28 Kasım 2021 Pazar

Savaş Çığırtkanı 2- 22.Bölüm (Roman)

 



BÖLÜM 22

 

Buhran Vakti

 

Dalgaların sesi kulaklarını dolduruyor, denizin esintili havasını teninde hissediyordu. Külçe gibi ağırlaşmış bedenini harekete geçirmeye çalışmadan önce gözlerini yavaşça araladı. Küçük bir kulübenin içinde sert bir yatakta yatıyordu. Açık olan kapıdan içeri sızan güneş ışığı yüzüne vuruyor, gözlerini alıyordu. Belki de bu rahatsızlık hissi uyandırmıştı onu, elini gözlerine siper etti. Sargılar içindeki kolunu görünce yaralanmış olduğunu anımsadı. Nerede olduğunu merak ediyordu. Bulunduğu yatak cam kenarındaydı. Pencereden sarkan yırtık, eski perde görevini yapmaktan çok uzaktı. Cama doğru uzanıp dışarı baktı. Uçsuz bucaksız sahil ıssızdı, kimseyi göremiyordu. Doğrulmaya çalışınca biraz canı yandı ama yine de kalkıp kapıya doğru yürüdü.

En son ne olduğunu anımsamaya çalışıyordu. Harula’ nın son saldırısından belki de bir iki saniye önce tüm bedeni bir saydam kalkan sarmıştı. Her nasıl olduysa o saldırıdan yara almadan kurtulmuştu. Ancak patlama sonrası kayan zeminle birlikte aşağı doğru yuvarlanmış ve hayal meyal birisinin ardından aşağı atladığını fark etmişti. Son hatırladığı buydu, ardından başını vurmuş olmalıydı ki bilinci kapanmıştı. Başındaki sızı da bunu doğruluyordu. Ne kadar çabalasa da kendisini kurtarmaya çalışan kişinin kim olduğunu hatırlayamadı.

Kapıya kadar geldiği sırada her şeyi net şekilde hatırlayınca içini derin bir üzüntü kapladı. Geri dönüşü olmayacak şeyler yapmıştı. Başta, suçlu olduğunu sandığı babasını öldürmesinin acısı kalbini sıkıştırdı. Annesini öldüren kişiye yıllarca, koşulsuz itaat etmişti ve pek çok kişinin ölümünde parmağı vardı. Suçluluk duygusu onu sardı. Beyni karıncalanıyor gibiydi, titreyen dizlerinin üzerine çöktü. Acı dalga dalga bedenine yayılıyordu. Kenetlenmiş bedeni gözyaşlarını akıtmasına bile müsaade etmiyordu, boğazına bir yumru oturmuştu. Öne doğru düşmek üzereyken birisi onu tuttu.

“İyi misiniz Lider Canas?”

Canas başını kaldırıp sesin sahibine baktı. Siması tanıdık geliyordu ama kim olduğunu bir türlü çıkaramadı. Kızın yardımını kabul ederek yatağa doğru yürüdü. Yatağın kenarına oturunca dikkatle kıza baktı. Kahverengi saçları dağınık, yeşil gözleri olabildiğine parlaktı.

“Seni daha önce görmüş müydüm?”

“Evet, bir kez karşılaşmıştık. Ezva ben.”

Canas yıllar önceki olayı hatırladı. Kızı haydutların elinden kurtardıktan sonra onu bir daha görmemişti. “Beni kurtaran sendin değil mi?” Kız yavaşça başını sallayınca Canas hiddetlendi.

“Bu ne şimdi? Yıllar önceki borcunu ödemiş mi oldun yani? Neden ölmeme izin vermedin?”

Ne diyeceğini şaşıran Ezva geriye doğru bir adım attı. “Hayır, yanlış anladınız.” Sesinde gücenmişlik olsa da bakışları sertti.

“Bıraksan da ölseydim! Her gün bu azapla nasıl yaşarım ben?” Canas öfkeyle ayağa fırladı. İçindeki sıkıntı onu boğuyor, doğru düzgün düşünmesine engel oluyordu. Hiçbir şeyi geri döndüremeyeceğinin acısını iliklerinde hissediyordu. Ahşap duvarı yumruklamaya başlayınca Ezva onu durdurmaya çalıştı. “Sakin olun! Kendinize gelin! Eğer hâlâ yaşıyorsanız bunun bir nedeni vardır. Niçin ölmek istiyorsunuz?”

“Hiçbir şey bildiğin yok senin!”

Ezva kararlı şekilde durdu. “Biliyorum! Savaşta ben de bulundum, olanları işittim. Kandırıldığınızı da biliyorum. Lider Canova için şu an sizden fazla kimse üzülemez. Ben hep uzaktan sizi izlerdim. Kılık değiştirip halkın içinde dolaştığınız anlarda bile sizi  fark ederdim. Sizi sandığınızdan iyi tanıyorum.”

“Nasıl aşağılık biri olduğumu da iyi biliyorsundur o zaman.” Canas duvarın dibine oturmuş Ezva ile tartışmayı sürdürüyordu. Kolunda keskin bir zonklama başlamıştı. “Nasıl üzgün ve kırgın olduğunuzu görüyorum. Vicdan azabı insanın en büyük cezasıdır. Şu an yanıyorsunuz ama yavaş yavaş acınız küllenecek.”

“Hak ettim bunu. Kendi hırslarım yüzünden insanları sürüklediğim duruma bak! Hep başkalarını suçlarken esas sahte olan benim hayatım, benim hayalimmiş.”

Ezva üzüntü içinde Canas’ a bakıyordu. Her şeyini kaybetmiş biriydi o. Geride büyük bir yıkım bıraktığı için kendini asla affetmeyecekti. Biraz olsun sakinleşebilse işler yoluna girebilirdi. Canas’ ın her an kötü bir şey yapabileceğini düşünerek gergin halde bekliyordu.

Canas yumruğunu sıkıp yere vurdu. “Bu elle öldürdüm babamı, hem de hiç gözümü kırpmadan. O an aklımda sadece intikam ve insanları birbirine düşürmek vardı. Bedel ödeyeceğimin de farkındaydım ama hiçbir şey beni zalim emellerimden vazgeçiremedi. Nasıl kana susamışsam babamın gözlerindeki merhameti, sevgiyi bir an bile fark edemedim. O ölürken ruhsuz şekilde onu izledim ve kaçtım!” Uzun süre konuşmanın verdiği bıkkınla bir süre sustu. Boğazı kurumuş, çok susamıştı. Sesi ruhunu yansıtırcasına çatallı ve zor anlaşılır çıkıyordu. Şimdi her şey gözüne boş ve anlamsız geliyordu. Annesini hatırladı. O zamanlar Alasır’ ın gerçek niyetini görebilseydi annesi şimdi yaşıyor olacaktı. Gözünden yaşlar usul usul süzülmeye başladı. Annesinin ölümünde de dolaylı yoldan parmağı vardı. O günkü yangını düşündükçe bedenini sıcak bastı. İçi içini yerken yalnız ve terk edilmiş hissediyordu. Ailesini parçalamıştı.

“Lider Canas babanız büyük bir liderdi. Sorumluluklarının peşinden gitti hep. Belki sizi ihmal ettiği için yanlış bir yola savruldunuz.”

“Hâlâ lider olduğumu söyleyebiliyor musun? Hangi lider benim yaptıklarımı yapar, insanları felakete sürüklerdi? Ben lider olmayı hiç hak etmedim.”

Canas kalktı ve kulübeden dışarı çıktı. İnce kumların üzerinde yalın ayak yürürken Ezva sessizce onu takip ediyordu. Canas sızlayan kolunu ovdu, yanma hissi hâlâ geçmemişti. Hatta ara ara o kadar artıyordu ki kolunu bedeninde fazladan bir yük gibi hissediyordu. Yara daha derin olsaydı kolay kolay kurtulamayacağını biliyordu. Karanlık gücün etkilerine fazlasıyla şahit olmuştu. Meydanda ölenleri hatırlayınca bakışları gölgelendi. Kim bilir onlar ne kadar acı çekmişti. Denize doğru ağır adımlarla yürüdü. Dalgalar birbiriyle yarışıyor gibiydi, köpükler saçarak kıyıya vuruyorlardı.

“Sen beni nasıl kurtardın? Özel güçlerin mi var yoksa?” Canas ilk kez öfkesi azalmış halde konuşuyordu.

“Doğru. Hayat Zırhlılarından biriyim. Tabi bu gücüm sizle tanıştıktan çok daha sonra ortaya çıktı. Saldırı anında herhangi birinin bedenini zırhla kaplarsam o kişi saldırı ne kadar şiddetli de olsa zarar görmüyor. Sadece kısa bir an için bunu kullanabiliyorum ve zırh oluşturduğum anda saydam bir görünüme sahip oluyorum. O gün Harula sizi nehre kadar izlediğinde peşinizden geldim. Sizi korumak için uygun anı kollamak zorundaydım. Uğradığınız saldırı sırasında bedeninizi zırhla sardım ama bu düşüşünüzü önlemedi. Ardınızdan ben de atladım. Tam nehre düşmek üzereyken sizi yakalayıp tekrar zırh oluşturdum. Böylece ikimiz de kurtulmuş olduk. Bir şekilde sizi kıyıya attığımda o civarda bir at buldum. Sizi buraya getirirken bir hastaneden kan ve gerekli malzemeleri temin ettim. Sağlık alanında eğitim gördüğüm için elimden geldiğince tedavinizi yaptım.”

“Anlıyorum, bu kadar şeyi tek başına halletmen etkileyici.” Ansızın aklına gelen soruyu yöneltti. “Harula! Ona ne oldu peki? Savaş hâlâ devam ediyor deme.” Endişeyle kızın ağzından çıkacak sözleri bekliyordu. “Daha önce aldığınız yaralar yüzünden uzun bir süre baygın kaldınız. Sizi saklayıp şehre indiğimde karanlık aniden son buldu. Öğrendim ki Harula öldürülmüş, savaş bitmiş.” Canas tuttuğu nefesini bıraktı. “Bu iyi haber, rahatladım. Başardılar demek.”

“Dahası herkes sizin öldüğünüzü düşünüyor. Kurtarıldığınızı fark eden olmadı.”

Bu sözlerin altındaki imayı fark etmekte gecikmedi Canas. Kumsal boyunca yürümeye devam etti. Su ayaklarına çarpıp geri çekiliyordu. “Demek öyle. Belki de hak ettiğim cezayı vermeleri için hemen karşılarına çıkmalıyım. İhanetin cezası nedir sence? Hangi ceza hem onların içini soğutur hem beni temizler?”

Ezva diyecek bir şey bulamadı ama Canas’ ın gidip teslim olmamasını yürekten arzuluyordu. Olanlar sürekli zihninde dönüp durunca Canas yine gerilmeye başladı, sinirden elleri titriyordu. “Senin bile verecek cevabın yok.”

“Ben açığa çıkmamanızı tercih ederim.” Ezva duyulmasından korkuyor gibi o kadar kısık sesle söylemişti ki Canas dönüp bir süre onun yüzüne baktı. Kızın devam etmeyeceğini anlayınca yere çöküp oturdu. Yer çekimi artmışçasına ağırlaşan adımlarını daha fazla sürüklemek istemedi. Martıların sesleri her yerde yankılanıyordu. Bulutlar art arda sıralanmış, güneşi örtüyordu.

Saplantılı şekilde sebep olduğu tüm ölümler gözünün önüne geliyordu. İzlediği manzara bir anlığına kan denizine dönünce irkildi. Beti benzi atmıştı. Neredeyse ayaklarına değecek kadar yaklaşan kandan korkuyla uzaklaştı. Ezva onun haline acıdı ama sesini çıkarmadı. Canas’ ın bir şeylerle boğuştuğunun farkındaydı. Bu, kendisinin aşması gereken zorlu bir yoldu.

Sabırsızca etrafa bakındı Canas, yakınlarda kendine zarar verebileceği bir şey yoktu. İçindeki azabı dindirmek, olanları unutmak için kendi canını öyle bir yakmak istiyordu ki. Eline geçirecek bir şey bulamayınca “Neredeyiz biz böyle?” diye söylendi.

“Sizi kimse görmesin diye bu ıssız adaya getirdim. Butah açıklarında bir yerdeyiz.” Ötedeki kayığa baktı. Özel güce sahip olduğundan beri fiziksel olarak çok güçlü hale gelmişti. Kürek çekerek uzunca yolu rahatça kat ediyordu.

Canas zihnini boşaltarak sakinleşmeye çalıştı. Ufka daldı gözleri, çocukluğuna gitti; mutlu olduğu, masum olduğu anlara. Hayalinde annesi ve babası ona gülümsüyordu. Her ne yaparsa yapsın bir anne ve babanın çocuğuna gülümseyebildiği gerçeği içini parçaladı. Görüntü daha sonra yerini başka insanlara bıraktı. Öfke dolu ve suçlayan gözlerle ona bakan Saraç, Zorkan, Valyon, Fuban, Boratak ve diğerleri. Nefesi kesildi bir anda. Kalp atışı o kadar hızlıydı ki terlemeye başladı, göz bebekleri büyüdü. Her şey boğazına çöküyordu sanki, yaşamak işkence gibiydi.

“Sakin olun! Geçecek hepsi!” diye onu sarstı Ezva. Kızın telkinleri ile yavaş ve derin nefesler alıp biraz olsun sakinleşti. Ezva Canas’ ın yanına oturdu ve ikisi uzun süre sessizce manzarayı izledi. Bekledikçe daha halsiz, güçsüz hissetmeye başladı Canas. İçindeki öfkeyi dışa vuracak, konuşacak hali bile kalmamıştı. Hırçın dalgalara kederle bakıyordu. Çıkan soğuk esinti içini ürpertti. Bu, ona ne kadar zayıf olduğunu hatırlattı. Bir de kalkmış dünyayı değiştirmeye çalışıyordu. Dünyaya gelmiş önemsiz, değersiz bir detay olarak akıllarda yer edeceğini biliyordu artık.

Ezva yıpranmış haldeki küçük masayı ve sandalyeleri dışarı çıkardı. Yanında getirdiği yiyeceklerle masayı kurdu. Uzun süredir ikisi de bir şey yememişti. Sonunda Canas’ ı ikna edip masaya geçtiklerinde güneş batmak üzereydi. Ufuktaki kızıllık tam bir görsel şölen sunuyordu. İkisi de sakince yemeklerini yerken dünyadan tamamen soyutlanmış, yalnız bir çift gibiydiler. Yemek boyunca hiç konuşmadılar. Ezva ne düşündüğünü merak ettiği için sık sık Canas’ a bakmaktan kendini alamıyordu. Gerçekten artık sakinleşmiş, olanları kabullenmiş miydi?

Sessizliği bozan Canas oldu. “Tüm yaptıklarımdan haberdar olmana rağmen neden bana yardım ediyorsun?” Sesinde bir parça merak gizliydi. Hava artık iyice kararmıştı. Ezva dolunayın dalgalı denizde oluşturduğu ışıltıyı izliyordu. “Özünüzde iyi biri olduğunuza inanıyorum. Her şey çok daha farklı olabilirdi. Sizi bu yola sürükleyen süreçte tek hatalı siz değilsiniz. Hiçbir şey olanları değiştiremez ama bundan sonra yeni bir hayat çizebilirsiniz kendinize. Siz lider olmadan çok önce isminizi işitmiş, sizi merak etmiştim. Bir gün panayır alanına giderken savaşçılarla birlikte at sürdüğünüzü gördüm. Hepinizin acelesi vardı, bir yere yetişmeniz gerekiyor gibiydi. Sizi fark etmeyip yola çıkan yaşlı bir kadına çarpmamak için son anda atı durdurdunuz. Kadıncağız da ürküp elindekileri düşürmüştü. Hemen koşup özür dilemiş, yere dökülenleri toplayıp ona vermiştiniz. Sonra o gün bana yardım ettiğinizde sizinle ilk kez konuşmaktan mutluluk duymuştum. Sonraları da sizi çok gördüm ama sırrınızı bildiğim için etrafınızda olmam sizi rahatsız edebilir diye hiç karşınıza çıkmadım.”

Boş gözlerle denize baktı Canas. Ne demesi gerektiğinden emin değildi. “Başta sert çıktığım için üzgünüm. Artık bir lider olmadığıma göre bana siz diye hitap etmene de gerek yok.”

Canas’ ın yumuşamaya başladığını gören Ezva’ nın yüzü aydınlandı. “Önemli değil. Senin için kolay değil, farkındayım.”

“İnsanların karşısına çıkmaya yüzüm yok. Ne ceza verseler de umursamam ama o bakışlara maruz kalmaya katlanamam. Bırakalım beni öldü bilsinler, öldüğümü bilmek onları daha mutlu edecektir.”

“Sırrın bir kez daha benimle güvende olacak. Bunun için elimden geleni yaparım.”

“Teşekkür ederim,” diye fısıldadı Canas. Kızın sesindeki güveni ve ilgiyi hissediyordu ama yaşadığı değersizlik hissi aralarına bir uçurum koyuyor gibiydi. Canas kendini affetmeden kimseye yakınlık duyamayacağının bilincindeydi.

“Yorgun olmalısın, uyuyup dinlensen iyi olur.”

“Uyuyabileceğimi sanmıyorum ama dediğin gibi olsun.” Ezva masadan kalkmıştı ki Canas’ ın katılan yüzünü ve kolunu ovduğunu gördü. “Kolun mu ağrıyor? Yatmadan önce merhem süreyim, ağrını dindirir biraz.”

“Gerek yok, iyiyim.” Canas hemen elini kolundan çekti.

Canas kulübeye geçtiğinde Ezva eski gaz lambasını yaktı. İlk kez dikkatle etrafa bakan Canas içeride tek bir yatak olduğunu gördü. “Sen burada yat. Ben dışarıda yatarım.”

“Olmaz, henüz iyileşmedin. Ben nerede olsa uyurum.”

“İtiraz istemiyorum.” Canas’ ın kararlı ve sert ses tonu Ezva’ ya başka bir şey deme şansı bırakmıyordu. Ezva çekingen halde bir battaniye uzattı. “Burada, yerde de yatabilirsin. Dışarısı sabaha karşı soğuk olur.”

“Sorun değil. Açık havada bulunmak iyi gelecek bana.”

Canas kumsalda ayak izlerini bırakarak ilerledi. Battaniyeyi sırtına atıp, dizlerini karnına çekerek kumlara oturdu. Deniz de onun içi gibi durulmamıştı. Dalgaların sesini dinledi öylece. Bulutlar dolunayı kapatınca iyice kasvet çöktü ortama. Yılmış halde yana doğru uzanıp yere bıraktı kendini. Uzaklara dalan gözleri bir süre sonra kapanmaya başladı. Rüya alemine geçtiğinde yüz kasları gevşemiş, huzurlu görünüyordu. Rüyasında annesi ile babası vardı, Canas da on beş yaşlarındaydı. Bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyorlardı. Canas’ ın tedirgin hali annesinin bakışlarından kaçmadı. Atın üzerindeki kadın Canas’ a yaklaşıp elini uzattı. Gülümsüyordu. “Hadi gel. İlk adımı atarsan gerisi daha kolay olacaktır. Yeni bir yaşam bizi bekliyor,” dedi ipek gibi sesiyle.

“Biz hep seninleyiz, rahat ol,” dedi kadının yanına gelen Canova. “Bırak karanlık geçmişte kalsın.”

Canas annesinin elini tutunca kadın onu çekti ve arkaya oturmasına yardım etti. Atı hızla sürdü, aydınlığa doğru yol aldılar. Canas o huzurlu anın etkisi ile uyandı. Gözlerinden süzülen yaşlar yüzünü ıslatmıştı. Kafasını kaldırıp doğruldu. Deniz durulmuş, dolunayın yansıması kusursuz bir hal almıştı.


27 Kasım 2021 Cumartesi

Muhteşem Kraliçe (Queen Seon Deok) - Dizi Tanıtımı

 

 Uzun süredir bu dizinin tanıtımını yapmak istiyordum. Aslında tekrar izledikten sonra bu yazıyı yazmayı planlıyordum ama sürekli başka şeyler çıkıyor, fırsatım olmadı. İleride tekrar güncellerim belki. Muhteşem Kraliçe' yi ilk kez TRT-1' de izlemiştim. En sevdiğim dizi diyebilirim. Aslında en sevdiğim birkaç dizi daha var, ayıramıyorum birbirinden. :) 






Bölüm Sayısı: 62

Yayın Yılı: 2009

Oyuncular: Lee Yo Won, Ko Hyun Jung, Kim Nam Gil 


Konusu 

 Dizi tarihi bir dizi ve gerçek karakterlere dayanıyormuş. Kralın ikiz bebekleri olacaktır. Ancak sarayda Lady Mishil gibi güçlü bir rakibi vardır. Ve ortalarda dolanan ikizler üzerine kehanet yüzünden bebeklerin canından endişelenen kral kızlardan biri doğunca onu bir hizmetçiye verip uzaklara gitmesini söyler. Bu şekilde aradan yıllar geçer ve ana karakterimiz Deokman saraydan uzakta büyür. Günün birinde gerçekleri öğrenerek saraya dönmeye çalışır. Ancak işi çok zordur, Lady Mishil ve yandaşları her şeyde söz sahibidir. Deokman erkek kılığına girip orduya dahil olur. Yavaş yavaş kendisi de taraftar toplar ve kraliçe olarak başa geçeceği güne hazırlanır. Bu sırada garip biriyle yolları kesişir. Deli dolu, aklı bir karış havada olan Bidam kadına hayrandır ve o kraliçe olduğunda bile samimi davranmayı bırakmaz, araya hiç resmiyet koymaz diğerleri gibi. Kimse artık kadına ismiyle hitap edemezken o istediği gibi davranmaktadır. Kader ağlarını örer ve hiç planda olmayan şeyler gerçekleşir. 

İzlenimlerim

 Dizi boyunca kraliçe ve Mishil' in soğuk, sıcak bütün savaşlarına şahit oluyoruz. İkisi de çok zeki olduğu için sevmediğim halde Mishil' a hayranlık duyduğum anlar oldu. Kötü de olsa karizmatik bir karakterdi. İkisinin de arkası ve güçleri sağlamdı. Yushin karakterini anmazsam olmaz, ordudayken kraliçeyi fark edip koruyan kollayan biriydi, adeta onun sağ kolu oldu, hep yanındaydı ama resmi şekilde. İlk izlediğim zamanlar Bidam hayranı olarak sosyal medyada Yushin tarafları ile tatlı tatlı atışırdık kraliçeyi hangisi daha çok seviyor, onu kim hak ediyor diye. :)

 Genel olarak olay örgüsü, savaşlar, karakterler iyi planlanmıştı. Hiç sıkılmadan 62 bölümü izlediğimi hatırlıyorum. Oyuncular da çok başarılıydı. O tarihi atmosferi iyi yansıtabildiler. Müzikleri zaten harikaydı. Finali benim için çok üzücüydü. En sevdiğim karakter her şeye rağmen Bidam oldu. Çünkü doğal, içten, komik, öfkeli, duygusal, cesur, tüm özellikleri barındıran şaşırtıcı biriydi. Kim Nam Gil bu rolü çok iyi yansıtmıştı. Dizinin en sevdiğim yönlerinden biri replikleriydi. Hatta bir kısmını hatırladığım kadarıyla yazayım.

 Yüce amaçlar kestirme bir yol olmadığı için yücedir.

 Çölde gözyaşı çabuk kurur.

Yeterince güçlüysen savaşırsın, savaşamazsan savunmaya geçersin, savunamazsan teslim olursun, teslim olamazsan da yürüyerek ölüme gidersin.  

 Sadece dudağının kıyısıyla gülümsersen çok daha güçlü görünürsün. 

 Ustasının Bidam' a dediği bir söz vardı. Yanlış hatırlamıyorsam şöyleydi ve adam çok da haklıydı sözlerinde: Kabzası olmayan keskin bir kılıç gibisin, seni tutan yalnızca kendini yaralar.


 Bunu koymasam olmazdı. Bu müzik aklıma hep Bidam' ı getiriyor, izleyiniz. :))



26 Kasım 2021 Cuma

Ağaç Ev Sohbetleri 118


 


 Ağaç ev sohbetlerimiz devam ediyor. Katılmayı unutmuşum, şimdi hatırlayınca bir şeyler yazayım dedim. :) Bu haftanın konusu:

 "Unutkanlıktan şikâyetçi misiniz, şikayetçiyseniz nasıl başa çıkıyorsunuz, unutkanlığı önlemek mümkün mü, unutkanlıkla ilgili ilginç bir anınız var mı? Aklınıza ne geliyorsa yazabilirsiniz yani."


 Unutkanlıktan zaman zaman şikayetçiyim. Bu sıralar daha çok günlük işlerimi unutuyorum. Gün içinde yapmayı planladığım çoğu şeyi yapmamış oluyorum, unutuyorum gidiyor. Buzdolabını açınca ne aradığımı, ocaktaki çayı, evdeki çiçekleri sulamayı unutuyorum. Birbirine yakın şeyleri hep karıştıtırım. En son Kpss' de İran ve Irak' ı karıştırdığım için yanlış cevap verdim. :/

 Her şeye rağmen unutmanın güzel yanları var. Kötü anıları, üzüldüğümüz şeyleri zaman geçtikçe unuturuz. İlk günkü gibi hafızamızda kalsa her şey yaşamak zor olurdu.

 Unutkanlığı önlemek mümkün mü bilmiyorum, belki azaltılabilir. Günümüzde kafamız ister istemez her şeyle doluyor, gereksiz şeyleri düşünmekten gereklilere fırsat kalmıyor. Bakıyoruz ki gün bitmiş ama istediğimiz hiçbir şeyi yapamamışız.

 İsim ve yüz hafızam pek iyi değildir. Bazı belirgin özellikleri olan kişileri unutmam ama yüzü sıradan gelen kişileri çok çabuk unuturum. Bayağı düşündüm ama aklıma unutkanlığa dair çok önemli bir anı gelmiyor. :)

 Aklıma gelmişken küçükken arkadaşlarımın her yere yazdığı şu sözcükleri paylaşayım. 😀

 Unutma unutulanlar unutanları asla unutmazlar...


24 Kasım 2021 Çarşamba

Savaş Çığırtkanı 2- 21.Bölüm (Roman)



 

BÖLÜM 21

 

Hayal Kırıklığı- Butah

 

Sabahın erken saatlerinde uzaklarda öten horozun sesiyle uykusundan uyandı Serenay. Kendini yataktan kazırcasına zar zor kalktı. Perdeyi açıp gün ışığının içeri girmesine izin verdi. Gözü yeşil tepelere takıldı. Manzara eskisi kadar hayat dolu, huzur verici görünmüyordu. Savaşın etkilerini tam olarak üzerinden atabilmiş değildi. Giyinip merdivenden aşağı inerken evi saran mis gibi ekmek kokusu ne kadar acıkmış olduğunu hatırlattı.

“Uyandın demek. Gel kahvaltı yapalım,” dedi Beyaz. Kadın masayı güzelce donatmıştı.

Yazel çoktan kahvaltısını yapmaya başlamıştı. Savaş nedeniyle kapanan okullar yeniden açılıyordu. Ablasıyla göreve gittiği için derslerden geri kalmıştı, bu yüzden çok çalışıp diğerlerine yetişmeliydi. Serenay masaya oturduğunda Yazel son lokmayı ağzına atıp aceleyle masadan kalktı, çantasını aldı. “Görüşürüz, geç kalıyorum.”

Ona çok uzun gelen aradan sonra okula  dönen Yazel heyecanlıydı. Seyahate çıktığında yaşadıklarını, gördüklerini arkadaşlarıyla paylaşmak için sabırsızlanıyordu. Yolda giderken Har’ ı görünce elini kaldırıp neşeyle ona seslenmek istedi ancak kolunu fark edince donup kaldı. Kolunu nasıl kaybettiği sorusu zihninde yankılanıp duruyordu. Har’ ın okulu bırakmış olabileceğinden endişelenerek yanına koştu.

“Har, nasılsın? Ne oldu böyle?”

“Dazzap’ ta kurtlar saldırdı,” dedi Har. Normalde de az konuşan Har artık daha mesafeli ve durgun görünüyordu. Yazel onun içindeki sıkıntının izlerini yüzünde görebiliyordu. “İnanamıyorum, çok kötü,” dedi. Har cevap vermedi, Yazel onun adımlarına uyarak yanında yürümeyi sürdürdü. “Okula mı gidiyorsun sen de?”

“Henüz dönmek istemiyorum. Ablamı savaşta kaybetmişken ve bu haldeyken ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”

“Ah, bilmiyordum. Çok üzüldüm.”

Yazel arkadaşını nasıl teselli edebileceğinden emin değildi. İkisi de sessizce yürümeye devam ettiler. Yazel’ in okulla ilgili duyduğu heyecan yerini üzüntüye bırakmıştı.

Öğleden sonra Serenay hazırlanıp evden ayrıldı. Verda Karta’ daki hastaneye nakledilmişti. Birkaç kaburgası kırıktı ama iyi olacaktı. Serenay onun için hazırladığı meyve sepetiyle patika yoldan aşağı doğru ilerledi. Uzun yeşil bir eteğin üzerine siyah şifon gömlek giymişti. Ensesinde topuz yaptığı saçlarıyla asil bir görünüme sahipti. Karşılaştığı birkaç kişiyle selamlaştı. Bir kadın Serenay’ ı iyi gördüğü için sevinmiş, sarılmıştı. Bir çocuk koyunları otlatmak için yamaca götürüyordu. Uzaklarda iki geyik kavgaya tutuşmuş, sahibi onları ayırmaya çalışıyordu. Serenay tüm bunları izlerken ne güzel bir yerde yaşadığını düşündü bir kez daha.

Şehre girdiğinde ilk dönemece varmıştı ki koşan bir çocuk Serenay’ a çarptı. Elindeki sepetten düşen bazı meyveler yere saçıldı. Çocuk özür bile dilemeden gözden kayboldu. Serenay anlayışla başını iki yana salladı ve düşen meyveleri toplamak üzere eğildi. Yuvarlanarak birkaç metre öteye giden elmaya uzanacağı sırada birisi ondan önce elmayı aldı. Serenay başını kaldırıp bakınca elindeki kırmızı elmayı kendine uzatan Krazu ile burun buruna geldi. Şaşkınlıktan öylece bakakaldı, Krazu ise gülümsüyordu.

“Demek buralarda yaşıyorsun? Sonunda buldum seni.”

“Sen gitmemiş miydin?” dedi Serenay heyecan içinde. Krazu’ nun elindeki meyveyi alıp sepete koydu.

“Biraz yürüyelim mi? Konuşmak istediğim şeyler var.”

“Olur.”

İkisi birlikte kırlara doğru ilerledi. Serenay Krazu’ nun şu an yanında olduğuna inanamıyordu, onu bir daha göremeyeceğini düşünmüştü. Usul usul esen rüzgar ve çimenlerin taze kokusu içini ferahlatıyordu. Krazu sakince konuşmaya başladı. “Nasıl başlasam bilmiyorum, seni gördüğüm ilk anda sanki kafamda kuş cıvıltıları yankılanmaya başladı. Böyle bir hissi ilk kez yaşıyordum. Ve limanda tekrar karşılaşınca bunun bir tesadüften öte olduğunu düşünmeye başladım. O günden beri hep seni düşünüyorum. Nasıl biri olduğunu, hayallerini, nelerden hoşlandığını... Savaşta başta ayrı saflarda olsak da sana bir şey olacak diye çok korktum. Savaş boyunca gözlerim hep seni aradı. Sonunda her şey bittiğinde ülkeme dönecekken yapamadım, seni tekrar görmeden, hislerimi açıklamadan gidersem bunun ikimize de haksızlık olacağını düşündüm.” Krazu durup kıza baktı. “Ben seni çok seviyorum.”

Serenay, Krazu’ nun itirafı karşısında yüzünün kızardığını hissetti. “Bu, biraz ani oldu. Ben şaşkınım,” dedi. “Aceleci olduğumun farkındayım. Birbirimizden uzakta yaşıyoruz, şimdi söylemezsem bir daha ne zaman fırsat bulurdum bilmiyorum. Eğer benim için umut varsa hemen öğrenmek isterim, yoksa gidip bir daha karşına çıkmayacağım.”

Krazu’ nun kararlı bakışları ve samimi sözleri karşısında Serenay ona bir cevap vermek zorunda hissetti. “Aramızda çok mesafe olsa da seni gördüğümde titreyen kalbime engel olamıyorum. Gittiğini düşündüğüm andan sonra sahip olduğum değerli bir şeyi kaybetmiş gibi hissettim.”

Krazu mutlulukla aniden kıza sarıldı. Serenay yine ilk karşılaştıkları andaki gibi kuş cıvıltılarını işitiyordu. Krazu sonra yavaşça geri çekildi. “Affedersin, kendimi tutamadım. Sen bir yere mi gidiyordun?”

Bir süre sonra ikisi hastaneye doğru yola çıktı. Krazu yol boyunca konuşmayı ihmal etmedi. Kendini Serenay’ a düzgünce tanıtabilmek istiyordu. Ailesinden, geçmişimden, şu ana dek neler yaptığından bahsetti. Arada Serenay’ a da sorular yönelterek onun hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyordu.

Ayda ikizinin başından hiç ayrılmıyordu. Savaşmasa da insanlara yardım edebilmek için kendini çok hırpalamıştı. Ölü ve yaralıları o halde görmek hiç kolay olmamıştı. Verda ziyaretine gelenleri görünce hem mutlu oldu hem şaşırdı. Serenay’ ın yanında yabancı birisini görmeyi beklemiyordu. “Bu Krazu, Libmons’ tan gelen bir savaşçı.” dedi Serenay.

“Anlıyorum, ziyaretiniz için teşekkür ederim,” dedi güçlükle doğrulmaya çalışan Verda. Serenay’ ın ruh halindeki değişim gözünden kaçmamıştı. Ancak birisi adına üzüntü duymadan edemedi.

İkisi kısa ziyaretin ardından ikizlere veda etti. “Dostlarının iyi olmasına sevindim. Hepimizden kayıplar oldu. Savaş daha fazla uzamadığı için şanslıyız,” dedi Krazu. Koridorda, insan kalabalığı içinde ilerliyorlardı. “Haklısın, çok şey atlattık. Hiç kolay olmadı. Herkes eski düzenine dönmeye çalışıyor. Sen ne zaman dönmeyi planlıyorsun peki?”

“Seni bırakıp gitmek kolay olmayacak benim için. Ama sık sık mektup yazacağımdan emin olabilirsin.”

O sırada yan koridordan çıkan Elbruz’ u görmediler. Annesinin ısrarı üzerine hastaneye kontrol için gelmiş olan Elbruz arkalarından bakarken az önceki sözleri işitmişti. Serenay’ ın yanındaki kişiye nasıl ilgiyle  baktığını görüyordu. İçinde bir şeylerin parçalandığını hissetti. Savaşta gri saçlı adamı birkaç kez uzaktan görmüştü ama onun Serenay ile ne ara bu kadar yakınlaştığını anlayamıyordu. Elbruz tüm enerjisi çekilmiş gibi hissetti. Yanlarına koşup kızıp bağırma dürtüsünü bastırdı, kederle sandalyelerden birine çöktü. Çocukluktan beri sevdiği Serenay’ ın onu hep arkadaş olarak görmüşken yeni tanıdığı birine ilgi duymasını haksızlık olarak görüyordu. Durumu hazmedebilmesi kolay olmadı. Her zamanki gibi hislerini kalbine gömecek ona bir şey belli etmemeye çalışacaktı.

Dışarı adım attıklarında Krazu fazla kalamayacağından bahsetti. “Babanı ve kardeşini daha önce gördüm ama anneni de tanımak isterdim.”

Serenay gülümsemeye çalıştı. “Annem biraz sert biridir. Senin Libmons’ ta yaşadığını öğrenirse eminim bu hoşuna gitmeyecektir. Daima yakınında olmamızı istiyor.”

“Hmm, öyle demek. O zaman onu seni ne kadar sevdiğim konusunda ikna etmem gerekecek.”

Elbruz annesine görünmeden hastaneden ayrıldı. Şimdi onun sorularıyla muhatap olmak istemiyordu. Bacağı yüzünden ağır adımlarla yürüdü. Yollar sanki daha da uzamıştı, yürüdükçe yerinde sayıyor gibiydi. Hayallerine yerleştirdiği kişi şimdi yavaş yavaş bulunduğu yerden siliniyordu. Kızgındı, küskündü, terk edilmiş gibi hissediyordu. Onu gördüğünde tepkisiz kalmayı başarabilecek miydi bilmiyordu. Dalgın halde yürürken bir at arabası az daha ona çarpıyordu. At sahibinin öfkeli sözlerine aldırış etmeden yürümeye devam etti.

Krazu ve Serenay vaktin ne kadar hızlı geçtiğini anlamadılar bile. Yerel yemeklerden yediler, panayırı dolaştılar. Krazu şık bir kolye alıp Serenay’ a hediye etti. “Bunu her gördüğünde beni hatırlarsın,” dedi kızın zarif boynuna takarken. Krazu sonra Serenay’ ı eve kadar bıraktı, vedalaştılar. “Güzel bir gündü,” dedi Serenay. Krazu çitlerin orada dikilmiş, ardına bakarak ilerleyen Serenay’ ı izliyordu. Hava biraz serinlemiş, rüzgar hızlanmıştı.

Serenay eve girdiğinde “Nerede kaldın kızım? Evin yolunu mu unuttun nedir?” diye söylenen kadının sesini işitti Krazu. “Anne işim vardı, affedersin. Kalan işleri ben hallederim.”

“Şu tepsiyi al mutfağa götür. Nasıl olmuş arkadaşın?”

“Kim? Ha, Verda mı? Çok iyi.”

Krazu gülümseyerek arkasına döndü. Daha fazla kulak misafiri olmamalıydı. “Seni özleyeceğim Serenay, en kısa zamanda tekrar görüşmek üzere,” dedi. Krazu’ nun sesini zihninde işiten Serenay’ ın yanakları al al oldu. Annesinin karşısında olduğu için heyecana kapılıp taşımakta olduğu tepsiyi yere düşürdü. Çay bardakları kırıldı. Beyaz yılmış halde söylenmeye başladı. “Yine sakarlığın tuttu. Aklın nerede bilmiyorum ki.”

Krazu patikadan aşağı inerken dayanamayıp güldü. Beyaz ile tanışmak için sabırsızlanıyordu. Sonraki ziyaretinde Butah’ ta daha çok vakit geçirmeyi planlıyordu.


23 Kasım 2021 Salı

Okuduğum Kitaplar (Kitap Tanıtım)

 

 


 Merhabalar. Bazılarını okuyalı biraz oldu ama fırsat bulmuşken üçünü de aradan çıkarayım. :)


Yeşilin Kızı Anne Avonlea

 Ana karakterimiz Anne' in ikinci kitapta maceraları sürüyor. Anne on altı yaşına gelmiştir. Sevdiği kasabada öğretmenliğe başlar; bir sürü haylaz, zeki, ilginç öğrencisi olur. Tahmininden fazla onu zorlayan anlar olsa da başarılı, sevilen bir öğretmen olur. İlk kitabın aksine Gilbert ile iyi arkadaş olurlar. Ailesine iki yetimin dahil olması ile maceralı günler hayatından eksik olmaz.

 Kitabı yine severek okudum ama ilk kitabı bir tık daha beğenmiştim. Devamını alıp okur muyum bilmiyorum, şimdilik çok hevesim yok. Kızın küçük yaşta öğretmen olabilmesi günümüz koşullarında sevdiğin işi yapmanın ne kadar imkansıza yakın olduğunu bir kez daha gösterdi bana. Karakterleri okumak keyifliydi ama merakla sayfaları çevirdiğim pek olmadı.


40 Hadis 40 Yorum

  Adından da anlaşılacağı üzere 40 adet hadis üzerine yorumlar, öğütler var. Çoğunluğu bilindik hadisler ama açıklamalar için okunabilir. Sadece biraz daha derin işlenmesini isterdim konunun. Kitabı önceden de okumuştum ama bu sefer altını da çizeyim diyerek tekrar okudum, kalın bir kitap değil zaten. Birkaç alıntı bırakayım.

 İyilik, kalbinin huzur bulduğu ve içine sinen şeydir; kötülük ise insanlar ona onay verseler bile gönlünü huzursuz eden ve içinde kuşku bırakan şeydir.

 Her bir ahlaksızlık, kalpteki hassasiyeti biraz daha öldürür ve onu katılaştırır. Her günah, edebimizden bir parça koparır, her çirkinlik güzelliğimizde bir leke bırakır.


Yer Altından Notlar 

 Nedense okurken sıkılacağımı düşünüp okumayı bir süre erteledim. Ama umduğundan fazla beğendim kitabı. Yazarın üslubu dikkat çekici ve kendini okutuyor. Çeviriyi de gayet başarılı buldum. Kitaptaki ikinci bölüm daha akıcı ve ilgi çekiciydi. Karakteri sevemesem de anlatım güzel olduğu için ilgiyle okudum. Kimi zaman karakterin yaptıklarını saçma buldum, kimi zaman ona hak verdim. Altını çizdiğim kısımlar:

 Medeniyet, insanın daha çok kana susamasına neden olmadıysa bile her halükarda onu eskisinden daha alçak, daha iğrenç bir kan emiciye dönüştürmüştür.

 Sonuçta şuurun tek kaynağı, ıstıraptır. Başta insan için en büyük talihsizliğin bilinç olduğunu söylemiş olsam da insanın onu sevdiğini ve hiçbir hazza değişmeyeceğini biliyorum.

22 Kasım 2021 Pazartesi

Savaş Çığırtkanı Karakter Görselleri

 Bazen hayal kurardım, yazdığım roman film olsa kimler oynardı diye. Arkadaşım Merve güzel bir siteden bahsedince hemen kafamdaki karakterleri oluşturdum. 😀 Sitede hazır görseller var, onlardan birini seçip ayarlardan saçını, yaşını, gözünü, ırkını, ruh halini falan değiştirip bambaşka resimler oluşturabiliyoruz. Kafanızdakilere uymuş mudur bilemiyorum ama aşağıya bazı karakterlerin temsili hallerini koyuyorum. :))

(Düzeltme: Birkaç önemli karakter eksik kalmıştı, onları da ekledim. ) 


Lider Canas


Serenay

Yazel (Serenay' ın kardeşi)

Har

Lider Canova (Canas' ın babası)

Lider Saraç

Lider Cender

Lider Alaz

Lider Zorkan 

Lider Lazinka

Janef

Verda

Ayda (Verda' nın ikizi)

Elbruz


Boratak

Yenira

Ceddil

Azaka

Mara

Garnap

Krazu

Elyama

Saro

Ezva

Salina (Canas' ın annesi)

Benay

Yusan

Lider Mazal

Lider Duve

Lider Harula


20 Kasım 2021 Cumartesi

Savaş Çığırtkanı 2- 20.Bölüm (Roman)


 

BÖLÜM 20

 

Savaşın Ardından - Butah

 

Günler süren karanlığın ardından gün ışığına tekrar kavuşmak insan için tarifsiz bir duyguydu. Eski günlere dönmek yoğun bir  mesai gerektirecekti. Butah, savaşın merkezi olarak ağır hasar almıştı. Bir bakıma küllerinden doğacaklardı. Her yerde cenaze törenleri düzenleniyor, insanlar sevdiklerini uğurluyordu.

Alaz, Cender ve diğer ülkelerin ileri gelenleri saraya davet edildi. Herkes hem dostluklarını pekiştirmek hem de savaş sonrası durumu değerlendirmek istiyordu. Bu yüzden daveti geri çevirmediler. Sadece Dazzaplılar yas tuttuklarını, gitmeleri gerektiğini söyleyip ülkelerine doğru yola çıktılar.

Sarayda verilen yemekte uzun sohbetler edildi. Herkes endişelerinden, gelecek planlarından söz etti. Yardımcılardan Şeyad, çabaları için Cender’ i takdir etmeyi ihmal etmedi. Alaz içlerinden bir kısmının, özellikle Teulon ileri gelenlerinin, kendisine mesafeli olduğunu sezse de sesini çıkarmadı. Bunu hak ettiğine inanıyordu.

 Yemeğin ardından Garnap ve Mara bahçeye çıktı. Mara’ nın konuşmak istediği çok şey vardı ama Garnap’ ın bunalacağını düşünerek sessizliğini korudu. Kuş cıvıltıları eşliğinde çiçeklerle bezeli bahçede dolaştılar. “Şimdi ne yapacaksın? Kasabaya mı döneceksin?” dedi Garnap. Kuşların daldan dala atlayışlarını izleyen Mara bir süre düşündü. “Sanırım yapacağım daha iyi bir şey yok.”

“Meguan’ a gelmeyi düşünebilirsin belki. Benimle, yani bizimle gelirsen sarayda önemli bir konuma yükselebilirsin.”

“Sesin Muhafızı olduğum için mi bu teklif?” dedi Mara bir kaşını kaldırarak. Garnap ayağıyla toprağı eşelemeye başladı. “Şey, sadece o yüzden değil tabi. Uzun yıllar sonra seni gördüğüme sevindim. Gitmeni istemiyorum sanırım.”

Taş basamaklardan inerken ikisini gören Cender muzipçe gülümsedi. Yardımcılarıyla sohbet ederken gözü hep ikisindeydi. Garnap’ ın ilk kez bu şekilde sohbet ettiğini görüyordu. Gözlerindeki ışıltıyı fark etmemesi imkansızdı, yavaşça onlara doğru yöneldi.

“O zaman bu benden rahatsız olmadığın anlamına mı geliyor? Çocukken benden nefret ettiğini düşünürdüm,” dedi Mara. Beklenti içinde karşısındaki adama baktı.

“Çocukluk işte. O zamanki davranışlarımın anlamsız olduğunu kabul ediyorum.” Garnap önündeki gül dalını tutmuştu ki Cender’ i fark edince irkildi ve eline diken battı. Hemen elini çekip lidere döndü. Yüz ifadesinden Cender’ in ne diyeceğini az çok kestirebiliyordu. “Garnapımız Mara hanımı yanında istiyor gibi görünüyor. O, böyle bir şey istediğine göre gönlünü kaptırmış olmalı.”

Bu kadarını beklemeyen Garnap bir an ne diyeceğini bilemedi. O utanmış halde bakışlarını kaçırırken Mara gülümsüyordu. Mara liderlerin hep soğuk ve mesafeli olduğunu düşünürdü ama Cender’ in çizdiği profilin kafasındakiyle hiç alakası yoktu.

Lider imalı şekilde Garnap’ a bakış attıktan sonra Mara’ ya döndü. “Eğer dilerseniz orduma katılabilirsiniz. Sesin Muhafızlarının takdire şayan güçleri olduğu çok açık. Ve savaştaki yeteneklerinize de fazlasıyla şahit oldum. Sizi aramızda görmekten mutlu oluruz.”

“Övgünüz için teşekkür ederim. Bu çok ani oldu, bana düşünmem için zaman verin.”

“Peki, iyice düşünün,” dedi Cender ve zarif adımlarla diğerlerinin yanına döndü. Garnap hala sessizliğini korurken liderin arkasından bakıyordu, yine yapmıştı yapacağını. Mara ellerini arkasında birleştirdi ve çocukça bir neşeyle Garnap’ a yaklaşıp, yüzüne baktı. “Lider Cender bana reddedemeyeceğim bir teklifte bulundu. Sanırım hazırlanmaya başlamalıyım.” Garnap içtenlikle gülümsedi. Az önce tuttuğu gülü dalından koparıp Mara’ ya uzattı. “Çiçek verme sırası bendeydi.” Mara çiçeği alırken kendini tutamayarak güldü. “Unutmamışsın.”

Sarayda devam eden görüşmelerin ardından ülkeler birbirine daha ılımlı yaklaşmaya başladı. Savaşın bıraktığı izin hızla yok edileceğine, kalıcı barışın sağlanacağına dair birbirlerine söz verdiler. Bir yandan da yeni liderlerin kim olacağı konusunda meraklarını dile getiriyorlardı. Sulna onlara en kısa zamanda uygun kişinin seçileceğini söylüyordu. Aynı gün içinde herkes yavaş yavaş saraydan ayrıldı. Gece yarısı olduğunda hiç misafir kalmamıştı. Şeyad sarayın ne kadar da sessizliğe bürünmüş olduğunu fark etti. Canas’ ın onları nasıl enayi yerine koyduğunu düşündükçe siniri bozuluyordu. Öfkesi daha çok koşulsuzca ona güvendiği için kendisineydi. Liderlerin çıkıp halkı selamladığı balkondan dışarıyı izliyordu. Kısa sürede ne kadar çok şey yaşandığını yeni idrak ediyordu. Sıradaki liderler toplantısında bile çoğu lider değişmiş olacaktı.

Beyaz sabahtan beri bahçe işleriyle uğraşmaktan yorulmuştu. Alnındaki teri silip, aşağıdaki yola baktı. Savaş bitmişti ama beklediği kişiler hala dönmemişti. Kaç gündür doğru düzgün uyuyamamıştı. Kendini işe güce vurup kafasındaki olumsuz düşünceleri atmaya çalışıyordu. Güneşin altında iyice bunalmıştı ki uzaktan gelen at arabasını seçebildi. Merakla bahçeden çıkıp yola baktı. Bir süre sonra kendine el sallayan Yazel’ i fark edince elindeki çapayı fırlatıp onlara doğru koştu. Hepsine sağ salim kavuştuğu için sevinç gözyaşları döküyordu. Karan at arabasını durdurdu, aşağı indiler. “Sizi ne kadar merak ettim haberiniz var mı?” dedi Beyaz. Üçüne de sıkıca sarıldı. Kadın hem ağlıyor hem kızıyordu. “Neden bu kadar geciktiniz?” Kadının çıkışması bittikten sonra içeri geçip iyice hasret giderdiler.

Serenay evini çok özlemiş, buraya bir daha dönemeyeceğini düşündüğü anlar olmuştu. Karan olan biteni eşine anlatmakla meşguldü ama Serenay’ daki durgunluğu fark edince sormadan edemedi. “Aklın başka yerde sanki.”

“Tüm olanlar yıpratıcıydı. Herkes çok acı çekti. Ve yorgunluktan bitiyorum, biraz  dinlensem iyi olacak.”

“Haklısın kızım, geç odana dinlen,” diye araya girdi Beyaz. Ardından telaşlanarak aklına gelen soruyu sordu. “Elbruz nasıl? İyi, değil mi?”

“Onlarla beraber döndük zaten. Yaralanmıştı ama şimdiden iyileşmeye başladı,” dedi Yazel.

“Ucuz atlatmış, ziyaretine gitmek lazım,” dedi kadın düşünceli halde. Sonra mutfağa gidip yemekleri ısıtmaya koyuldu. Haftalar sonra ilk kez bir arada yemek yiyeceklerdi. Karan’ ın iş konusundaki endişelerini fark eden Beyaz ona çıkıştı. “Bugün otur oturduğun yerde. Bir sürü badire atlattınız, iş mi eksik kaldı şimdi?”

O gün hepsi düşünceler içerisindeydi. Yemek doğru düzgün boğazlarından geçmedi. Savaşta kimlerin zarar gördüğünü tam olarak bilmiyorlardı. Tanıdıklarından acı haber alma ihtimali bile onları geriyordu. Yaralılar çeşitli hastanelere aktarılmıştı, bir kısmının hayati tehlikesi sürüyordu.

Serenay odasına gittiğinde her yerin tertemiz olduğunu gördü. Evinin sıcaklığına kavuşmak onu mutlu etmişti. Aklı ise Krazu’ da kalmıştı. Bir kez bile doğru düzgün konuşma fırsatları olmamıştı. Onun öylece ülkesine dönmüş olduğunu düşününce içi burkuldu.

Tiran daha önce defalarca kapısını çaldığı ahşap evin önünde dikildi. Eli bir türlü tokmağa gitmiyor, içi içini kemiriyordu. Onlara Farak’ ı kaybettiklerini nasıl söyleyebilirdi. Yutkunarak, sıkıntı içinde kapıyı çaldı. Kapıda beliren elli yaşlarının başındaki kadın Tiran’ ı görünce sevinç içinde hemen sarıldı. “Ah döndünüz demek. Savaş bitti dediklerinden beri dönmenizi bekliyorduk.” Kadın etrafa bakındı ve oğlunu göremeyince yüzü asıldı. Tiran’ ın sessizce dikildiğini, yanağından süzülen yaşları gördü. Hemen orada dizlerinin üstüne çöküp ağlamaya başladı. Farak’ ın babası da kapıda belirdi, şaşkınlık içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Hep bir umutla oğullarını bekleyen aile yıkılmıştı. Tiran için de olan biteni anlatmak çok can yakıcıydı. “Özür dilerim,” diye tekrarladı defalarca. Farak’ ın annesi gözlerini sildi. “O seni çok severdi. Onun yerinde olsan aynı şeyi yapardın sen de. Kendini daha fazla üzme artık,” dedi. Kadının kalbi sızlıyordu ama bu durumda suçlu aramanın bir mantığı yoktu. Hiçbir şey oğlunu geri getiremezdi. Adam ise metanetli durmaya çalışıyordu. “Farak, hayallerinin peşinden gitti. Bir savaşçı hep ölüm riski ile yaşar. Kabullenmek zor olmuştu ama bu yolu seçtiğinde ona itiraz edememiştik. Onu kaybettik ama seni sağ salim gördüğüme sevindim. Bir oğlumuz da sensin sonuçta.”

Tiran, yoğun hisler içinde olduğu için ne diyeceğini bilemiyordu. Henüz kendi ailesini bile görmeye gitmeden buraya gelmişti. İnsanların durumu alttan alma çabaları onu daha da üzüyordu. Kızıp bağırsalar, öfkelerini kussalar belki daha rahatlayacaktı. Boğazına bir yumru oturmuş gibiydi, gözleri kan çanağına dönmüştü. Aileyle vedalaşıp yanlarından ayrılırken onlara Farak’ ın mezarını ziyaret edeceklerine dair söz verdi.

Barsuk Alev Soluyanları bir araya toplamıştı. Çok kayıp vermemişlerdi ama en güçlü adamlarından bir kaçı ölmüştü. Emrindekilere döndü. “Artık önümüze bakacağız. Büyük bir belanın kıyısından döndük. Kayıplarımızı asla unutmayacağız!” Barsuk’ un sözleri üzerine hepsi birden unutmayacaklarını haykırdı. Naraları ovadan uzaklara taşıyordu. Libmons’ a doğru yola çıkmadan önce Lider Alaz ile sohbet etmişlerdi. Barsuk bir süre lideri süzüp sözlerini sıralanmıştı. “Bundan sonra gözlerden uzakta yaşamayacağız. Sıradan insanlarla bir tutulmak, söz sahibi olmak istiyoruz.” Sakince dinleyen Alaz önerisinin makul olduğunu söyleyerek onları daha detaylı görüşmek üzere saraya davet etmişti. Yardımları için de teşekkür etmeyi ihmal etmemişti.

Butah’ taki davetten sonra yola çıkan Alaz kapalı at arabasında seyahat ediyordu. Başını geriye yaslamış düşünüyordu. Tamamen değişmiş halde ülkeye dönüyordu. Geçmişte yaptıklarının anlamsızlığını yeni fark ediyordu. Elini karnına götürdü, yarası hâlâ tam olarak geçmemişti, Canas’ ı düşündü. O, sergilediği yanlışların ardından son anda dönüş yapmıştı ama kendisinden geriye bir şey kalmamıştı. Acaba gerçekten pişmanlık duymuş muydu merak ediyordu.

Savaş sırasında Lazinka ile ilgili haberleri de işitmişti. Kardeşlerden biri onun yerini aldığına göre liderler arasında eskisi gibi gerilim olmayacağına inanıyordu. Lider Zorkan da artık yoktu. Tüm bu gelişmeleri algılamak zor geliyordu. O sırada yardımcısı Kinao’ nun sözleri dikkatini dağıttı.

“Efendim, Krazu neden bizle dönmüyor? Yani kendisine başka bir görev verip vermediğinizi merak ettim.”

Alaz dışarıyı izlerken yanıtladı. “Kişisel bir meselesi varmış. Benden bir süreliğine izin istedi.”

Saro savaşın ardından Elyama’ yı yalnız bırakmak istemedi. Birlikte çok kez ölümden dönmüş, birbirlerini korumuşlardı. Ayağını incitmiş olan Elyama’ ya evine kadar eşlik edecekti. Kadını nazikçe ata bindirdi ve gülümsedi. Elyama da düşüncelerini gözleriyle anlatır gibiydi. Bu nazik ve düşünceli adam her geçen gün kalbinde daha fazla yer ediyordu. Saro ata binecekken durdu, kadının elini tutup gözlerine baktı.

“Ben buraya yerleşmeye karar verdim. Meguan’ a dönmek istemiyorum, ait olduğum yer burası.”

“Onca yıldan sonra geri dönmek zor olmayacak mı?” dedi Elyama. İçten içe bu habere sevinse de Saro’ nun aniden tüm yaşamını etkileyecek bir karar almasına temkinle yaklaşıyordu.

“Senin yanında olacaksam nerede olduğumun bir önemi yok Elyama.”

Adamın sözleri karşısında mahcup hissetti Elyama. Kalp atışlarının duyulmadığını umuyordu. “Yanımda olman beni mutlu eder,” dedi içtenlikle. “O zaman ailenle tanışma onuruna da erişebilirim artık,” dedi Saro ata atlayarak. Elyama birden tedirgin hissetti. Babası kolay bir insan değildi. “Ne? Ne zaman? Hemen mi?”

Saro kadının haline gülmeden edemedi. “Sakin ol. Sen ne zaman uygun görürsen. Şimdi sıkı tutun belime, gidiyoruz.” Elyama belini tutunca atı sürdü. Geçtiği yerlerdeki harabe şehirler kadının içini sızlattı. Pek çok kişi yas içindeydi. İnsanların ruh halinden bunu çok iyi anlayabiliyordu. Çocuklar bile oyunu bırakmış bir işin ucundan tutmaya çalışıyordu. Gülümsemeler kaybolmuştu.

Ceddil birkaç gün sonra hastaneden ayrıldı. Yakınları onu yalnız bırakmamıştı. Fırsat bulduğu anda Yenira ile birlikte şehir dışındaki Berzab’ ın mezarını ziyarete gitti. Topladığı çiçekleri yavaşça toprağın üzerine bıraktı. “Elveda dostum, seni çok özleyeceğiz,” diyerek fısıldadı. Bir süre durup hüzünle mezara baktı, onla olan anılarını düşündü. Berzab en büyükleri olarak hepsine karşı anlayışlı ve merhametli olmuştu.  Şimdi onun gittiğine inanması zordu. Bir süre sonra geri döndüler.

Karanlık lideri yendiği için herkes ona minnet duysa da içindeki güç Ceddil’ i korkutuyordu. Ya o anda dostlarına bir zarar verse ne yapardı? Tüm bunları düşünmekten günlerin nasıl akıp gittiğini fark edememişti. Yenira onu teselli etmeye çalıştı. “Büyük tehlikeyi atlattığımıza göre artık belki bu gücün tekrar açığa çıkmaz.”

“Dediğin gibi olabilir mi gerçekten? O kadar tedirginim ki bu konuda ne yapacağımı bilmiyorum. Azaka şu ana kadar bana fazlasıyla yardım etti zaten.”

“Bekleyip, görelim bakalım.”

İkisi çardakta oturmuş çay içiyorken karşıdaki dağ manzarasını izliyordu. Azaka gelip yanlarına oturdu. “Sizi tanımak güzeldi dostlar. Ben kolay kolay bir yere bağlı kalamıyorum biliyorsunuz. Yol göründü bana artık.”

“Nereye gideceksin peki? Biraz daha kalsan olmaz mı?” dedi Ceddil.

“Size çok yük oldum. Tek başıma yaşamaya, özgürce dolaşmaya alışmışım. Beni anlayabildiğini umuyorum Ceddil.”

“Ceddil belki onla bir yolculuğa çıkmak sana iyi gelir. Hem uzaklarda biraz kafa dinlersin, hem de gücünün ortadan kalkıp kalkmadığını öğrenme fırsatın olur.”

Yenira’ nın önerisi üzerine ikisi de bir an ona bakakaldı. Sessizliği ilk bozan Azaka oldu. “Bence fena fikir değil, neden aklıma gelmedi? Hem yalnız kalmamış olurum, ne dersin Ceddil?”

“Yok olmaz. Başına yeterince dert açtım. Benim yüzümden her an diken üstünde olmanı istemiyorum.”

“Bu doğru değil. İyi düşün derim, senin de özgür ruhlu olduğunu biliyorum. Hem Yenira’ nın dediği gibi olursa korkacak bir şey kalmaz.”

Bir süre düşününce bunun mantıklı olduğuna karar verdi Ceddil. Zira son olaydan sonra herkes onu merak etmeye başlamış, kim olduğunu görmek için komşu şehirlerden ziyarete gelmeye başlamışlardı. Dışarıdan gelen sesleri işitince kafasını çevirip alçak duvarın ardına baktı. Yine hiç tanımadığı insanlar çeşitli yiyecek ve içecekleri yüklenmiş geliyordu. Yılmış halde kendini bıraktı. “Bunlardan kurtulamayacağım galiba. Yeter ya!”

Gıcırdayarak açılan bahçe kapısının sesi duyuldu. “Merhabalar efendim, Ceddil beyi ziyarete gelmiştik. Rahatsızlık vermedik umarım,” diye izin bile istemeden içeri daldı adam. Ardından da birkaç kişi onu izledi. Ceddil hiç onlardan tarafa bakmıyordu. Elindeki börek tepsisini bırakan saçları yeni kırlaşmaya başlamış adam ayağa kalkıp başıyla kendisine selam veren Yenira’ nın elini tuttu hemen. “Sayenizde lanet bir düşmandan kurtulduk, hayatımızı size borçluyuz.” Yenira’ nın konuşmasına fırsat vermeyen adam onu baştan aşağı süzdü. “Söylendiği kadar yakışıklı ve güçlü görünüyor gerçekten, değil mi?” diye arkasındakilere dönünce hepsi birden kafasını salladı. “Ama ben Ceddil değilim,” dedi Yenira sırıtarak. Yanında oturan kişiyi işaret edince yabancı bu kez onun eline yapıştı. “Doğru ya, sarışın demişlerdi. Birden aklımdan çıkmış. Umarım hediyelerimizi beğenirsin Ceddil Bey. Sizin gibi cesur biriyle tanıştığımıza memnun olduk.” Arkadakiler hepsi bir ağızdan “memnun olduk” diyerek tekrar etti.

 Ceddil istemeyerek de olsa kalkıp hepsini selamladı ve kısa bir sohbetin ardından onları uğurladı. İnsanların meraklı ve ilgili bakışlarından iyice huzursuz olmaya başlamıştı. Bir yandan belirsiz gücü nedeniyle korktuklarını da sezebiliyordu. Gelip diğerlerinin yanına oturunca Azaka’ nın böreklerden birini mideye indirmeye başladığını gördü. “Tamam, senle geliyorum. Gözlerden uzak kalmak, tanınmamak bana iyi gelecek.” Azaka lokmasını yutup gülümsedi. “Peki ama tüm bunlardan mahrum kalmak istediğine emin misin?” dedi donatılmış masayı göstererek. Ceddil’ in sert bakışları karşısında gülmeye başladı. “Tamam, şaka sadece. En kısa zamanda yola çıkarız.” “Doğru karar,” dedi Yenira onaylayarak.

Savaş Çığırtkanı 2- 22.Bölüm (Roman)

  BÖLÜM 22   Buhran Vakti   Dalgaların sesi kulaklarını dolduruyor, denizin esintili havasını teninde hissediyordu. Külçe gibi ağı...