori gibi duyguları sağlam biri toparlanabilirdi. (Biliyoruz ki onun sınıf arkadaşı benzeri imtihanları yaşarken ruhsal olarak fena çökmüş, kalkamamıştı.) O yüzden İtadori'nin yıkılmayışlarına, bir nevi tekrar tekrar doğuşlarına hayranım. :) Üsttekilerin sinir bozucu kararları da yine çileden çıkaracak boyutta. Gojo mühürlü ya tabi meydan hem lanetlere hem bu çıkarcılara kaldı. Fırsat bulmuşken birkaç kişinin infaz kararını çıkardılar hemen. Neyse ki ileri görüşlü Gojo'muz bazı tedbirler almıştı. Düşündüm de Gojo engellemese lanetlerle savaşmak yerine kendi kendilerini yiyip bitirecek bunlar. Gojo öfkelenirse hepsini ezerdi, bu gerçeği bildikleri için hep korkak davrandılar. Oturdukları yerden, sahaya inip de lanetlerle ölümüne savaşanların kuyusunu kazmak nasıl bir seviye? İnsan ırkına şaşırmamak gerek gerçi. Konuyu daha fazla uzatmayım. Üçüncü sezonu izledikten sonra nasıl olsa yine damlarım buraya. 😅 İlgimi çeken bir diğer nokta animesinde çalan bazı müziklere filmde yer verilmemesiydi. Yokluğunu hissettim açıkçası. Telif meselesiyle ilgili mi neden böyle oldu acaba? Fragmanı da bırakıp gidiyorum, iyi geceler. 




28 Kasım 2025 Cuma

Gece Açan Çiçekler (Kitap)

 



Tarık Tufan'ın Gece Açan Çiçekler kitabı ismi ve kapağı ile ilgimi çekmişti. Yazarın kendine has dramatik tarzı okurken yine kendini belli ediyor. Şanzelize Düğün Salonu ve Heyal Meyal benim için daha çarpıcı, dikkat çekici kitaplardı. Bu da ilgi çekici ama bir yerden sonra belki yazara alışınca daha sıradan geldi. Tabii finali etkileyiciydi orası ayrı. :)

Hikaye Uğursuz Konak olarak adlandırılan Canfeda Konağı'nda geçiyor. Konaktan artık kurtulmak isteyen Halide ve konağın satışı için eve gelen kardeşlerinin hikayelerini okuyoruz. Kitap bir yandan da bizi geçmişe, Derviş Ali'nin acı dolu hayatına götürüyor. Konak tüm isimlerin ortak noktası.

Uzun zaman sonra konakta bir araya gelen kardeşler birbirleriyle yüzleşiyor. Geçmiş hepsinde yara bırakmış ama onlar kenetlenmek yerine başkalarını suçlamaktan öteye gidemiyorlar. Yüzleşmek bir şeyleri değiştirecek mi? Acılar her ne kadar Derviş Ali'ye kadar uzanıyor gibi görünse de kardeşlerin annesi esas sorunu yaratan kişi bence. Masumlar Apartmanı'ndaki anneyi hatırlattı bana. Hayal kırıklığı yaşayan kadın tüm hıncını çocuklarından çıkarmış, hepsine düşman olmuş adeta. Bu da zamanla kardeşleri farklı yerlere, yanlışlara savurmuş.

Derviş Ali ve Halide çektikleri ile en ilgimi çeken karakterlerdi. Kendini suçlayan, aşka düşen ve sonunu bekleyen Ali; herkes için çırpınmışsa da hiç görülmemiş, anlaşılmamış olan Halide... Kesişen hayatları okumak güzeldi. Sonunu oldukça etkileyici buldum, çok güzel bağlanmış. Bazı yerleri klişe gelse de genel olarak sevdim.


Yüreği hassas, kalbi incelikli insanlar, her an bir azabın içindeydiler.

Çünkü insan ölünce bedeni çürür, geriye yalnız hikayesi kalır ve bütün hikayeler gece anlatılır.

Hatıralarının içinde hüzünle dolaşmanın ne demek olduğunu bilenler beni nasılsa anlayacaktır.

Kalbimizdeki yanık izleri hiç geçmedi.

15 Kasım 2025 Cumartesi

Sonlu Olasılık (Kısa Hikaye)

 

Sıcak yaz günleri Ender için hep zorlu geçerdi. Aksi gibi vantilatör de bozulmuş nemli ve bakımsız dükkânda çalışmak çile halini almıştı. Oysa Ender'in hayali bambaşkaydı, hukuk okumak isterken kitapların arasında pinekleyen birine dönüşmüştü.

Nemlenmiş saçlarını eliyle geriye tarayınca geniş alnı açığa çıktı. İri gözleri, çıkık elmacık kemikleri, sert olmayan yüz hatları ile gülümser gibi bir ifadesi vardı. Dış görünümünün aksine ruh hali çalkantılıydı. İçindeki sıkıntı giderek büyüyordu. Havalardan olsa gerek, diye düşündü.

Sabahtan beri tek müşteri gelmemişti. İç geçirdi, söylediği soğuk soda nerede kalmıştı?  Masada duran ince kitabı alıp yüzüne doğru sallamaya başladığı sırada kapıda bir müşteri belirdi. Resmi giyimli adam kararlı adımlarla yürüyerek Ender'in karşısında durdu. Çok önemli bir şeyi dile getirecekmiş gibi görünüyordu. Ender ifadesizce süzdüğü müşterinin bakışlarında beliren kınamayı fark edince şaşırdı. “Ne var?” dedi kendini tutamayarak.

“O, yelpaze niyetine kullandığınız Karabibik değil mi? Bir sahaftan böylesine pervasızlık beklemezdim.”

Ender içinden geçenleri bastırıp yapmacık bir gülümseme ile kitabı elinden bıraktı. “Kitapların kabuğundansa içine değer veririm. Buyurun, ne istemiştiniz?”

“Bunu,” dedi müşteri Karabibik’i göstererek. “Elinizde heba olmasına gönlüm razı olmadı. İçi koruyan kabuktur ne de olsa.” Sesi meydan okur gibiydi. “Ya sabır,” diye içinden geçirdi Ender. Neyse ki burada çalıştığı süre içinde insanların garip tavırlarına alışmıştı. Sandalyesinden kalkarak kitabı poşete koydu. “Başka bir isteğiniz var mıydı?”

“Hayır, bu kâfi. Belki başka sefere.” Müşteri ödemeyi yapıp kapıdan çıkana kadar çatık kaşlarla onu izledi. Sonra çekmeceden bir defter çıkarıp sattığı kitabı not etti. O sırada bakkalın çırağı kapağını açtığı sodayı bırakıp gitti. Ender’in sakarlığı tuttu, uzandığı soda parmağına dokunduğu gibi defterin üzerine döküldü. “Hay aksi!” diye söylendi. Eski bir bezle masayı silmeye koyuldu.

Dakikalar sonra içeriye orta yaşlarda bir kadın girdi. Derli toplu giyimi, topuz yapılmış saçları Ender’de onun öğretmen olabileceği izlenimini uyandırdı. “Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?”

Kadın bir kitap ismi söyledi. “Çok gezdim ama baskısı bitmiş, hiçbir yerde bulamıyorum.” Ender kitabın ismini hiç duymamıştı ama dükkânın önceki sahibinin çok eski kitapları bodrum kata indirdiğini biliyordu. “Elimizde bu kitap var mı emin değilim hanımefendi. Vaktiniz varsa ben aşağıya bakayım, siz de oturup dinlenin.”

“Peki, beklerken kitaplara bakayım o halde.”

“Elbette, rahatınıza bakın.”

Ender alt katın düğmesini açıp dar, demir basamaklardan aşağı indi. Her adımında rutubet kokusu yüzüne vuruyordu. Tozlardan nefes almak hayli zordu. Benzer türdeki onlarca kitaba göz gezdirdikten sonra aradığını buldu. “Hah,” dedi büyük bir iş başarmış gibi. Gömleğinin koluyla kitabın kapağındaki tozu sildi. O sırada kitapların arasına karışmış olan deri kapaklı bir defter gözüne ilişti. Aceleyle göz atınca sayfalarının boş olduğunu gördü, sevindi. “Eski ama iş görür, güzel.” Defteri koltuk altına sıkıştırıp bir an önce temiz havaya ulaşmak için basamakları hızla çıktı.

“Bugün şanslı gününüzdesiniz. Kitabı buldum.” Kadın çok teşekkür ederek kitabı aldı, incelemeye başladı. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Ender onun neye bu kadar sevindiğini bir türlü anlamıyordu, omuz silkti. Kadın bir de klasiklere göz atacağını söyleyince yerine geçip oturdu. Göz ucuyla bir süre kadını izledikten sonra aşağıdan getirdiği deftere dokundu. Kapak çok yumuşaktı, farklı bir dokusu vardı. Yaprakları tek tek çevirmeye başladığında içinde bir kıpırtı hissetti. Sanki uzun zamandır sahip olmaya çalıştığı şey sonunda eline geçmişti. Kendindeki bu garip değişimi sorgulayan Ender ilk sayfaya döndü. Alışkanlık olduğu üzere üst köşeye o günün tarihini attı. Bazen müşterilerle sorun yaşadığı için sattığı kitapları not ederdi. Henüz bilgisayara ihtiyaç duymuyordu, çok da lazım değildi. Ona vereceği parayla... Aklına düşen bir hatıra içini sıktı. Dudağının bir kenarını huzursuzca kemirmeye başladı. Birkaç saniye sonra ise yüzünde bir gülümseme belirdi. Onu biri görse ruh halindeki bu anlık değişim karşısında hayrete düşebilirdi. Ender’in gözü duvardaki saate kaydı bu kez. Dalgın halde deftere saati de yazdı. 10.40

O anda garip bir şey oldu. Kadın ikinci rafın önündeyken birden ilk rafın önünde belirdi. Ender şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Müşteri ne olduğunun farkında bile değil gibiydi. Elini uzatıp Suç ve Ceza’nın sırtına dokundu. “Ama bu hareketi demin yapmıştı,” diye içinden geçirdi Ender. Ve sonraki hareketini de tahmin edebildiğinde durumun ne olduğunu kavradı. Zamanda iki dakika geriye gitmişti. Çünkü duvar saati normalden iki dakika gerideydi.

Birkaç dakika sonra müşteriyi uğurladıktan sonra heyecanla defterin başına oturdu. Bu, gerçek olabilir miydi? Deftere yazdığı müddetçe istediği her ana gidebilir miydi? Bir süre duruma kafa yorduktan sonra o ana gitmeye karar verdi. Evet, beş yıl önceki o kış gecesine gidip evinde çıkan yangını önleyecekti. Böylece küçük kardeşini kurtarabilecekti. O an cesaretsizliği yüzünden alevlerin içine girememiş olan biteni uzaktan izlemişti. İçinde hissettiği eziklik o kadar büyüktü ki o yangın hiç yaşanmamış gibi hayatına devam etmişti. En büyük pişmanlığı aslında bu yok sayıştı, gerçek bir yas tutamayıştı. Şimdi kardeşini kurtarmak mı yoksa bu takıntıdan özgür kalış mı onu daha rahatlatacaktı emin değildi. Kalbi hızla çarpmaya başladı.

“Denemeye değer,” diye düşündü. Tamamen değişmiş bakışlarla bambaşka biri gibi görünüyordu, kurşun kalemi eline aldı. Eli titriyordu, kalbi karmaşa içindeydi, boğazı düğümlenirken ne hissettiğinden emin değildi. Tarihi ve saati yavaşça yazdı.

Az önce sahaftan ayrılan kadın bir şey unuttuğunu fark ederek geri döndü. İçeriye baktığında kimseyi göremedi, seslendi ama yanıt alamadı. Durumu garipseyip daha sonra gelmek üzere oradan ayrıldı.

Aniden bir rüzgar çıktı, masada terk edilmişçesine duran deri kapaklı defterin sayfaları çevrildi ve kalın harflerle yazılmış uyarı açığa çıktı.

Bu sırlı bir defterdir, onunla her şeyi yapabilirsin. Dikkat et, o seni en gizli arzularına yönlendirir. Defteri kullandığında bilinçdışına bağlı sayısız olasılıktan birine ulaşırsın. Bir ihtimal karşılaşacağın olasılık eğer sonunsa gerçekte hiçliğe karışırsın. 


12 Ekim 2025 Pazar

Güzel Kokulu Çiçekler Zarafetle Açar (Anime)

 


Animeyi bir yerden haftalık izliyordum ama meğer başka sitede tamamı yayınlanmış. Kaoru Hana wa Rin to Saku ismiyle arayınca buldum ve hemen bitirdim. 13 bölümlük bir anime.

İzlediğim en tatlı animelerden. Rintaro erkek lisesine gidiyor ve ailesi pastane işlettiği için arada onlara yardım ediyor. Normalden uzun boyu ve sert görünümü ile küçüklükten beri korkulan biri. Birkaç arkadaşı hariç konuştuğu kimse yok. Çünkü diğerleri korktuğu için ona yaklaşmıyor. Sürekli yanlış anlaşılmalara maruz kalıyor.


(Böyle bakarsan kim olsa korkar tabii. 😅)

Bir gün pastanede çalışırken bir müşteri onu görünce kaçar. Rintaro kızı korkuttuğunu düşünüp üzülür ama durum düşündüğünden farklıdır. Kız tekrar pastaneye gelip Rintaro ile görüşmek ister. İkili zamanla iyi anlaşır, sohbet eder hale gelir. Ancak bir sorun vardır, Kaoruko elit kız okuluna gidiyordur, Rintaro ise tembellerle dolu erkek okuluna ve iki okul birbirine düşmandır.

Öncelikle animenin tatlı atmosferini çok sevdim. Rintaro'nun düşünceleri ve değişim süreci en sevdiğim kısım oldu. Dış görünüşüne rağmen çok nazik, düşünceli biri ve fazla utangaçtı. Tabi öfkeye kapıldığı anlarda yine sert olabiliyordu. Ondaki değişimi önce sınıfındaki arkadaşları fark etti. Tabi saf Rintarocum duygularını kimseye belli etmediğini sanıyordu. Eskiden düşündüklerini paylaşmayan, içe dönük biriydi ama artık değer verdiği insanlara kendini anlatmaktan çekinmeyen birine dönüşür. 




Anime dostluk ve bağ konusunu güzel anlatıyor. Desteklendiğini ve anlaşıldığını hisseden kişi olumlu anlamda değişiyor ve bunu çevresine de yansıtıyor. İkiliyi ve arkadaş çevrelerini çok sevdim. İnsan öyle bir ortamda bulunabilmeyi istiyor. :))

Rintaro'nun Kaoruko ile olan bağı çok özel ve güzeldi. Bir insan nasıl bu kadar düşünceli olabilir, her açıdan durumu analiz etmeye çalışır, bir yandan da dostlarına karşı hissettiği sorumluluk altında ezilebilir? Kaoruko çok şirin, hislerini hemen belli eden biriydi zaten ama Rintaro'yu özellikle sevdim. Çünkü genelde onun bakış açısından izledik hikayeyi. Kendince zor olan şeyler başardı. Dışlanmaya alışkın biriyken değer görmenin şaşkınlığını yaşadı, aynı zamanda birilerine güven duymanın kıymetini de anlamış oldu. Animeyi izlerken bölümler hiç bitmesin istedim. 🌸🌸



(Babası niye bu kadar yakışıklı ya. Son zamanlarda animelerde babalar oğullardan daha dikkat çekici oluyor. 😅)




27 Eylül 2025 Cumartesi

Demon Slayer İnfinity Castle (Anime Film)

 


Demon Slayer serisi görsel açıdan güzelliği ile son zamanların popüler animelerinden. Daha önce birkaç sezon yayınlanmıştı. Şu sıralar sinemada yeni filmi gösterimde. Bu hafta sinema biletleri her yerde indirimli olduğu için iyi denk geldi.

Öncelikle Demon Slayer kurgusal yönden derin olmasa da dövüş sahnelerini sevdiğim ve Tanjiro gibi güzel karakterleri olduğu için izlediğim bir anime. -Kısaca bahsedecek olursam Tanjiro iblisler yüzünden ailesini kaybediyor, kız kardeşi ise iblise dönüşüyor. Bu yüzden durumu düzeltmek ve iblislerle savaşmak için Tanjiro iblis avcısı oluyor. Şu sıralar en güçlü, amansız iblislerle mücadele ediyorlar.-

Sonsuzluk Kalesi ise yayınlanan son sezonun devamı niteliğinde o yüzden öncesini izlemeyen pek anlamaz. Film hakkında çok uzun olduğu ve geçmişe yönelik sahnelerin bol olduğu konusunda eleştiriler vardı ama bence her şey ayarında olmuş. Çünkü baştan sona sırf dövüş izlemek hoş olmazdı ki benim asıl önemsediğim karakterlerin nasıl işlendiğidir. 

Burada öne çıkan karakter iblislerden olan Akaza'ydı. Haliyle afişte de onun resmi yer alıyor. Kırmızı saçları, sarı gözleri, vücudundaki dövmelerle güçlü ve hırçın iblis imajını fazlasıyla yansıtıyor. Ana karakterimiz Tanjiro ile aralarında husumet vardı zaten. Tanjiro arkadaşıyla birlikte ona karşı çarpışmasına rağmen oldukça zorlandı. Tanjiro dövüşürken bile gelişip öğrenen biri, zamanla Akaza'nın  gücünü analiz edip nasıl hareket etmesi gerektiğini anlıyor. Animede Akaza'nın geçmişi ve içinde bulunduğu durum düşündüğümden çok farklıydı. O yüzden animenin finalinin beni böyle etkilemesini beklemiyordum. Önceki izlediğim sezonlara göre sevdim bu filmi, absürtlükler yoktu. Tam da merak ettiğim yerden devam etmesi iyi oldu ama hâlâ bir sonuç yok ortada. Sanırım iki film daha çıkacakmış, o zaman kafadaki soru işaretleri de biter. 

Esas kötüyü yine pek göremedik ama ilerleme kaydedildi. Muzan'ın Sonsuzluk Kalesine düşen karakterlerimizin amacı düşmanı ortadan kaldırmak. Ancak mekan öyle karışık ve büyük ki tam bir sonsuzluğu yansıtıyor. Orada hapsolmuş durumdalar. Görsel açıdan bayıldım, izlerken bile kafası karışıyor insanın, sanki siz oraya düşmüşsünüz gibi. Muzan'ın iblisleri güçlerine göre sıralanmıştır. Akaza Üst 3 olmasına rağmen çok güçlüydü, ilk ikiyi düşünemiyorum bile. Üst 2 çok sinir bozucu bir tip, Üst 1 ise gizemli. Üst 1'i merak ediyordum ama bu bölümde şöyle bir gördük sadece. Devamı gelirse yeni kayıplar yaşanacağına eminim. Spoiler olmasın diye isim vermiyorum, üzüldüğüm bir karakter de oldu. Sonuna kadar direnmesiyle takdirimi kazandı. 

Söylemeden edemeyeceğim önceki sezonların geveze, gürültücü Zenitsu'su burada çok havalıydı. Az konuşup, ciddi durmak her zaman olumlu etki bırakıyor. 😅 Ana karakterlerimizin güçlendiğini görmek güzeldi de şu maskeli olanı niye unuttunuz yav. Birkaç saniye görebildik. :) 

Son olarak Akaza ile bitireyim. İnsanken ne masum görünüşlü, tatlı bir şeymiş. Özellikle gözlerinin rengini sevdim. İnsanken zor bir hayat yaşamış, iblisken de içten içe durumunun ona ağır geldiğini anladım. İyi ki izlemişim filmi. 2.5 saat olsa da çabuk bitti gibi geldi. :) 



Fragmanı



5 Eylül 2025 Cuma

Tuval (Kısa Öykü)

 

Ne zamandır kısa öykü yazmıyordum. İzlediğim korku animesinden esinlenerek kısa bir öykü yazmak istedim. 😊

Gün batımı yaklaşırken hava iyice kapandı. Tam otobüsten indiğim anda bastıran yağmur koşarak kurs binasına girmeme sebep oldu. Elimde saçlarımı düzeltmeye çalıştım, neyse ki durak yakın olduğu için fazla ıslanmamıştım. Evden heyecanla çıkışımın sebebini anımsayınca hızlı adımlarla yağlı boya sınıfına ilerledim.

İki aydır devam ettiğim kursun benim için özel bir anlamı vardı. Burada resim yaparken zihnimi boşalttığımı hissediyor, rahatlıyordum. Sanata pek düşkün olmayan erkekler nedeniyle sınıftaki oranımız epey azdı ama böylesi daha iyiydi. Sınıftaki nezaket ve sessizliği seviyordum. Herkes kendi halinde çalışmasına odaklanıyor, dersi ciddiye alıyordu.

Kursiyerlerden birinin tablosu ülke çapında bir yarışmada ödül almıştı. Bugün eser sınıfta sergilenecek hoca yorumları ile bize katkı sağlayacak, yol gösterecekti. Belki bir gün ben de eserimle kendimi kanıtlayabilirdim. 

Tam açık kapıdan sınıfa dalmıştım ki ödüllü manzara tablosunun önünde dikilen kızı gördüm. Tabloya dokunan eli o kadar beyazdı ki bir an için eldiven taktığını sandım. Kömür karası gözlerinde anlam veremediğim bir ifade vardı. Sanki tablonun içinde kaybolup gitmek istiyor gibiydi. Ona bakarken üzerimde ürpertici bir baskı hissettim. Kimdi bu?  

Sonunda beni fark edip başını çevirdiğinde ciddi yüz ifadesi bir adım gerilememe sebep oldu. “Bunu kim yaptı?” Sesi fısıltı gibi ama güçlüydü. “Buna kim cüret etti?” der gibiydi. O sırada pencereleri döven yağmur iyice hızlanmıştı. “Be-ben değil,” deyiverdim şaşkınlıkla. Ellerimi de teslim olmuş gibi kaldırmıştım. Ne saçmalıyorum böyle?

Neden sonra bakışları yumuşadı, sanki istediği cevabı almıştı. Tüm dikkati tekrar tabloya kaydı. “Benim geldiğim yer,” diye mırıldandı. Çekinerek de olsa yaklaşıp tabloya baktım. Mükemmel bir çalışmaydı. Eğer bu kadar koyu ve kasvetli olmasa masal dünyasının resmedildiğini düşünebilirdim. Yine de insanı içine çeken büyüleyici bir renk uyumu ve geçiş vardı. Bir mağaranın içinden dış manzara yansıtılmıştı. Koyu yeşil, gri ve mavi tonları anafor oluşturmuş, deniz nerede bitiyor, gökyüzü nerede başlıyor ayırt etmek zordu. Kaosun içindeki düzen diyebilirdim buna. Çok ötede bir köy vardı, belli belirsiz. “Bu köyden mi bahsediyorsun?” dedim. 

Gülümseme denebilecek bir hareketin ardından elini yavaşça uzattı, parmağını mağaranın sınırlarında dolaştırdı. “Mağaradan bahsediyorum.”

Şaşkın halde ona bakakaldım. Ne demek istiyordu? O sırada içeri giren kurs hocası gülümsedi. “Tabloyu inceliyorsunuz demek. Çok güzel değil mi?”

“Ben de resim yapabilir miyim?” diye sordu kız. Yaydığı tuhaf enerjiyi hoca hissetmiyordu anlaşılan. “Elbette, seni ilk kez görüyorum ama resim yapmayı seven birini engelleyecek değilim. Bugün bize katılabilirsin hem belki kursiyerimiz olursun.” Kız başını sallarken aklı çok başka yerde gibiydi. Aslında hocayı pek de dinlediğini sanmıyorum.

Herkes sınıfta yerini aldığında hoca eser hakkında bizi bilgilendirdi. Yapılan çalışmanın farklı ve özgün yanlarından bahsetti. Bir gün hepimizin kendimizi aşacağımız o mükemmel eseri ortaya koyabileceğini söyledi.

Tuvalin başına geçtiğimde içimde beliren ilhamla heyecanlanmıştım. Bugün farklı çalışmalar denemek, kendimi sınamak istiyordum. Hangi renkleri kullanmam gerektiğini düşünüyordum ki gizemli misafirimizin hiç düşünmeden tuvalde çalışmaya başladığını gördüm. O kadar odaklanmıştı ki her şeyden soyutlanmış gibiydi. Dikkatim dağılınca ben de onu izlemeye başladım. Ortaya ne çıkacağını gerçekten merak ediyordum. Fırçayı seri ve sert kullanışı onu daha çok savaşıyor gibi gösteriyordu. Hoca bir iki öğrenciyle sohbet ediyor, kalanlar da sessizce çalışıyordu. 

Dakikalar içinde kızın tuvali dolmaya başladı, ürpertici göründüğünü söyleyebilirim. Taş bir sunağın üzerinde bir şey vardı. Saydam, gölge benzeri varlık bir ruhu andırıyordu. İnsana hiç benzemediği için onun ne olabileceğini düşünüyordum. Belki de beden denen kabuktan sıyrılmayı anlatan bir resimdi. Sunağın üzerinde olması da ölümü mü ifade ediyordu?

Sunağın etrafındaki kayalıklar geçit vermez bariyerler gibiydi. Bir mağaranın girişi de göze çarpıyordu. Biraz ötesi uçurumla sonlanıyordu. Yakın olan kayalık alan karanlık, ruhsuz, belirsiz şekilde resmedilmişken, uçurumun gerisindeki manzara çok net ve canlı renklere sahipti. Bu, garip şekilde uzaklık yakınlık algımı bozuyordu. 

Kız resmi sonlandırdığında herkes araya çıkmıştı. Bense sanki durup onu beklemem gerekiyormuş gibi yerimden dahi kımıldayamadım. Belki de ilhamının bozulacağı fikrine kapıldım. Elimdeki fırçayı bıraktığında nihayet konuşacak cesareti buldum. “Bu inanılmaz görünüyor.”

Yüzünde yine garip bir ifade vardı. Bir şeylere hazırlanıyor ve sabırsızlanmış gibiydi. Nerede olduğunu yeni fark etmişçesine bana döndü. Yine belli belirsiz gülümsedi. “Belki ziyaretime gelirsin.”

“Anlamadım? Bir yere mi gidiyorsun?”

“Geri dönüyorum insan. Mağarama. Seni tanımak güzeldi.” Yaptığı tuvale doğru ilerledi ve dokundu.

Dışarıda fırtına iyice artınca ışıklar gidip gelmeye başladı. Şaşkın halde kıza bakarken elektrikler kesildi, her yer karanlığa gömüldü. Hemen telefonumu çıkarıp ışığı yaktım ama kız yerinde yoktu. Donup kaldım, ne yapacağımı bilemez haldeydim. Telefonu tuvale doğru tuttuğumda sunağın üstündeki varlığın karanlık enerjisinin tüm tuvali kaplaması ile tuvale de ben de geriye düştük. Daha doğrusu ben şaşkınlıktan kendimi geriye atmıştım.

Ondan geriye sadece eski haline dönmüş o tuval kaldı. Kurs hocasına ve diğerlerine kızın ortadan kaybolduğunu söyleyemedim. Uzun zamandır hoca onun eserini almaya geleceğine inandığı için tuvali saklıyor. Açıkçası eseri çok beğendi ve başına bir şey gelmesini istemiyor gibi görünüyor. O hiç dönmeyecek biliyorum ama arada sırada gerçekten onu ziyaret etmemi bekliyor mu diye düşünmeden edemiyorum. 


26 Ağustos 2025 Salı

The Summer Hikaru Died (Anime)

 


Fragmanını ilk gördüğümde çok merak etmiş yayınlanmasını beklemiştim. Anime hâlâ devam ediyor, her hafta yeni bölümü bekliyorum. Şu ana kadar 8 bölüm yayınlandı. Sanırım kısa bir seri olacak.

Gizem, gerilim türündeki anime daha en başta tuhaf atmosferi ile insanı çekiyor. Hikaru bir gün dağa gidince kaybolur. Uzun süre onu bulamazlar, sonunda bulunduğunda her şey normale döner. Ta ki bir gün Hikaru'nun en yakın arkadaşı Yoshiki ona 'Sen Hikaru değilsin değil mi?" diye sorana kadar.

Spoiler vermek istemiyorum ama isminden de belli ve ilk bölümden anlaşılıyor zaten. Hikaru dağda ölmüş, bedenine giren şey Hikaru'nun anıları sayesinde onu taklit ederek varlığını gizlemiştir. Yaptığı mükemmel role karşın Yoshiki'nin durumu anlaması ile afallar. Ona "Seni öldürmek istemiyorum," der.

Esas girişi yapmam için ilk bölümü anlatmam gerekiyordu. Gördüğümüz üzere Hikaru'yu ele geçiren varlık oldukça zeki. Yoshiki gerçeği bilse de bunu kendine saklar. Çünkü o varlığa her baktığında dostu yaşıyor gibi hissetmekte, vicdan azabı duysa da onla bağ kurmaya devam etmektedir. İkilinin arasındaki bağ zaman zaman itici ve ürpertici bir dereceye kaysa da bazen de duygusal hissettiriyordu. Açıkçası izlerken ne hissedeceğimi bilemediğim bir anime oldu. Bazen karakterler nostaljik ve dramatik bir havaya bürünürken bazen aniden tehlike çanları çalıyordu. Hadi Hikaru tehlikeli ve anormal anladık da Yoshiki nasıl bir kaçık gerçekten anlamadım. Bağları bozulmasın isterken o varlığa acıyor mu, ölesiye nefret mi ediyor, ondan korkuyor mu anlamak zordu. Bu nasıl melankolik bir ruh hali? Sanki eski dostunun değişmiş yeni halini daha benimsemiş, bu yüzden de vicdan azabı çekiyormuş gibiydi. Ayy anlatması bile zor. Anime o kadar ilerledi hâlâ şu Yoshiki'yi çözemedim. Acaba eskiden beri mi böyle durgun ve içe dönüktü? 

Tüm bunların dışında köyde sürekli garip olaylar yaşanıyor ve geçmişi bilenler büyük felaketin yaklaşacağını biliyor gibi. Yani bu ikilinin tuhaf, ipe sapa gelmez bağı köye felaket getirecek gibi duruyor. Yoshiki yine arada kendinden beklenmeyecek tavırlar gösterse de hâlâ kafası karışık. Aklını başına al çocuğum, tehlikeli sularda yüzüyorsun. Bir gün insanlıktan çıkacak gibi geliyor. 

Anime gerçekten zaman zaman ürpertici ve rahatsız edici. Yine de merakım ağır bastığı için kopamıyorum. Bu hikayenin sonu nereye varacak merak ettim. Korku, gerilim türüne farklı bir boyut getirmiş anime. Daha çok ikilinin ruh hallerinin yansıtılması sıradışı ve ilgi çekici geldi bana. Yoshiki'nin sürekli depresyon içinde gibi görünmesi, Hikaru'nun da arada ortaya çıkan zarar verme dürtüsü ve koruma içgüdüsü, ikili arasında hem soğuk savaş hem duygusal bir bağ var. İzlerken beynim yandı, bu ne. 😅 Herkese hitap edecek bir anime değil ama korku ve psikoloji konularını sevenlerin ilgisini çekebilir. 



25 Ağustos 2025 Pazartesi

Hayat ve Alışkanlıklar Üzerine

 

Toplumda kabul görmüş bazı alışkanlık ve tutumlar zaman zaman durumu sorgulamama neden oluyor. En başta evlerimizi nasıl döşediğimizden, ev ve kendimiz için yaptığımız masrafa kadar... Pek çok şey artık anlamsız ve mantıksız geliyor. Belki böyle bir ortama doğduğumuz için bazı şeylerin farkına varamayabiliyoruz. Olana uyum sağlama niyetiyle hayata bir şekilde devam ediyoruz.

İnsan aza kanaat etmeyi unuttu. Zaten kredi kartları çıktığından beri borç ve faizler yüzünden çoğu kişinin iki yakası bir araya gelmiyor. Tüketim çılgınlığını da geçtim harcamaların çoğu başkalarının gözünde nasıl görüneceğimiz üzerine kurulu. Evim daha büyük olsun, çok mobilya koyayım, göze hitap etsin, daha fazla misafir ağırlayım... Misafir ağırlamak önemli ama durum artık gösterişe ve kendini başkasına beğendirme yarışına döndü artık.

İnsanımız ne zamandır bu kadar yeme, içme derdine düşüp hayatı ıskalar oldu. Herkes yemek için yaşıyor gibi, bu beni çok boğuyor. Ana öğünler dışında bile sürekli bir şeyler atıştırma halindeyiz. Günde iki öğünden fazlası abartılı bence. Mide neye alışırsa onu istiyor, bu da durumu normalleştirmez. 

Bu yüzden misafirlikler çekilmez hal aldı. Ne pişirsem, başka ne ikram etsem derdine düşmek sinir bozucu. Bir yanda dünyanın başka yerlerinde açlıktan susuzluktan ölenleri düşünüyorum. Biz daha sabah akşam yemek yeme, misafircilik oynama derdindeyiz. Eskiye göre daha az yiyorum artık, kilo da verdim, böyle mutluyum. Yemek yemek, güzel kıyafet giyip süslenmek o kadar ön plana çıkarıldı ki insanlar robotlaştı sanki. Evin tüm bireyleri harcama konusunda hassasiyet göstermiyorsa masraflar dağ gibi büyüyor zaten. Buna bir dur demek lazım. Hayat bundan ibaret değil. Bu kadar harcama normal mi, gerekli mi diye bir durup düşünmek lazım.


Hayalim küçük, az eşyalı bir evde, az ve sağlıklı yiyerek yaşamak. Mümkünse hayatımda az insan olsun, bir uzaklaşayım gösteriş üzerine kurulu sistemden. Muhafazakar çevrelerde bile gördüğüm bu. Biraz parası olan evini saray gibi donatma, her elektronik aleti alma, evin her köşesine lüks eşya yığma derdinde. Bu evler ruhumu daraltıyor. 

Artık misafirliğe gitmeyi de sevmiyorum. (Sadece birlikte vakit geçirmeyi sevdiğim arkadaşlar hariç) Ye ye diye ısrar etmeler, daha şunu da yiyeceğiz diye zorla alıkoymalar... Ben yemek derdinde değilim ya, bu kadar basit. İmkanın varsa ihtiyacı olana yedir, başkasına yardım et. Son yıllarda abartılı sofralar yüzünden kimseye iftara gidesim de yok. Keşke kimse çağırmasa diyorum hatta. Herkes patlayacak gibi yiyip yiyip oturup kalıyor. Ramazan'ın özünü anlamaktan da uzağız.


Bu sıralar Riyâzü's Sâlihin diye bir kitap okuyorum. İçinde ayet ve hadisler yer alıyor. Az önce okuduğum şu satırlar nedeniyle bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim.


Adam onlara bir koyun kesti. Onlar da koyun eti ile hurmanın bir kısmını yediler ve su içtiler. Karınları doyduktan ve suya kandıktan sonra Peygamberimiz,  Ebu Bekir ve Ömer'e şöyle buyurdu:

-"Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki kıyamet günü, bu nimet hakkında sorguya çekileceksiniz. Açlık sizi evlerinizden çıkmaya zorlayınca bu nimete kavuşuncaya kadar geri dönmediniz." (Müslim)


Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:

-"İnsanoğlunun şu maddeler dışında hiçbir hakkı yoktur: Barınacağı bir ev, edeb yerlerini örten bir elbise ve ekmek koyacak kabkaçak." (Tirmizî)


Bir söz vardı. İnandığınız gibi yaşayamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. Durum tam da bu malesef. 


Temmuz Ayı

  Burada yaz mevsimi nemli havaya rağmen düşündüğümden güzel gidiyor. Gezmek istediğim çok yer ama hem arkadaşların hem benim koşullar şu an...